ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !           En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
   Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla    Fıkıh Usulu Hasan Karakaya Fıkıh Usulü İslâm ilim tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Fıkıh ile uğraşan herkesin usûle müracat etmesi kaçınılmazdır. Müslümanların hayat­larını İslâmî esaslara göre düzenleyebilmesi için belli bir zihni ve ameli disipline ihtiyaçları vardır. .. Her eser yazıldığı devrin ve içinde yaşadığı toplumun rengini taşır. Okuyacağınız fıkıh usulü de çağımızın ve üzerinde yaşadığımız toprağın problemlerini usûl çerçevesinde ele alarak hizmetinize sunmuştur...



   Fıkıh Usulu Hasan Karakaya    


Fıkıh Usulü Kavramı

 

Fıkıh Usulü Kavramı:

 

İslâm hukuku metoduna verilen bu isim, "fıkıh" ve "usûl" kelimeleri bir­leştirilerek ortaya çıkarılmıştır.

Fıkıh Kelimesinin Lügat Manası:                                           

Bir şeyi bilmek ve kavramaktır. Kur'an-ı Kerim'de ise, incelikleri anlamak, meselenin derinine inmek, çok iyi kavramak ve konuşanın maksadını idrak etmek manalarında kullanılmıştır.

Nitekim aşağıdaki âyetlerde zikredilip fıkıh kökünden türetilen ve anla­mak diye tercüme edilen şu kelimeler, yalın bir bilme anlamında değil, "de­rin bir şekilde anlamak ve idrak etmek" manalarında kullanılmışlardır. "Kavmi ona «söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz» dediler."[1]

"... Bu kavme ne oluyor da söz anlamaya yanaşmıyorlar?"[2]

Peygamber efendimiz de: "Allah kime hayır dilerse, onu dinde fakih kı­lar" hadisinde[3]  "fakih kılar" ifadesiyle "ince anlayışlı kılar" demek istemiştir.

Fıkıh Kelimesinin Istılahi Manası:

- Müctehidlerin şer'i delillerden hüküm çıkarmaları ve çıkarılan bu hüküm­leri bilme demektir. Mesela faizin haram olduğu hükmünü tesbit etmek fıkıh olduğu gibi, onun haranı olduğunu öğrenmek de fıkıhtır.

Tariften de anlaşıldığı üzere, şu ilim dalları fıkıh ilmine girmezler.

a. Akaid bilgileri: Fıkıh ilminin sahası, ibadet ve muamelattan ibaret ol­duğundan, inançla ilgili bilimler bunun sahasına girmemektedir.

b.  Ahlâkla ilgili bilimler fikıhın sahasına girmemektedir.

c. Yine "bir bütün parçasından daha büyüktür" türündeki aklî yargılar, "ateş yakıcıdır" şeklindeki duyu organları yoluyla elde edilen bilgiler; "siyanür öl­dürücü bir zehirdir" şeklindeki tecrübe ile kazanılan pozitif ilimler; tarama yoluyla tesbit edilen gramer  bilgileri; örf ve adetlerin kurallaştırmasından ibaret olan beşeri hukuklar ve benzeri bilgiler, dini delillerden alınmadıkla­rı için asıl itibariyle fıkıh kavramına girmezler. Her ne kadar akıl ve örfün şer'i hükümlerde belli fonksiyonları varsa da bunlar ancak Kur'an ve Sünnet'in ışı­ğında delil kabul edildiklerinden yalnızca bunlara dayanılarak tesbit edilen hükümler, fıkıh kavramına dahil değildir. Bu itibarla naslara ters düşen ak­lî yargılar ve fasid örfler şer'i şerif tarafından red edilmiştir.

 

Usul:

 

Bu kelime "el-Asl" kelimesinin çoğuludur. Arap dilinde temel ve esas ma­nalarına gelmektedir.

Istılahta ise, şu anlamları ifade etmektedir.

a. Delil olma: "Bu hükmün aslı icmadır" sözündeki asi kelimesi delil de­mektir. Fıkıh usûlündeki usûl kelimesi delil manasını ifade etmektedir. Çün­kü şer'i hükümler dini deliller temeli üzerine bina edilmiştir. Bu itibarla fı­kıh usûlü, fıkhın delilleri anlamını da ifade etmektedir.

b. Tercihe şayan olma: "Sözde asıl olan gerçek manasıdır" cümlesindeki "asıl olan" ifadesi tercihe şayan olan demektir. Yani bir sözün aksine delil ol­madıkça mecazi anlamı değil gerçek anlamı tercih edilir.

c. Kaide: "Zaruret halinde olan kişiye, leşin mubah olması aslın hilafına-dır" cümlesindeki "asi" kelimesi kaide anlamındadır.

d. Eski halin devamı: "Beraeti zimmet asıldır" kaidesindeki "asıldır" ke­limesi bu anlamdadır. Yani, aksi isbat edilmedikçe insan, yükümlü olmamak

halini korur demektir.                                   

 

 

 Fıkıh Usûlünün Tarifi:                       

 

Fıkıh ve usûl kelimeleri birleştirilerek fıkıh metoduna verilen bu ismin ıs-tılahi manası, "şer'i hükümleri çıkarmaya ulaştıran delil ve kaideleri belirle­yen ilim" demektir.

Fıkıh usûlü alimleri, bu delil ve kaideleri tesbit ederler. Fıkıh alimleri de bu delil ve kaidelere dayanarak şer'i hükmün ne olduğunu belirlerler.

Mesela: "Aksine bir delil olmadıkça emirler gereklilik ifade ederler" cüm­lesi bir fıkıh usûlü kaidesidir. Bunu usûlcüler tesbit ederler. Müctehid fıkıh alimleri de bu kaideye dayanarak hüküm çıkarırlar. Meselâ, namaz kılmanın hükmünü bilmek için "namazı kılın"[4] emrine bakarlar ve "emirler gerek­lilik ifade ederler" kaidesine dayanarak da namazın farz olduğu hükmüne va­rırlar. Çünkü "namazı kılın" bir emirdir ve bu emrin aksine herhangi bir de­lil de yoktur. Keza "zinaya yaklaşmayın"[5] yasağına bakar ve bu yasağı bo­zan başka bir delil bulamayınca zina etmenin haram olduğu hükmünü tes­bit ederler.

Tarihe zikredilen "deliller"den maksat; Kitap, Sünnet, icma ve kıyas gibi şer'i delillerdir. Bunları bilmekten maksat ise, bunların seran delil olup ol­mayacaklarını, delil olma derecelerini, manaları ifade şekillerini ve diğer özel­liklerini bilmektir.

Görüldüğü gibi, fıkıh usûlü alimleri, şer'i delilleri bir bütün olarak ince­lerken, fıkıh alimleri bunları, teker teker inceleyip detaylı hükümler çıkar­maya çalışırlar. Bununla birlikte bunlar da fıkıh usûlü kaidelerinden ve bü­tün olarak şer'i delillerden faydalanırlar.

 

Fıkıh Usûlü ilminin Ortaya Çıkışı

 

Fıkıh ilmi, fıkıh usûlünden önce ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte fıkıh alimleri, yazıp kitap haline getirmedikleri usûl, kaide ve prensiplerini fıkhı içtihadlannda işletmişlerdir.

Fıkıh usûlünün daha sonra ortaya çıkmasının sebebi şudur:

a. Resulullah döneminde bir kısım fıkhı usûl kaidelerine'ihtiyaç yoktu. Çün­kü tek fetva makamı Resulullah'tı. Ona vahiy geldiğinden genel olarak içti­hada gerek kalmıyordu ki, şer'i bir metod belirlenip fetvalar ona göre veril­sin ve meselelerin hükmüne o yolla varılsın.

İçtihada lüzum hissedilen savaş taktiği gibi istisnai durumlarda ise, Resulullah kendi yeteneği ile ictihad ediyor, bazan da istişare ile sonuca varıyor­du.

b.  Sahabe döneminde Resulullah'ın vefatından sonra ortaya çıkan mese­le ve hadiseler karşısında yeni ictihadlara ve fetvalara İhtiyaç hissedildi. Fa­kat sahabeler, usûl kaidelerini yazılı bir şekilde tesbit etmeye gerek görme­diler. Ortaya çıkan meselelerin hükmü hakkında Allah'ın Kitabına, onda bu-larmyorlarsa Resulullah'ın Sünnetine başvuruyorlar, onda da bulamıyorlarsa yine nasların ışığı altında şer'i şerifin gayesi ve ruhuna uygun bir şekilde İc­tihad yapıyorlar ve bunu yaparlarken herhangi bir zorluk hissetmiyorlardı. Çünkü onlar, Peygamberin fıkıh medresesinde yetişmişlerdi. Dile aşinalıkla­rı, meselelere vakıf olmaları, keskin zekaya, temiz ruha ve samimi niyete sa­hip olmaları, onların ictihad etme ve fetva verme yeteneklerini iyice kuvvet­lendiriyordu. Böylece sahabelerin döneminde de yazılı fıkıh usûlüne İhtiyaç hissedilmediğı için, bu ilim tedvin edilmemişti.

c. Tabiin döneminde de bu ilmin tedvini görülmemiştir. Bunlar da saha­belerin yolunu izliyor ve onların metodlarınt takip ediyorlardı. Dini deliller­den şer'i hükümler çıkarırken bir kısım usûl kaideleri yazıp onlara bağlı kal­maya ihtiyaç hissetmiyorlardı. Çünkü onlar da asr-ı saadete ve selef-i salihi-nin dönemine çok yakınlardı. Sahabelerden direk faydalanma ve onlardan ilim alma İmkanına sahiplerdi.

d. Tebei tabiin döneminde ise İslâm devletinin sınırları iyice genişledi. Çe­şitli milletler İslâm'a girdi. Yabancı kültürlerle muhatap olundu. Arap acem birbirine karıştı. Arapça eski safiyetini muhafaza edemedi. Müctehİdler ve ictihadlar çoğaldı. Naslardan hüküm çıkarmada çeşitli metodlar ortaya çıktı. Tartışma alanları açıldı. Meseleleri birbirinden ayrıştırıp onların her birine hü­küm çıkarma zorlaştı. Bu nedenle naslardan sıhhatli hükümler çıkarmak için bir kısım kurallar belirlemeye ve belli metodlar koymaya ihtiyaç hissedildi.

Böylece müctehid, İhtilaflı hususlarda o kaidelere uysun ve isabetli İcti­had yapsın. İşte Arapçanın dil kaidelerinden ve şeriatın asıl gayesinden il­ham alınarak tesbit edilen bu kurallar ve belirlenen bu metod, fıkıh usulü­nü ortaya çıkardı.

Ancak fıkıh usulüne ait kaideler, Sahabe-i Kiram ve Tabiin tarafından ya­zılıp kitap haline getirilmemiş İse de, bu kaideler onların zihninde yaşamak­taydı ve bunlar kendi dönemlerinde ortaya çıkan meselelerin hükmünü tes­bit etmek için bu gibi kurallara baş vuruyorlardı.

Mesela: Hz. Ali'nin (ra) herhangi bir şey yapmak İçin müşterilerden aldık­ları eşyaları zayi eden sanat erbablarına bu malların bedellerini ödettirmesi ve: "Ancak böyle davranmanın insanların maslahatına uygun düşeceğini" söy­lemesi, fıkıh usulü kaidelerinden biri olan "Mesalih-i Mürsele"ye İşaretti.

Sahabe-i Kiram ve Tabiinden sonra gelen müctehid imamlar da. dinî de­lillerden fıkhi hükümler çıkarırken yazılı olmayan bir kısım özel kaidelere ri­âyet etmişlerdir. Mesela: Ebu Hanİfe'nin şöyle söylediği nakledilmektedir: "Ben evvela Allah'ın Kitabına baş vururum, ondan hüküm çıkarırım. Aradığımı on­da bulamazsam Resulullah'ın sünnetine baş vururum. Şayet, Allah'ın Kitabın­da ve Resulullah'ın sünnetinde aradığımı bulamazsam, Resulullah'ın ashabın­dan dilediğimin sözünü alırım. Onların sözünü bırakıp başkalarının sözüne başvurmam."

Bununla birlikte bunlar da, hüküm çıkarırken izledikleri metodları kitap haline getirmemişlerdir. Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan'ın Fıkıh Usûlü ilminde kitap yazdıkları rivayet edilmişse de bize ulaşmamıştır.

Nihayet H. 204'de vefat eden İmam-ı Safi "Ümm" adlı kitabının girişi ma­hiyetinde olan ''Usûl Risalesi"ni yazmıştır. Böylece Fıkıh Usûlü İlmini sistem-leştiren ilk kişi olmuştur.

İmam Şafii, bu risalesinde Kur'an-ı Kerimin hükümlerin kaynağı ve be­yan edicisi olduğundan, sünnetin Kur'an'ı açıklar mahiyette olduğundan, io madan, kıyasdan, nasih ve mensuhdan, emir ve nehiyden, haberi ahadın de­lil olabileceğinden ve benzeri usûl konularından bahsetmekte, risalesinde üs­tün bir ilmi üslûpla konulara değinmekte, söylediklerini delillere dayandır­makta ve meselelerin derinliklerine inmektedir.

Daha sonra gelen alimler ise, Fıkıh Usûlü hususunda kitap yazarlarken üç metod takip etmişlerdir:

 

1- Mezhebi Esas Almayan Metod:

 

Herhangi bir imamın mezhebinin tesiri altında kalmadan usûl kaideleri­ni İlmi olarak incelemeyi esas alan metoddur: Şafiî mezhebinden olan alim­lerin çoğu bu metodu izledikleri için buna Şal'İ Metodu denilmiştir. İlmi Kelamcılar da aynı metodu takip etmişlerdir. Bu metodun önemi, herhangi bir mezhebin tesirinde kalmamasıdır.

Bu metodla yazılan meşhur kitapların bazıları şunlardır:

H. 413'de vefat eden Abdulmelik bin Abdullah el Cuveyni'nin "el-Burhan" isimli eseri;

H. 505'de vefat eden İmam Gazali'nİn yazdığı "el-Müstesfa" isimli eseri;

H. 4T3'de vefat eden Muhammed bin Ali el-Basri el-Mutezili'nin yazdığı "el-Mutemed" isimli eseri. Bu üç kitabı, hem H. 606'da vefat eden Fahreddin Razı özetlemiş, hem de H. 631'de vefat eden Ali bin Muhammed Seyfeddin el-Amidi "el-İhkam fi V'suli'l-Ahkam" adlı eserinde özetleyip, bazı ilaveler de yaparak, zikretmiştir. Bu iki alim de Şafii mezhebindendir.

 

2- Mezhebi Esas Alan Metod:

 

Bu metod ise mezheb imamlarından nakledilen fer'i meselelerin ışığı al­tında usûl kaidelerini İnceleyen metoddur: Hanefi Mezhebine mensub olan alimler bu yolu izlemişlerdir. Bu alimler fıkıh imamlarının dini delillerden çı­kardıkları hükümlere mutabık usûl kaideleri koymuşlardır. Bu nedenle fer'i meseleler hakkında yazdıkları eserler pek çoktur. Bu metodun faydası İse, usûl kaidelerini teorik alandan alıp tatbikat sahasına koyması ve mezhebe ait olan fer'i meseleleri genel kaidelere bağlamasıdır.

Bu metodla yazılan en meşhur eserlerden bazıları şunlardır.

H. 370'de vefat eden Ebu Bekr Ahmecl bin Ali el-Cessas'ın yazdığı usûl ki­tabı;

H. 430'de vefat eden Abdullah bin Ömer ed-Debbusİ'nİn yazdığı usûl ki­tabı;

H. 482'de vefat eden AH bin Muhammed el-Pezdevi'nin yazdığı usul ki­tabı;

H. 730'de yılında vefat eden Abdul Aziz bin Ahmed'in, Pezdevi'nİn usû­lüne şerh olarak yazdığı "Keşfü'L-Esrar" isimli kitabı.

 

3- Karma Metod:

 

Bu metod yukarıdaki iki metodun karması olan metoddur: Bu metodun takipçileri, bir yandan Şafii ve İlm-i Kelamcılar'ın metoduna başvurarak ge­nel kurallar tesbit etmişler, diğer yandan, tesbit ettikleri bu kuralları fer'i

mes'elelere tatbik etmişlerdir. Bu metod üzere yazılan kitaplardan en önem­lileri ise şunlardır:

H. 649'da vefat eden Hanefi mezhebinden Ahmed bin Ali es-Saati'nin yaz­dığı "Bediu'n-Nizam" isimli eseri; bu kitap Pezdevİ'nin ve Amidi'nin kitap­larının karmasıdır.

H. 747'de vefat eden Hanefi mezhebinden Abdullah bin Mesud'un yazdı­ğı "et-Tenkih ve't-Tevdih" isimli eseri;

H. 792'de vefat eden Şafii mezhebinden Ömer Taftazaninin yazdığı "Şer-hu't-Tevhid" isimli eseri;

H. 771'de vefat eden Abdul Vahhab es-Subkİ'nin "Cemu'l-Cevami" isim­li kitabı;

H. 86l'de vefat eden Hanefi mezhebinden Muhammed bin Abdulvahid Ke-maluddin İbnu'l Humam es-Sivasî'nin yazdığı "et-Tahrir" adlı kitabı;

H. 1119'de vefat eden Muhibbullah bin Abdu'ş-Şekur eş-Şafii'nin yazdı­ğı "Müsellem es-Subut" isimli kitabıdır.

Caferi mezhebinde yazılan meşhur usul kitaplarından bazıları ise şunlar­dır:

H. 336'da vefat eden Şerif el-Murtaza'nın yazdığı "ez-Zeria ile Usuli'ş-Şe-ria" isimli eseri;

H. 460'da vefat eden Muhammed bin Hüseyin et-Tusi'nin yazdığı "Udde-tu'l-Usul" adlı eseri

H. 1205'de vefat eden Ebu'l Hesen el-Cilani'nin yazdığı "Revanın" isim­li eseri;

H. 1341'de vefat eden Muhammed Mehdi el-Kâzımi'nin yazdığı "el-Ana-vin" adlı kitaptır.

Ancak şu noktayı belirtmek gerekir ki, bu metodlarla yazılan eserler, İs­lâm şeriatının hikmet ve gayelerine ait malumatlar üzerinde durmamışlardır. Bu malumatları Maliki mezhebinden olan Ebu İshak eş-Şatıbi "Muvafakat" adlı eserinde İzah etmeye çalışmıştır.

 



[1] Hud, 91

[2] Nisa. 78

[3] Buharı, Kit. İlim bab: 10; Müslim, Kit. inıare, bab; 175 h.n. 1037; Tirmizi, Kit. ilim bab; 1 hn. 2645; îbnMace, Kir. Mukaddime, bnb: 17, liri: 220, 221

[4] Bakara, 43

[5] İsra, 32




 


Ana Sayfa


________________ oOo _________________

<> ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir.<>