ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !           En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
   Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla    Fıkıh Usulu Hasan Karakaya Fıkıh Usulü İslâm ilim tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Fıkıh ile uğraşan herkesin usûle müracat etmesi kaçınılmazdır. Müslümanların hayat­larını İslâmî esaslara göre düzenleyebilmesi için belli bir zihni ve ameli disipline ihtiyaçları vardır. .. Her eser yazıldığı devrin ve içinde yaşadığı toplumun rengini taşır. Okuyacağınız fıkıh usulü de çağımızın ve üzerinde yaşadığımız toprağın problemlerini usûl çerçevesinde ele alarak hizmetinize sunmuştur...



   Fıkıh Usulu Hasan Karakaya    


Mesalih-İ Mürsele

8- MESALİH-İ MÜRSELE.. 1

1- İslâm Şeriatının İtibar Ettiği Maslahat ve Menfaatler. 2

1. Zaruri Maslahatlar: 2

A. Dini Koruma Maslahatı: 2

B. Canı Koruma Maslahatı: 3

C. Aklı Koruma Maslahatı: 4

D. Nesli Koruma Maslahatı: 5

a.  Yüz Değnek Vurma Cezası: 6

b.  Taşlayarak öldürme Cezası (Recm) 6

E. Malı Koruma Maslahatı: 7

a. Hırsızın Cezası: 7

b.  Yol Kesenin, Çeşitli Yollarla Müslümanların Malına Saldıranın Cezası: 7

c- Faizli İşlem Yaparak İnsanların Malını Sömürmenin Durumu: 8

2. Tabii Maslahatlar: 8

3. Tamamlayıcı Maslahatlar: 9

2- Dinin Reddettiği Maslahatlar. 10

3- Mesalihi Mürsele. 10

Mesalih-i Mürselenin Şartları: 13

Mesalih-i Mürselenin Alanı 14

Şer'i Deliller Arasında Maslahatın Yeri 15

Maslahatların Birbirleriyle Çelişmesi 15

Maslahata Dayandırılan Hükümlere Misaller. 15

 

8- MESALİH-İ MÜRSELE

 

Mesalih; maslahanın çoğuludur. Manası; faydalı olan şeyler demektir. Mürsele kelimesinin manası ise; salıverilen, serbest bırakılan, ne olduğu hak­kında nas bulunmayan demektir.

İki kelimenin birleştirilmesiyle oluşturulan Mesalih-i Mürselenin ıstılahı ma­nası ise, faydalı görülen, ancak şer'i bir delil olup veya olmayacağına dair her­hangi bir nas bulunmayan şeylerdir. Tariften de anlaşıldığı gibi, hakkında nas bulunmayan, ancak insanların faydasına olacağı tesbit edilen hususlara me­salih-i mürsele denir. Mesela, çeşitli sahifeleri bir araya toplayarak Kur'an-ı Kerim'i bir kitap haline getirmek, para basmak vb. şeyler, mesalihİ mürse-leye dayanılarak varılan neticelerdir. Zira bunları yapma hakkında herhan­gi bir nas bulunmamaktadır. Eğer bulunsaydı, itibar edilen maslahatlardan olurlardı ve mesalih-i mürseleye girmezlerdi.

Anlaşıldığı gibi, maslahatlar başlıca üç kısma ayrılmaktadır.

1.  Dinin itibar ettiği maslahatlar.

2.  Dinin reddettiği maslahatlar.

3. Dinin bahsetmediği ve serbest bıraktığı maslahatlar.

İşte mesalihi mürsele son bölümdekilerine denilmektedir.

Mesalilı-i mürselenin izahına girişmeden önce, İslâm dininin hangi tür mas­lahat ve menfaatlere itibar ettiğini ve hangilerini reddettiğini kısaca zikret­mek gerekmektedir.

Şüphesiz ki, İslâm şeriatı, insanlar için iyi ve hayırlı olan şeyleri gerçek­leştirmek maksadıyla gelmiştir. Bu itibarla şeriat, insanların faydalı şeyleri yap­malarını, zararlı olanları terketmelerini istemiştir. Çünkü İslâm bütünüyle ada­let, rahmet, hikmet ve hayırdır. Herhangi bir hükümde adalet bırakılır, zul­me başvurulursa veya merhamet terkedilir, insafsızca davranılırsa, yahut hikmet bir tarafa itilir, abesle iştigal edilirse, ya da maslahat ve menfaatler çiğ­nenir, zarar ve ziyana götürecek yollara başvurulursa, böyle bir hüküm, her ne kadar teville dine yamalanmaya çalışılsa dahi, hiçbir zaman şer'i bir hü­küm değildir.

Çünkü şeriat, Allah Teala'nın kullan arasındaki adalet kaynağı, yarattık­ları arasındaki merhamet menbaı, Allah Teala'nın varlığını isbat eden hikmet pınarı ve Peygamberinin doğruluğunu gösteren delillerin hülasasıdır. Şimdi, bu maslahatları sırasıyla görmeye çalışalım:

 

1- İslâm Şeriatının İtibar Ettiği Maslahat ve Menfaatler.

 

Bunları da kendi aralarında üç kısma ayırmak mümkündür. Zaruri mas­lahatlar, tabii maslahatlar ve tamamlayıcı maslahatlar.

 

1. Zaruri Maslahatlar:

 

Bunlar, insan hayatının devamını sağlayan bir kısım temel esaslardır. Öyle ki bunlar, çiğnendiği takdirde hayat düzeni bozulur, anarşi yaygınlaşır, fitne ve fesad her yeri kuşatır. Bu maslahatları gözetmenin hedefi, şeriatın ga­yesi olan şu beş hususu muhafaza altına almaktır. Bunlar da; dîn, can, akıl, soy ve maldır.

 

A. Dini Koruma Maslahatı:

 

Dinimiz, İslâm inancını savunmaya, müslümanları dinden çıkarmaya ça­lışanlara karşı savaşmaya, dinden döneni cezalandırmaya ve yeryüzünde bu­lunan bütün kâfirleri yıldırıp İslâm'ı kürre-i arzda hakim kılmaya büyük bir önem vermiş ve bunları gerçekleştirme yolu olarak da cihadı farz kılmıştır.

Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Fitne ortadan kalkıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla sa­vaşın.,."[1]

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar on­larla savaşın..."[2]

"Kitap ehlinden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenler, Allah'ın ve Peygamberin haram kıldığını haram saymayanlar ve hak din olan "İslâm"ı din edinraeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar sa­vaş ın."[3]

"Ey iman edenler! Çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın. Sizi sert ve kuvvetli bulsunlar. İyi bilin ki, Allah kendisinden korkanların yanındadır."[4]

"Ey Peygamber! Kâfir ve münafıklarla cihad et. Onlara karşı sert dav­ran. Onların vacip kalacakları yer cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir."[5]

Peygamber efendimiz (sav)'de cihad hususunda şöyle buyurmaktadır:

"Kim cihada çıkmadan ve cihad etmeyi kalbinden geçirmeden Ölürse, bir tür münafıklık üzerine ölmüş olur.”[6]

"Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı. Zillet ve aşağılıksa emrime karşı gelenlere verildi.”[7]

"İyi bilin ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır."[8]

"Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki, Allah yolunda ya­ra alan hiç kimse yoktur ki (yolunda yara alanı Allah daha iyi bilir ya) kı­yamet günü rengi kan renginde, kokusu misk gibi kokarak haşrolmasın.”[9]

"Dinara kul olanın burnu yere sürünsün. Dirheme kul olanın burnu yere sürünsün, kumaşa kul olanın burnu yere sürünsün. Kendisine birşey verildiğinde razı olur, verilmediğinde ise kızar, işte bunun burnu yere sü­rünsün. Başaşağı dikilsin. Ayağına diken battığında çıkarmaktan acizdir. Diğer yandan ne mutlu o kula ki, Allah yolunda cihadda atının yularını tut­muş, saçları birbirine karışmış, ayakları toza bürünmüştür. Eğer kendisi­ne nöbet verilse, nöbet tutar, orduyu arkadan koruma vazifesi verilse, arka­da bekler. İzin istese kimse ona izin vermez. Birine şefaatçi olmaya kalkışsa yardımı reddedilir. "[10]

İşte bu müjdelerden dolayıdır ki, sahabe-i kiram Allah yolunda cihadda, canlarını vermekten hiç çekinmemişler, böylece isimleri tarihin sayfalarına altın harflerle yazılmış ve biz mü'minler İçin numune-i İmtisal olmuşlardır. Hülasa, müslüman, saldırganlara karşı dinini koruma zorundadır. Velevki bu, en değerli olan canı pahasına olsa da. Zira dini olmayan bir toplumda zulüm, anarşi ve fesad hakim olur. Haklı, haksız mefhumu ortadan kalkar. Biz bunu dini uyuşturucu bir afyon sayan komünist ülkelerde veya dini is­tismar eden kapitalist ülkelerde açıkça müşahade etmekteyiz. Bütün maddi imkanlarına rağmen, huzursuz, tedirgin bir hayat yaşadıkları açıktır. Ne yazık ki, müslüman olan bazıları bunların hayranıdır!

 

B. Canı Koruma Maslahatı:

 

İslâm dini, insanların hayatını güven altına almak için kesin tedbirler al­mış ve müslumanlara bu tedbirlere uymalarını emretmiştir.

Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Hata dışında bir mü'min diğer bîr mü'mini öldüremez. Kim bir mü'mi-ni hata ile öldürürse, bir mü'min köle azad etmesi, bir de ölünün ailesine diyet teslim etmesi gerekir... Bunu bulamayan kimsenin Allah tarafın­dan tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah alimdir, hakimdir. (Herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir)."[11] Suçsuz yere bir mü'minin canına kıyan hakkında ise, şöyle buyuruyor:

"Kim bir mü'mini kasden (kanının helal olduğuna inanarak) öldürür­se, onun cezası cehennemdir. Orada devamlı olarak kalacaktır. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır."[12]

Allah Teala, mü'minin canına kasden kıyana dünyada nasıl bir ceza ve­rileceğini beyan ederek de şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler. Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.”[13]

"Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır. Gerekir ki Allah'tan korkasınız.”[14]

Yine Allah Teala geçmiş ümmetlerde de kısasın farz olduğunu belirterek ŞÖyle buyuruyor:

"Biz, Tevrat'da da onlara şu hükümleri farz kılmıştık. Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da

kısas vardır..."[15] Görüldüğü gibi, İslâm, canın korunması için ciddi tedbir­ler getirmiştir. Onda tarafgirliğe, adam korumaya, gevşeklik ve İhmale yer yok­tur. Hükümleri net ve kesindir. Manevi hastalan tedavi edicidir. Kimsenin yay­garasına bakmaz, gerekenin yapılmasını emreder.

 

C. Aklı Koruma Maslahatı:

 

İslâm'da kişinin devamlı aklı başında biri olması İstenilmektedir. Bu ne­denle insanı uyuşturup sarhoş eden şeyler haram kılınmıştır.

Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işlerinden birer pislikdirler. Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa eresiniz."[16]

"Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sok­mayı, sizi Allah'ı anmadan ve namazdan men etmeyi ister. Hâlâ bunlar­dan vaz geçmez misiniz?”[17]

Bu hususta Peygamber Efendimiz (sav)'den de şu hadisler rivayet edilir:

Abdullah b. Ömer ve Enes b. Malik, bazı arklarla şu hadis-i şerifi rivayet ederler.

Resulullah (sav), içki ile ilgili olarak on kişiye lanet etmiştir:

"Onu sıkıp içki yapana, sıktırana, içene, taşıyana, taşıttırana, sunana, satana, parasını yiyene, satın alana, satın aldırana.”[18]

Ukbe b. Haris der ki:

Peygamber efendimiz (sav)'e, Nuayman veya Nuayman'ın oğlu sarhoş ola­rak getirildi. Bu durum, Peygamber efendimizin gücüne gitti. Evde bulunan­lara ona sopa atmalarını emretti. Evdekiler, o sarhoşu hurma dallarıyla ve ta­kunyalarla dövdüler. Ben de onu dövenlerdendim."[19]

Aklı korumanın ciddiyetini bilen Hz. Ömer (r.a), bizzat kendi oğluna iç­ki içme cezasını herhangi bir acıma hissine kapılmadan Allah rızasını talep ederek uygulamıştır.[20]

 

D. Nesli Koruma Maslahatı:

 

İslâm, insanların dürüst ve namuslu olmalarını, soylarının bozulmaması­nı, mükemmel İnsan olmaların istemektedir. Bu itibarla insanların ırz ve na­muslarını lekeleyecek veya nesillerini ifşa d edecek her türlü şer kapısını kapatmış, böylece toplumun ıslahı için gereken tedbirleri almıştır. İslâm'ın emir­lerini unutup, şehvani arzularına köle olan kişilere karşı, layık oldukları ce­zayı vermiştir.

Bu cezalan üç gurupta sınırlamak mümkündür.

 

a.  Yüz Değnek Vurma Cezası:

 

Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle varid olmuştur:

"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe İman ediyorsanız, Allah'ın dinini tatbik hu­susunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk da on­ların cezalarına şahid olsun."[21]

Bu ceza bekâr olarak zina eden erkek ve kadına mahsustur.

 

b.  Taşlayarak öldürme Cezası (Recm)

 

"Abdullah b. Abbas der ki:

Ömer b. el-Hattab, Resulullah'ın minberi üzerinde bulunurken şunları söy­ledi:

Şüphesiz ki Allah, Muhammed'i hakk ile gönderdi, O'na Kitap İndirdi. Recm âyeti de O'na indirilenlerdendi.[22] Biz onu okuduk. Anladık ve düşün­dük. Resulullah, recm cezasını uyguladı. O'ndan sonra biz de tatbik ettik. Kor­karım; zaman uzar, bîri çıkar der ki, Allah'ın Kitabında recm'i bulamıyoruz. Böylece Allah'ın indirdiği bir farizayı bırakarak sapar. Şahidlerin bulunma­sı veya gebeliğin olması yahut da zina edenin itirafta bulunması şartıyla ev­lenmiş olan kişinin recmedümesi, Allah'ın Kitabında bir gerçektir. Zina eden erkek olsun kadın olsun.[23]

 

 

 

(1) (2)

(3) 1 58                                                          ŞER'İ    DELİLLER

c. Zina İftirasında Bulunana Seksen Değnek Cezası: "İffetli kadınlara zina îsnad edip de, sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremeyenlere, seksen değnek vurun. Onların şahidlikleri-ni de ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fasıklann tâ kendileridir."[24]

İşte bu hükümler muvacehesinde, Peygamber efendimiz (sav), ashabın­dan Maiz b. Malik el-Eslemi'yi ve Cüheyniye kabilesinden bir kadını recmetmiştir.[25]

 E. Malı Koruma Maslahatı:

 

İslâm, ahnteriyle kazanılan helal malın, korunmasını teminat altına almış, mala saldırmayı ve onu sömürmeyi yasaklamış, bu gibi suçlan işleyenlere de­ğişik cezalar getirmiştir.

 

a. Hırsızın Cezası:

 

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Erkek ve kadın hırsızların, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin. Allah Aziz'dir, Hakim'dir. (Herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir)."[26]

 

b.  Yol Kesenin, Çeşitli Yollarla Müslümanların Malına Saldıranın Cezası:

"Allah ve Rasulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesad çıkarmaya ça­lışanların cezası; ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve el­lerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürülme­leridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır."[27]

 

c- Faizli İşlem Yaparak İnsanların Malını Sömürmenin Durumu:

 

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Ve eğer îman ediyorsanız, ana paranızdan artık olan faizi terkedin. Eğer böyle yapmazsanız Allah'a ve Resulü'ne karşı harb ilan etmiş olduğunuzu bilin...[28]

Bu hususta Resulullah (sav)'in şu hadis-i şerifleri ne kadar dehşetlidir. Resulullah (sav) buyuruyor ki:

"îsra ve Miraç günü bir topluluğa götürüldüm. Karınları evler kadardı. Karınlarının içinde dıştan görülen yılanlar vardı.

-Ey Cebrail bunlar kimdir, diye sordum.

-Bunlar faiz yiyenlerdir, dedi."[29]

Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:

"Faiz'de yetmiş çeşit günah vardır. En hafifi kişinin annesiyle zina etme­sidir.”[30]

Abdullah b, Mes'ud der ki:

"Resulullah (sav), faizi yiyene, yedirene, ona şahitlik edene ve onu yaza­na la'net etti."[31]

 

2. Tabii Maslahatlar:

 

Bunlar, insanların zorluk, darlık ve sıkıntıları gidermeleri için muhtaç ol­dukları bir kısım faydalı şeyler ve menfaatlerdir. Öyleki; bu gibi maslahatla­rın yerine getirilmemesi halinde, zaruri maslahatlarda olduğu gibi, insanla­rın hayat düzeni bozulmaz, her tarafa anarşi yayılmaz. Bununla beraber, bu türden olan maslahatların yokluğu durumunda hayat zorlaşır, hayatın akışın­da bazı sıkıntılar görülür.

Kur'an-Kerim ve sünnet-i nebeviyye, insanlardan zorluklan gidermenin İslâm dininin temel prensiplerinden biri olduğunu beyan etmişler ve bu tür­den olan maslahatları da dinen itibar edilen maslahatlardan olduklarını bildirmişlerdir.

Bu hususta Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"... Allah, size bir zorluk çıkarmayı dilemez..."[32]

"... O, dini için sizi seçti. Atanız İbrahim'in dini olan İslâm'da size bir güçlük yüklemedi."[33]

"... Allah size kolaylık diler, size zorluk dilemez.."[34]

"... Allah sizden yükü hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak ya­ratılmıştır."[35]

Peygamber efendimiz (sav)'den, bu hususla ilgili olarak şu hadis-i şerif­ler rivayet edilmiştir:

Ebu Umame der ki: Resulullah'la beraber müfrezelerin birinde bulunuyor­duk. Aramızdan biri, içinde az miktarda su bulunan bir mağaranın önünden geçmiş ve nefsi kendisini şöyle bîr düşünceye sevk etmişti: "Ben bu mağa­ranın içinde kalayım. Buradaki sudan içip çevresindeki bitkilerden faydala­nayım ve dünyadan uzaklaşıp inzivaya çekileyim." Sonra kendi kendine şöy­le demiş: "Ben, Resulullah'a gidip bunu O'na anlatayım. Bana izin verirse bu işi yapayım. Vermez ise yapmayayım." Sonra gelip Resulullah'a şöyle dedi:

- Ey Allah'ın Rasulü! Ben, bana yetecek kadar içinde su ve çevresinde bit­ki bulunan bir mağaraya tesadüf ettim. Nefsim bana orada kalmamı ve İnzi­vaya çekilip dünyadan uzaklaşmamı hoş gösterdi.

Ebu Umame der ki: Resulullah, ona şu cevabı verdi: "Ben, ne yahudilik-le gönderildim, ne de hristiyanlıkla. Fakat ben, kolay olan hanif dinle gönderildim. Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, sabah veya akşam Allah yolunda cihada gitmek, dünya ve dünyada bulu­nan herşeyden daha hayırlıdır. Sizden birinizin (savaşta) safta durması alt­mış yıllık namazından daha hayırlıdır.”[36]

Görüldüğü gibi Resulullah (sav), zor olan bir dinle gönderilmediğim be­yan ediyor.

Hz. Aişe (r.anh) şöyle der: Resulullah, İki şey arasında serbest bırakıldı­ğı zaman, -günah olmadıkça- mutlaka daha kolay olanı seçerdi. Şayet kolay taraf günah olursa, insanların ondan en çok uzak duranı İdi.[37]

İslâm'ın getirdiği birçok ruhsatlar, İnsanlardan zorlukları gidermek, onla­rın yüklerini hafifletmek ve yükümlü oldukları vazifeleri kolaylaştırmak maksadına matuftur. Mesela: Yolcu olanın dört rek'atlı farz namazlarını iki rek'at kılması, Ramazan ayında hasta veya yolcu olanın orucunu bozabilme-si, diyetin sadece hata ile öldürene değil, onun bütün ailesine yükletilmesı bu gibi ruhsatlardandır.

 

3. Tamamlayıcı Maslahatlar:

 

Bunlar, kişinin şahsiyetini, güzel ahlaklı olmasını, nezaketle davranmasını İlgilendiren maslahatlardır. Öyle ki, bunların bulunmaması durumunda ne hayat düzeni bozulur, ne de insanların yaşantısında bir zorluk veya sıkıntı soz-konusu olur. Fakat hayatın güzelliği gider, nezaket kalmaz ve İyi ahlak ze­delenir.

Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, bu gibi maslahatların da şeriatın ko­yucusu yüce Mevla'nın itibar ettiği maslahatlardan olduğunu beyan etmişler­dir.

Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Allah, size bir zorluk çıkarmayı dilemez. Fakat O, temizlenmenizi ve üzerindeki nimetini tamamlamak ister ki, şükredesiniz.”[38]

"De ki: Allah'ın kulları için var ettiği zineti ve temiz rızıkları kim ha-ram etti... “[39]

Peygamber efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim."[40]

İslâm'ın getirdiği çeşitli temizlik yollan, yeme-içme adabı, bayram ve Cum'a günlerinde yeni ve temiz elbiseler giymek gibi hükümler bu tür mas­lahatlara binaendir.

 

2- Dinin Reddettiği Maslahatlar

 

Şer'i naslar, insanların maslahat ve menfaatine uygun zannedilen bazı hu­susları iptal etmiş ve geçersiz saymıştır. Dolayısıyla bu tür maslahatların as­lında maslahat olmadığı, bu nedenle de şeriatın koyucusu yüce Mevla tara­fından yasaklandığı anlaşiîmaktadır. Mesela; Erkekle kadının mirasta eşit tu­tulmalarının, tarafların maslahatına olduğunu iddia etmek gerçek dışı bir ha­yaldir. Çünkü diyet, nafaka, mihir ve benzeri hususlarda erkeğin yükümlü­lüğü daha ağır olduğu için miras payının da kadının payının İki katı olması tarafların menfaatine olacağı beyan edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Allah, size evlatlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin payla­rının kadınların iki katı olmasını emretmektedir."[41]

Yine Allah Teala, kafirlerle savaşmayıp, onlarla barış içinde yaşamanın, müslümanlann maslahat ve menfaatine olacağını sanmanın kötü bir kurun­tu olduğunu, müslümanlann asıl maslahatlarının onlarla savaşmakta bulun­duğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:

"Hoşunuza gitmediği halde savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin İçin daha hayırlıdır. Yine belki de hoşunuza giden bir şey sizin için daha kötüdür. Siz bilmezsiniz, Allah bilir."[42]

"Ey iman edenler! Savaşa giderken kâfirlerle karşılaştığınız zaman sakın geri dönmeyin. "[43]

 

3- Mesalihi Mürsele

 

Bir kısım maslahat ve menfaatler de vardır ki, bunlara dinen itibar edilip edilmeyeceğine dair herhangi bir nas yoktur. İşte bu tür mahlahatlara serbest bırakılan maslahatlar anlamına gelen "Mesalih-i Mürsele" adı verilmiştir. Mesela: Kur'an-ı Kerim'i, yazıldığı deri, taş ve benzeri şeylerden toplayarak tek kitap haline getirmek, para basmak, ve buna benzer işler "Mesalih-i Mür-sele"ye dayanılarak yapılan hususlardır. İşte burada bizi ilgilendiren bu tür maslahatlardır.

Mesalih-i Mürsele'nin Hükümlere Dayanak Olup Olmayışı: Daha önce de belirtildiği gibi, müctehid, oıtaya çıkan yeni olay ve durum­ların şer'i hükümlerini tesbit etmek için, Kur'an-ı Kerim'e başvurur. O'nda, aradığı hükmü bulamazsa, Sünnete başvurur. O'nda da bulamazsa, aradığı hü­küm hususunda İcma olup olmadığını araştırır. İcma'da da bulamazsa, kıya­sa başvurur. Şayet müctehid, kıyas yapacak bir hüküm de bulamaz ve yeni hadiseye hüküm bulmak insanların maslahat ve menfaatlerini gerektiriyor­sa, maslahata dayanarak hüküm verir. Ancak böyle bir durumda müctehidin Mesalih-i Mürsele'ye dayanarak yeni bir hüküm çıkarabileceği hususunda İh­tilaf-vardır:

1. Bazı alimler, Mesalih-i Mürsele'nin şer'i hükümlere dayanak olacağını bildirmiş ve delil olarak şunları ileri sürmüşlerdir:

a. İslâm şeriatı, insanların iyiliğine olan şeyleri gerçekleştirmek ve ken­dileri için kötü olan şeyleri ortadan kaldırmak suretiyle onların maslahat ve menfaatlerini gerçekleştirmektedir.

b. İnsanların her zaman yeni bir kısım menfaat ve maslahatları ortaya çı­kar. Yeni ortaya çıkan bu maslahatlara hüküm bulunamadığı takdirde bun­lar iptal edilmiş ve şer'i hükümler dondurulmuş olur.

Bu da şeriatın, İnsanların dünya ve ahiret menfaat ve maslahatlarını ger­çekleştirme gayesine ters düşer. İslâm'ın her yer ve her zamanda uygulana­bilirliğine aykırı olur.

c.  Sahabe-i Kiram, Mesalih-i Mürsele'nin delil olduğuna dair ittifak etmiş­lerdir.

Mesela, Hz. Ebu Bekir (r.a), İslâm ümmetinin menfaatim gözününde bu­lundurarak, Hz. Ömer (r.a)'ı kendisinden sonra halife seçmiştir.

Yine Hz. Ebu Bekir (r.a), Kur'an-ı Kerim'i muhafaza etmek, O'nun zayi' olmasını önlemek maksadıyla Hz. Ömer (r.a) ve diğer sahabe-i kiram (r.a)'ın görüşlerini almış ve çeşitli sahifelere yazılmış olan Kur'an-ı Kerim'i tek kitap­ta birleştirmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a) önce bu işi yapmaktan çekinmiş, "Ra-sulullah'ın yapmadığı bir şeyi ben nasıl yapayım" demiştir. Fakat, Hz. Ömer (r.a), O'na: "Vallahi bu iş hayırlıdır ve İslâm'ın maslahatmadır" dîye cevap ve­rince, Hz. Ebu Bekir (r.a) bu İşi yapmıştır.

Keza, Hz. Ömer (r.a), maslahata dayanarak, haraç alma sistemini tesis et­miş, bu günkü resmi dairelere tekabül eden divanlar oluşturmuş ve hapis­haneler kurmuştur.

Yine Hz. Ömer (r.a) maslahata dayanarak, fiziken yakışıklı olan Nasr b. Haccac'ı, kadınların fitneye düşmemeleri için Basra'ya sürgün etmiştir. Nasr, Hz. Ömer (r.a)e, "Benim günahım ne?" deyince, Hz. Ömer (r.a), "Senin bir suçun yok. Hicret yurdunu senden temizlemediğim için suç benimdir" ceva­bını vermiştir. Nasr'ın annesi, Hz. Ömer (r.a)'a gelip şöyle demiştir: "Ey Emirel mü'minin! Yarın Allah'ın huzurunda senden davacı olacağım. Senin oğulların Asım ve Abdullah yanında yatıyorlar. Oğlum Nasr ile benim aram­da ise uzun yollar, ıssız çöller ve büyük dağlar var." Hz. Ömer (r.a), kadına şu cevabı vermiştir: "Asım ve Abdullah'a duvarlar arkasından kadınlar mey­ledip ah çekmiyor. "[44]

Hz. Osman (r.a), maslahata dayanarak çeşitli kıraatlardaki mushafları yaktırıp en meşhur kıraatla yazılan bir mushafın bütün şehirlere yayılması­nı emretmiştir.

Hz. Ali (r.a) temizleyici, boyacı, marangoz ve terzi gibi sanat erbabına, ve­rilen eşyaları zayi etmeleri halinde bedellerini ödemelerini emretmiş ve "İn­sanların maslahatı ancak böyle gerçekleşir" buyurmuştur.[45]

2. Diğer bir kısım alimler de mesalilıi mürselenin dini hükümlere daya­nak olamayacağını söylemişler ve delil olarak şunları İleri sürmüşlerdir:

a. İslâm şeriatı insanların bütün maslahatlarını gerçekleştiren hükümleri getirmiştir. Bu hükümler ya açıkça naslarla beyan edilmiş, veya kıyasa esas olacak benzerleri bildirilmiştir. Bunun aksini iddia etmek şeriatın eksiksîz-liğine ters düşer ve şu âyeti celile ile çatışır:

"... Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetlerimi tamamladım ve din olarak size İslâm'ı seçtim..."[46] Şeriatın dikkat çekmediği bir maslahat ortaya çıkarsa, bu hayali bir maslahattır, gerçekte maslahat değildir.

Maslahatı delil kabul edenler, bunlara şu cevabı vermişlerdir: Sadece naslarla açıklanan veya işaret edilen maslahatlara itibar edip diğerlerine iti­bar etmemek, ortaya çıkan yeni maslahatlar karşısında müctehidin aciz kal­masına sebep olur. "Bunlara itibar edilerek, bir kısım yeni hükümler koymak şeriatın kemaline ve eksiksizliğine ters düşer" iddiası tutarsızdır. Aslında, nas­larla açıklanmayan maslahatlara da itibar etmek şeriatın eksiksiz olmasını te­minat altına alır. Zaman ve mekanlar değişse de bütün insanların maslahat­ları korunmuş olur. Ayrıca mesalih-i mürsele sadece muamelatta (dünyaya ait meselelerde) delil kabul edilir. Sır ve hikmeti ancak Allah tarafından bilinen ibadetlerde delil sayılmamaktadır. Bu nedenle maslahata itibar etmek mah­zurlu değildir.

b. Mesalih-i mürseleye dayanarak hüküm çıkarmak, idareciye ve fıkıh alim­lerinden nefislerine uyanlara ve hırslarına kapılanlara yol açmış olur. Böy­lece bunlar, şeriatta olmayan hükümleri ona sokmuş olurlar. İnsanların mas­lahatlarını gerçekleştirme gerekçesiyle aslında insanların zararına olan bir kı­sım hükümler koyarlar.

Maslahatı delil kabul edenler, bu iddiaya karşı şunları söylemişlerdir: İdareci ve fıkıh alimlerinin heva ve hevesine uymalarından korkmak, insan­ların maslahat ve menfaatlerini ihmal etmeyi gerektirmez. Çünkü, bu tür kö­tü niyetli İnsanların şerrinden emin olma yolu maslahatı delil saymamak de­ğil, bunları insanların başından ve dîni sahadan uzaklaştırmaktır. Zira, heva ve hevesine esir olanın ve kalbini fesad kaplayanın İslâm şeriatına zararlı ol­ması her halükârda mümkündür. İster maslahata dayansın, isterse açık nass-lara dayanmış olsun. Çünkü fasid teviller yoluyla, nasları asıl manalarından saptırmak her zaman muhtemeldir.

c. Mesalih-i mürseleye dayanarak hüküm koymak, şer'İ hükümlerin zaman ve mekana göre değişmelerine yol açar. Bir şeyin maslahata dayanılarak bel­li bir zamanda veya ülkede helal olduğu, aynı şeyin başka bîr zamanda ve­ya ülkede insanların zararla rinadır gerekçesiyle haram olduğu söylenmiş olur. Şeriatın birliğine, değişmezliğine ve ebediliğine ters düşer.

Maslahatı delil kabul edenler, bu gerekçeye de şu cevabı vermişlerdir: Mas­lahattan kaynaklanan ihtilaf, şeriatın temel esaslarındaki İhtilaf olmayıp, haklarında kesin nas bulunmayan çok tali ve cüz'i meselelerdeki ilıtilafdır. Bu tür ihtilaflar, şeriatın birliğine, değişmezliğine ve genelliğine asla gölge düşürmez. Bir kısım tecrübe ve tatbikatlarla insanların maslahatına uygun olup olmadığı tesbit edilen durumların elbetteki zamandan zamana veya ülkeden ülkeye değişme ihtimali vardır. Mesela, eskiden hüviyet ve pasaport taşıyıp taşımamak serbest İken, bugün taşımayı mecburi saymak şer'i şerifin hiçbir hükmüne halel getirmez.

 

Mesalih-i Mürselenin Şartları:

 

Mesalih-i mürselenin şer'i bir delil olduğunu kabul edenler, dinen delil ola­bilecek bir maslahatın aşağıda zikredilecek hususlara sahip olmasını şart koş­muşlardır. Böylece, maslahatla heva ve heves birbirine karıştırılmasın, insan­lar nefislerine hoş geleni mubah saymasınlar ve şehvani arzularını şeriat edin­mesinler. Bu şartlar kısaca şunlardır;

1. Maslahatlar gerçek olmalı, hayali olmamalıdır. Bir maslahatın şer'i hü­kümlere esas olabilmesi için, ehlülhal velakd ve özel ihtisas sahiplerince iti­bar edilen bir maslahat olmalıdır. Yani, bunlarca maslahatın gerçekten insan­ların menfaatlerini teminat altına alan, onlardan zararlı şeyleri uzaklaştıran hükümlere dayanak olduğu kabul edilmelidir.

Bu İtibarla bir kısım insanların maslahat sandıkları hayali şeyler, dinî hükümlere mesned olamaz. Mesela, kadını boşama hakkının kocadan alınıp hakime verilmesinde maslahat bulunduğunu söyleyenler, yanılmaktadırlar. Zira, bunda maslahat değil, aile ve toplumun fesadı söz konusudur. Çünkü böyle bir faraziyede evlilik bağlan, rıza, sevgi ve istekle devam etmeyip, ka­nunun zorlamasıyla devam etmiş olur. Eşlerin ailevî münasebetleri, kendile­rinden çok uzakta bulunan üçüncü bir şahıs tarafından tanzim edilmiş olur. Aile içi problemlerden kaynaklanan ve sebepleri gizli kalan şiddetli geçim­sizliği devam ettirilip ettirilmemesinde aileye tamamen yabancı olan hakimi yetki sahibi kılmak, elbetteki eşlerin maslahatına değil, zararınadır.

2. Maslahatlar genel olmalıdır. Bir veya birkaç kişiye özgü olmamalıdır. Me­sela, kâfirlerle savaşmak, savaştan zarar görecek olan müslümanların zara­rınadır. Ama kâfirleri yıldırmak ta bütün müslümanların maslahatı bulundu­ğundan özel maslahata itibar edilmez.

3.  Maslahat, şeriatın gayesine uygun olmalıdır. îslâmın gayesine ters dü­şen maslahatlara itibar edilmez. Mesela, kâfirlere boyun eğmek müslüman-lann maddeten zarar görmeme gibi, bir maslahatını gerçekleştirmiş olsa da, İslâmın genel gayesi olan küfrü çökertmeye ters düştüğü için, böyle bir bo­yun eğme, maslahat değil bilakis zarardır.

Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: "Çevrenizde bulunan kâfirlerle sa­vaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah, takva sahipleriyle bera­berdir."[47]

Mesalih-i Mürsele Hakkında Alimlerin Görüşleri

Fıkıh alimlerinin çoğunluğu maslahatın dini hükümlere esas olabileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak maslahatta aranılan şartlar bakımından

aralarında farklar vardır.

1. Hanefi ve Şafiî alimlerinin geneli, mashalatın kıyasa giren maslahatlar­dan olmasını şart koşmuşlardır. Öyle ki, hükmü nas ile sabit olan asıl bir me­sele olmalı, kıyasa esas olacak mazbut bir illet bulunmalı ve hükmü belli ol­mayan tali meseleyi asıl meseleye kıyaslamada bir maslahat gerçekleştirilme­lidir. Mesela, üzüm suyundan yapılan içkiye, diğer sarhoş edici şeyleri kıyas­ta maslahat vardır.

Görüldüğü gibi, bu guruptan olan alimler, itibar edilen maslahatları almış­lardır. Ancak, bunlar itibar edilen maslahatlar kavramını geniş anlamda kul­lanarak, hemen hemen bütün mesalih-i mürseleye dayanan meseleleri kabul etmişlerdir. Bu hususta Hanefıler, Şafülerden daha geniş davranmışlardır. Çün­kü onlar, bazı durumlarda maslahata dayanan istihsanı da delil saymaktadır­lar.

2.  Maliki ve Hanbeli alimleri ise, maslahatın kıyasa girmesini şart koşma­mışlar, hükümleri yalın bir maslahata dayandırmayı caiz görmüşlerdir. Bu se­bepledir ki, alimlerin ağzında "mesalih-i mürselenin, Maliki ve Hanbelİler-ce şer'i delil sayıldığı, Hanefi ve Şafülerce sayılmadığı" sözü meşhur olmuş­tur.

Aslında dört mezhebin hepsi de mesalih-i mürseleyi şer'i delil olarak ka­bul etmişler, fakat Hanefi ve Şafüler, hükümleri kontrol altına almak ve şer'İ meselelerde ihtiyatlı davranmak için maslahatı kıyasa sokmaya çalışmış­lardır. Buna mukabil Maliki ve Hanbeliler, maslahatı kendi başına bir delil say­mış, terim olarak "mesalih-i mürsele" veya "istislah" yahut da "İstidlal" adını vermişlerdir.

 

Mesalih-i Mürselenin Alanı

 

Mesalih-i mürseleyi delil kabul edenlere göre, mesalih sadece muamelat­ta delil olabilir. Çünkü maslahatın bulunup bulunmadığını idrak etmek an­cak bu konularda mümkün olur. İbadetlerde maslahata dayanılarak hüküm konulamaz. Zira İbadetler Allah ile kul arasındaki münasebetleri tanzim ederler. Bunların maslahatını akılla idrak mümkün değildir. Binaenaleyh, mas­lahata dayanılarak yeni bir ibadet icadetmek doğru değildir. Çünkü ibadet­ten maksat Allah'a yakın olmak ve onun rızasını kazanmaktır. Bu da ancak Allah'ın bildirmesiyle olur. Ayrıca ibadetler sahasında maslahata kapı açmak, dini şiarların değiştirilmesine, onların çeşitlere ayrılmasına sebep olur ki, bu asla caiz değildir. Çünkü, dini şiarlar değiştirilemez.

 

Şer'i Deliller Arasında Maslahatın Yeri

 

Mesalih-i mürseleyi delil kabul edenler, mesele hakkında her hangi bîr nas veya İcma bulunmadığı takdirde mesalih-i mürseleye başvurulabileceğini söylemislerdir. Bu itibarla, ortaya çıkan bir mesele hakkında:

a. Kesin bir nas veya icma bulunursa, artık maslahata itibar edilmez. Çün­kü bunlara ters düşen bir görüş, hiçbir zaman maslahat değildir, sapık bir dü­şünceden veya heva ve hevesten kaynaklanan bir kuruntudur. Geçici bir du­rumdur, acil bir lezzete, hayali bir menfaate dayanır. Hikmet sahibi yüce Mev­la'dan gelen şeriat-ı garra önünde mukavemet edemez. Yeter ki, insanlar ak­lı selimlerini insafla kullanıp Hakka boyun eğsinler.

b. Mesele hakında kesin bir nas veya icma bulunmaz da, zanni deliller ve kesin bir maslahat bulunursa, kesin maslahat zanni delillere tercih edilir. Çün­kü kesin olan maslahat, zanni delillerin, Allah Tealaya dayandıklarını zayıf­latır. Zira Allah, insanların maslahatına olan hükümleri emreder, zararlarına olanları yasaklar. Yahut da zanni delillerin maslahata ters düşecek şekilde ma­na ifade etmelerini zayıflatır.

Biz, haberi ahad gibi zanni delillerin, her halükârda maslahat gibi görü­nen hususlara tercih edileceği kanaatindeyiz.

 

Maslahatların Birbirleriyle Çelişmesi

 

Hemen hemen zararsız bir maslahat olmadığı gibi, menfaatsız bir zarar da yoktur. Diğer yandan gerek maslahat, gerekse zararlar azlık çokluk bakımın­dan birbirlerinden farklıdırlar. İşte bu nedenledir ki, "Maslahatların en ter­cihe şayanı alınmalı, zararların en büyüğü def edilmelidir" prensibi esas alın­mıştır.

 

Maslahata Dayandırılan Hükümlere Misaller

 

a. Beytü'l-malın ümmetin maslahatlarını gerçekleştirmeye yeterli olmama­sı halinde, insanlardan cizye, haraç ve öşrün dışında ek vergi alınması.

b. Çocuklardan başkasının bulunmadığı bazı hadiselerde çocukların bir­birleri hakkında şahitliklerinin kabul edilmesi.

c.  İmam Malik'e göre, bir kadınla evlenmek için, onun eşinden boşanma­sına sebep olan erkeğin, mezkur kadınla evlenmesinin yasaklanması.

d.  İslâm şeriatına ters düşmeyen günümüz trafik kuralları

Şehir planlaması, su ve yol projeleri gibi dünyevi işleri, maslahata dayan­dırmak caizdir.

 

 



[1] Bakara, 193

[2] Enfal, 59

[3] Tevbe, 29

[4] Tevbe, 123

[5] Tevbe, 73

[6] Müslim, Kit. İmare, bab. 158, hn: 1910; EbûDâvûd, Kit. Cihad, bab. 17, hn: 2502; Nesai, Kit. Cihad, bab. 2, hn. 3099; Müsned, Alımed b. Hanbel, c. II, Sh. 374.

[7] Buhârî, Kit. Cihad, bab. 88; Müsned Ahmed b. Hanbel, c. II, Sh. 50, 92.

[8] Buhârî, Kit. Cihad, bab. 22, 112, 156; Müslim, Kit. Cihad, bab. 20, hn. 1742; Müs­lim, Kit. İmare, bab. 146, hn. 1902; Ebû Dâuûd, Kit. Cihad, bab. 98, hn. 2631; Tir-mizi, Kit. Fedaili'l-Cihad, bab. 23, hn. 1659; Afüsned îmanı Ahmed, c. IV, Sh. 354, 396, 411

[9] Buharı, Kit. Cihad, bab. 10; Kit. Zebaih, bab. 31; Müslim, Kit. İmare, bab. 103, hn.1876; Nesai, Kit. Cenaiz, bab. 82; Kit. Cihad, bab. 27; Darimi, Kit. Cihad, bab. 15;İbn Mace, Kit. Cihad, bab. 15, hn. 2795; Muvatta , Kit. Cihad, bab. 26; Müsnedİmam Ahmed, c. II, Sh. 231, 242.

[10] Buhârî, Kit. Cihad, bab. 70; Kit. Rikak, bab. 10; İbn Mace, Kit. Zühd, bab. 8, hn.4135, 4136.

[11] Nisa, 92.

[12] Nisa, 93.

[13] Bakara, 178

[14] Bakara, 179

[15] Maide, 45

[16] Maide, 90

[17] Maide, 91

[18] Bbû Dâvâd, Kit. Eşribe, bab. 2, hn. 3674; Tirmizi, Kit. Buyu; bab. 59, hn. 1295; İbnMace, Kil. Eşribe, bab. 6. Hn. 3380, 3381; Müsned İmanı Ahmet c: 2, sh. 97

[19] Buhârî, Kit. Hudud, bab. 3,4; Kit. Vekale, bab. 13; Müsned İmam Ahmed c. IV, Sh. 8.

[20] Eşlem der ki:

"Bir gün, Amr b. As'ın, Ömer'i andığını, O'na rahmet okuduğunu ve şunları söylediğini işittim; Amr b. As dedi ki:

Allah'ın Rasulü ve Ebu Bekir'den sonra Ömer'den daha fazla Allah'tan korkanı gör­medim. Haksız olanın kendi oğlu veya babası olmasına bakmazdı. Allah'a yemin olsun ki, birgün kuşluk vakti Mısır'daki evimde bulunuyordum, bana bir adam gel­di: "Cihad etmek için Hz. Ömer'in oğulları Abdullah ve Abdurrahman geldiler" de­di. Bana haber veren adama dedim ki:

- Nerede konakladılar? Adam:

- Mısır'ın en uzak yeri olan filan yerde dedi. Daha önce Ömer bana şunları yazmıştı: "Sakın ha ehl-i beytimden herhangi bir kimse senin yanına geldiğinde başkalarına yap­madığın bir iyiliği özel olarak onlara yapmcıyasın. Aksi takdirde sana layık olduğun cezayı veririm." Bu nedenle ben onlara birşey hediye edemiyordum, babalanndan korktuğumdan evlerine gidemiyordum. Allah'a yemin olsun ki, ben bu durumda iken bir adam dedi ki: "Ömer'in oğlu Abdurrahmanla, Ebu Serva'a kapıdalar. İçeri girme izni istiyorlar." Dedim ki:

- Girsinler.

Mahcup bir şekilde İçeri girdiler ve şöyle dediler:

- Sen bize Allah'ın koyduğu cezayı uygula. Dün biz, içki içmeye sürüklendik ve sar-

hoş olduk. Ben onları azarladım ve kovdum. Abdurrahman dedi ki:

- Eğer bunu uygulamazsan, gittiğim zaman babama haber veririm. ... / Amr dedi ki: "Bu İkaz üzerine uyandım ve bildim ki, eğer ben bunlara cezayı ugulamazsam, Ömer bana kızar, beni vazifeden alır ve benim davranışını ona ters gelir. Biz bu halde iken, İçeriye Ömer'in ikinci oğlu Abdullah girdi. Ayağa kalk­tım. Kendisini karşıladıktan sonra O'nu meclisimin baş tarafına oturtmak istedim, kabul etmedi ve şöyle dedi:

- Babam bana, çok zaruri olmadıkça senin yanına girmemi yasakladı. Şimdi ben se­nin yanına girmekten başka bir yol bulamadım. Kardeşim insanların önünde traş edilemez. Sopa hususunda neyi uygun görürsen yap.

Amr dedi ki: Sopayla beraber, traş etme cezası da vardı. Onları evimin avlusuna çı­kardım. Onlara içki içme cezasını uyguladım. Ömer'in oğlu Abdullah, kardeşi Ab-durranman'ı bir eve soktu. Hem O'nun hem de Ebu Serva'anın başlarını traş etti. Allah'a yemin olsun ki, olanlardan tek bir şeyi dahi Hz. Ömer'e yazmadım. O'nun bana yazmasını bekledim. Bir de bana şunu yazdığını gördüm:

"BismiIlahİrrahmanİrrahim. Allah'ın kulu, mü'minlerin emiri Ömer'den As'ın oğlu is­yankâra:

Ey As'ın oğlu; Ben sana bana karşı cesaretine ve bana verdiğin söze muhalefetine şaş-

Ben, senin hakkında, senden daha hayırlı olan Bedir mücahidlerine muhalefet ettim. Cesaretinden, bana verdiğin sözü uygulayabileceğinden dolayı seni seçtim. Şim­di senin kötü işlere bulaştığını görüyorum. Seni perişan bir halde vazifeden alma kanaatindeyim. Sen, Ömer'in oğlu Abdıırrahıııan'a senin evinde sopa atıp, senin evinde traş ediyorsun. Bu davranışın bana ters düştüğünü biliyorsun. Abdurrah­man senin emrin altında olanlardan biridir. Emrin altındaki diğer müslümanlara na­sıl davranıyorsan O'na da öyle davranmalıydın. Fakat sen dedin ki: "O, Mü'min­lerin Emiri'nin oğludur." Biliyorsun ki; üzerinde, Hukukuilah bulunan herhangi bîr kişiye benim nezdimde iltimas yoktur. Sana bu mektubum geldiğinde yaptığı işin kötülüğünü anlaması için abasının altına semer vurarak O'nu (Abdurrah-man'ı) bana gönder."

Amr dedi ki: Ben, O'nu babasının söylediği şekilde gönderdim. Babasının mektubu­nu oğluna okudum. Ben de Ömer'e bir mektup yazarak O'ndan özür diledim. Ve O'na şunları bildirdim:

"... Ben, Abdurrahman'a evimin avlusunda sopa vurdum. Allah'a yemin olsun ki; -bun­dan daha büyük yemin olmaz- Ben, müslümanlara da, zunmüere de cezalarını evi­min avlusunda uyguluyorum."

Amr devamla der ki:

Mektubu Ömer'in oğlu Abdullah'la gönderdim

Eşlem der ki:

Abdurrahman babasına geldi, yanına girdi. Üzerinde abası vardı. Üzerindeki ağırlık­tan dolayı yürüyenıiyordu. Hz. Ömer ona şöyle dedi:

- Böyle böyle mi yaptın? Sopalık İş yaptın.

Bunun üzerine araya Abdurrahman b. Avf girdi ve Hz. Ömer'e şöyle dedi:

- Ey Mü'minlerin Emiri, onun cezası verildi. İkinci kez ona ceza vermen gerekmez. Ömer buna kulak asmadı ve onu azarladı. Bunun üzerine oğlu Abdurrahman şöyle

bağırmaya başladı:

- Ben hastayım. Sen beni öldüreceksin.

Hz. Ömer, ikinci kez Abdurrahman'a hadd cezası uyguladı ve onu hapsetti. Abdurrah­man hastalanıp vefat etti... /

Diğer bir rivayette: Cezayı uyguladıktan sonra onu sıhhatli bir şekilde serbest bıraktı. Bir ay yaşadı, sonra kaderi gereği eceliyle öldü.

İnsanlar İse onun Ömer'in vurduğu sopanın tesiriyle öldüğünü sanmışlardır. (Bakınız: Abbas Mahmud Akkad'ın Abkariyyetü Ömer Sh. 29 ve 30. Kahire, Daru'ş-Şa'b bas­kısı 1969; Kenzu'l-Ummal, c. IV, Sh. 420-422; Hayatu's-Sahabe, c. II, Sh. 100, Kahire, Daru'n-Nasr baskısı, 1969; Tarihi Taben, c. IV, Sh. 144, Kahire, Daru'l-Mearif baskısı, 1969; Ayrıca bkz. Sünen-İ Beyhaki ve Cami" Abdurrezzak).

[21] Nur, 2

[22] Not: Burada Hz. Ömer, metni nesli edilip hükmü baki kalan şu nassı kastetmek­tedir:

"Evlenmiş erkek veya kadın zina ederlerse mutlaka onları recmedin." îbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2553; Darimi, Kit. Hudud, bab. 16; Müsned İmam Ahmed. c. V, Sh. 132-183.

[23] Buhârî, Kit. Hudud, bab, 1; Müslim, Kit. Hudud, bab. 4, hn. 1691; îbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2553; Ebû ÎKit. Hudud, bab. 23, hn. 4418; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 7, hn. 1432.

[24] Nur, 4

[25] Ebu Hureyre der ki:

"Resulullah (s.a), nıescidde iken bir adam (Maiz b. Malik) geldi. Kendisini kasdederek:

- Ey Allah'ın Rasulü ben zina ettim, dedi.

Rasulullah, ondan yüz çevirdi. O, Rasıılullalı'ın yüzünü çevirdiği yöne giderek, tekrar:

- Ey Allah'ın Rasulü, ben zina ettim, dedi.

Yine Rasuİullah, ondan yüzünü çevirdi. O da Rasuiullah'm yüzünü çevirdiği yöne gidip, kendi aleyhine dört kere şaludlikte bulununca, Rasuİullah onu çağırdı.

- Sen de delilik var im? dedi. O zat:

-  Hayır Allah'ın Rasulü, dedi. Resulullah:

- Evli misin? dedi, O da:

- Evet Allah'ın Rasulü, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz:

- Al m bunu, götürüp recmedin, dedi. Cabir b. Abdullah der ki:

"Ben, namazgahla onu recmedenlerdendim.Taşlar onun üzerine yağınca, zıplayarak kaçtı. Harre denilen yerde ona kavuştuk ve onu recmettîk." (Buharı, Kit. Hudud, bab. 29)

Diğer bir rivayette Abdullah b. Abbas der ki: "Malik b. Maiz, Resulullah'a gelince, Resulullah ona şunları sordu:

- Belki sen onu öptün veya sıktın, yahut baktın. Maiz:

- Hayır Ya Resulullah, dedi. Bunun üzerine Resulullah, örtülü konuşmadan açıkça O'na:

- Sen fiilen o kadınla cima ettin mı? dedi.

Bunu da İtiraf edince, Rasuluiiah, Maiz'in recmedilmesini emretti. (Buharı, Kit. Hudud, bab. 28)

Maiz'İn recnı edilmesi hususunda bakınız: (Müslim, Kit. Hudud, bab. 16, 19, 20, 21, 22 hn. 1692; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab.

24, hn. 4419. 4420, 4421, 4422, 4425, 4427, 4428, 4430; Tirmizi, Kit. Hudud, bab.

5, hn. 1428, 1429; Nesai, Kit. Cenaiz, bab. 63, 64, hn. 1958; İbnMace, Kit. Hudud,

bab. 9, hn. 2554,) Abdullah b. Büreyde, babasından şunu naklediyor:

Cüheyne kabilesinin bir kolu olan Gamid'den bir kadın Resulullah'a geldi ve şöyle de­di:

- Ey Allah'ın Rasulü, ben zina ettim, beni temizle. Resulullah, onu geri çevirdi. Ertesi gün kadın tekrar gelip:

-  Niçin beni geri çevirdin, belki de beni Maiz'İ geri çevirdiğin gibi geri çeviriyorsun.

Allah'a yemin olsun ki, ben hamileyim. Peygamber efendimiz:

- Eğer illa da ısrar ediyorsan, git çocuğu doğur, buyurdu.

Kadın çocuğu doğurunca, bir parça beze sanlı halde onu Resulullah'a getirdi ve şöy­le dedi:

- İşte çocuk onu doğurdum... / ... Tekrar Resulullah şu cevabı verdi:

- Git, onu memeden kesînceye kadar emzir.

Kadın çocuğu memeden kesince, elinde bir parça ekmek bulunan çocuğu Resulullah'a getirdi ve şöyle dedi:

-  Ey Allah'ın Rasulü, işte çocuk. Memeden keşlim. Artık yemek yiyor. Resulullah (s.a), çocuğu müslümanlardan birine teslim etti. Sonra kadının göğsüne kadar bir çukur kazılmasını ve müslümanlann onu reci iletmesini emretti. Onlar da kadını recmettiler.

Halid b. Velid, elinde bir taşla geldi. Onu kadının başına altı. Halidİn yüzüne kadının başından kan sıçradı. Halîd, kadına sövdü. Resulullah (s.a), Halid'in kadına söv­düğünü duydu ve şöyle dedi:

- Yavaş ol Halid. Nefsini kudret elinde olan Allah'a yemin otsun ki, Öyle bîr tevbe ile

tevbe etti ki, (zalim) vergi memuru dahi böyle bir tevbede bulunsa elbette affedilir­di.

Sonra Resulullah, cenazesini kıldırıp, kadını defnetti."

Bu hususla ilgili olarak bkz. Müslim, Kit, Hudud, bab. 23, hn. 1695; Ebû Dâvûd, Kit. Zekat, bab. 36, hn. 4440, 4442; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 1435; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2555; Darimi, Kit. Hudud, bab, 17; Nesai, Kit. Cenaiz, bab. 64; Müsned İmam Ahmed, c. V, Sh. 348.

[26] Maide, 38

[27] Maide, 33

[28] Bakara, 278, 279

[29] İbn Mace, Kit. el-Ticaret, bab. 58, Iın. 2273

[30] İbn Mace, Kit. el-Ticaret, bab. 58, Iın. 2274

[31] Buhârî, Kit. Buyu'; bab. 113; Müslim, Kit. Musakah, bab. 106, Iın. 1598; Ebû Dâvûd, Kit. Buyu", bab. 4, hn. 3333; Tirmizi, Kit. Buyu', bab. 2, hn. 1206; Nesai, Kit. Ta­lak, bab. 13.

[32] Maide, 6

[33] Hacc, 78

[34] Bakara, 185

[35] Nisa, 28

[36] Müsned İmanı Ahmed, c. V, Sri. 266.

[37] Buhârî, Kit. Manakıb, bab. 23, Kit. Edeb, bab. 80; Kit. Hudud, bab. 10; Müslim, Kit. Fedail, bab. 77-78, hn. 2327; Ebû Dâvûd, Kit. Edeb, bab. 4 hn. 4785; Muuat-ta Kit. Hüsnu'1-Hulk bab: 1, Hn. 2 Müsned İmam Ahmed C. VI, Sh. 85, 113-

[38] Maide, 6

[39] Araf, 32

[40] Müsned İmam Ahmed, c. II, Sh. 381; Muvatta, Kit. Hüsnu'1-Hulk, bab. 1, hn. 8.

[41] Nisa, 11

[42] Bakara, 216

[43] Enfal, 15

[44] Serahsi, el-Mebsut, c. IX, Sh. 45; Tabakatİbn. Sa'd, c. III, Sh. 205.

[45] es-Sünenu'l-Kubra, Beyhaki, c. VI, Sh. 122.

[46] Maide, 3

[47] Tevbe, 123




 


Ana Sayfa


________________ oOo _________________

<> ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir.<>