ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !           En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
   Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla    Fıkıh Usulu Hasan Karakaya Fıkıh Usulü İslâm ilim tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Fıkıh ile uğraşan herkesin usûle müracat etmesi kaçınılmazdır. Müslümanların hayat­larını İslâmî esaslara göre düzenleyebilmesi için belli bir zihni ve ameli disipline ihtiyaçları vardır. .. Her eser yazıldığı devrin ve içinde yaşadığı toplumun rengini taşır. Okuyacağınız fıkıh usulü de çağımızın ve üzerinde yaşadığımız toprağın problemlerini usûl çerçevesinde ele alarak hizmetinize sunmuştur...



   Fıkıh Usulu Hasan Karakaya    


İslam Dininden Çıkmaya Zorlamak

İSLAM DİNİNDEN ÇIKMAYA ZORLAMAK.. 1

1. İslâm Dininden Çıkmaya Zorlananın Azimeti Seçmesi: 1

A. Bizden Önceki Cim metlerden Azimeti Tercih Edenler: 2

B. Muhammed Ümmetinden Azimeti Tercih Edenler: 3

2. İslâm'dan Dönmeye Zorlananın Ruhsatı Tercih Etmesi: 13

İkrah Karşısında Dinini Değiştiren: 39

Mezheblere Göre Dinden Çıkmaya Zorlananın Hükmü. 39

1. Hanefi Mezhebine Göre: 39

2. Maliki Mezhebine Göre: 41

3. Hanbeli Mezhebine Göre: 42

4. Şafii Mezhebine Göre: 43

 

İSLAM DİNİNDEN ÇIKMAYA ZORLAMAK

 

İnsanlık tarihi boyunca hak ve batıl savaşı sürüp gitmektedir. Bu savaş Hz. Adem'in oğulları Habil ve Kabil İle başlamış ve günümüze kadar devam et­mektedir. Bazen batıl güçlenmiş hakkı sindirmeye çalışmışsa da eninde so­nunda hak galip gelip batılın beynini ezmiştir. "Ey Muhammedi De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur."[1]

Günümüzde de batıl, rejimleriyle, yasalarıyla, putçuluklan. ile, askeri ve polisiye güçleri ile son derece şımarmış, kendisine karşı çıkma cesareti­ni gösteren müminleri ezmeye, sindirmeye, basın ve yayın yoluyla ifsad edip dinlerinden döndürmeye yoğun bir şekilde girişmişlerdir. Bu kafirler, zulmün zirvesine ulaşmış ve hakkın sillesini beklemektedir. Bu çok açıktır. Ancak me­rakı mucib olan hususlar şunlardır. Acaba bu müslümanlar dinlerinden dön­meye ne zaman son verecekler? Hakkın sillesini batıla hangi kahraman müslüman indirecektir? Kendilerini müslüman sayan gafiller güruhu ne za­man uyanacaktır? Bu soruların cevabını herşeyi bilen Allah Teala'ya havale ederiz ve deriz ki: Zorla dininden döndürülmeye mecbur edilen bir müslü­man canından korkacak olursa iki yoldan birini seçmekte serbesttir:

a. Dilerse azimeti seçer, tağutların şımarmalarını engeller ve canını yara­tıcısına teslim ederek şehidlik mertebesine erişmiş olur.

b. İsterse, Allah'ın kendisine tanıdığı ruhsatı seçer, kalbi imanla dolu ol­duğu halde lisanen dinden çıktığını söyler, dünya hayatına devam eder ve günahkar da olmaz.

 

1. İslâm Dininden Çıkmaya Zorlananın Azimeti Seçmesi:

 

İslâm'ın ilk şehidlerinden olan Hz. Sümeyye birinci yolu seçmiş ve oğlu Hz. Ammar da ikinci şıkkı seçmiştir. Şu âyet-i celilenin Ammar hakkında in­diği rivayet edilmektedir: "Kalbi iman ile mamur olduğu halde, inkara zor­lanan hariç, kim iman ettikten sonra, Allah'ı inkar eder, kalbini inkara açık tutarsa, Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır."[2]

Geçmiş ümmetlerden ve ümmeti Muhammed'den azimeti tercih edenle­rin misali pek çoktur.

 

A. Bizden Önceki Cim metlerden Azimeti Tercih Edenler:

 

a.  Firavunun Sihirbazları: Rablik iddia eden Firavunun tehditlerine rağmen sihirbazlar, Hz. Musa'ya ve getirdiği Hak dine iman etmişler ve Kur'an-ı Kerim'in bizlere anlattığı şu metaneti gösterip şehid edilmişlerdir: "Musa'nın asası bütün sihirleri yutunca, sihirbazlar secdeye kapandılar. Biz Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik, dediler. Firavun sihirbazla­ra; benden izinsiz Musa'ya iman ettiniz ha! O, size sihir öğreten büyüğü-nüzdür. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sizi mu­hakkak hurma dallarına asacağım. O zaman hangimizin azabı daha şid­detli ve daha sürekliymiş bileceksiniz, dedi. İman eden sihirbazlar da şu cevabı verdiler; elbette, seni bize gelen mucizelere ve bizi yaratana ter­cih etmeyiz. Sen yapacağını yap. Sen ancak bu dünya hayatına hükme­debilir ve onu sona erdirebilirsin." "Şüphesiz ki biz Rabbimize iman et­tik. Böylece geçmiş günahlarımızı ve "O", bize zorla yaptırdığın sihri ba­ğışlasın. Allah'ın mükafatı daha hayırlı ve daha devamlıdır." "Şüphesiz Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkanın cezası cehennemdir, o orada ne ölür, ne de yaşar. "[3]

b. Ashab-ı Uhdut: Bunlar, zamanlarındaki hükümdarın tağutluğunu red­dederek Allah'a iman eden, dinlerinden dönmedikleri için, çukurlar kazılıp içinde ateşler yakılarak ateş çukurlarına atılan ve azimeti seçen kahraman mü­minlerdi. Allah Teala Kur'an-ı Kerimde bizlere bunları tanıtarak buyuruyor ki: "İçi yanan ateşlerle dolu o hendekleri kazanlar kahrolsun. Çünkü onlar, ateşin çevresine oturmuş, müminlere yaptıkları azabı seyrediyor­lardı. Onların müminlere kin bağlamalarının sebebi, sadece müminlerin her şeye galip övülmeye layık göklerin ve yerin sahibi olan Allah'a iman etmeleriydi. Allah, her şeye şahiddir. Mümin erkek ve mümin kadınlara dinlerinden döndürmek İçin işkence yapıp, sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı vardır. Onlar için çok yakıcı bir azab vardır."[4]

Mekke döneminde iken, müslümanlar çeşitli işkencelere maruz kaldıkla­rı İçin Peygamberimizden (sav) Allah'tan yardım dileğinde bulunmasını is­temişler. O da Ashab-ı Uhdud gibi İşkencelere karşı metanet gösterenleri mi­sal vermiş ve sabretmelerini istemiştir.

Habbab bin Eret diyor ki: "Resulullah (sav) Kâ'be'nin gölgesinde hırka­sını yastık etmiş yaslanıp dururken ona: "Bize yardım dilemez misin? Bize dua etmez misin?" dedik. O da bize şu cevabı verdi: "Sizden önceki ümmetler­de, kişi götürülüyor, çukur kazılıp içine atılıyordu, sonra testere getiriliyor, başına koyulup iki parçaya biçiliyordu. Etinin altındaki sinir ve kemikle­ri demir taraklarla taranıyordu. Yine de bu durum onu dininden alıkoymu­yordu. Allah'a yemin olsun ki, bu iş mutlaka tamamlanacaktır. Öyle ki yolcu, San'a'dan Hadramut'a gidecek, sadece Allah'tan bir de sürüsü için kurttan korkar olacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz.”[5]

 

B. Muhammed Ümmetinden Azimeti Tercih Edenler:

 

a. Resulullah'ın müezzini Hz. Bilal bin Rebah: Hz. Bilal, Cumah oğul­larının yanında doğup büyümüştü ve onların kölesiydi. Bilâl kalbi pak olan samimi müslümanlardandı.

Ümeyye bin Halef, öğlenin kızgın sıcağında onu, Mekke'nin kuru vadisi olan Betha'ya çıkarıp ve oraya atıyordu. Sonra göğsünün üzerine büyük bir kayanın konulmasını emrediyor ve şöyle diyordu: "Hayır, Vallahi ya Muham-med'i inkâr edip Lat ve Uzza adlı putlara taparsın veya ölünceye kadar böyle devam edersin". Hz. Bilal, bu halde iken ona: "Allah birdir, Allah bir­dir" diye cevap veriyordu.

Nihayet bir gün, müşrikler Bilal'e aynı şeyleri yaparken oradan Hz. Ebu Bekir es-Sıddık geçti. Ebu Bekir'in evi Cumah oğullarının oturdukları mahal­lede idi. Ebu Bekir Umeyye bin Halefe şöyle dedi: "Bu zavallı için Al­lah'tan korkmuyor musunuz? Ne zamana kadar bu böyle devam edecektir?"

Umeyye: "Bunu sen ifsad ettin. Şimdi gel onu bu halden sen kurtar" ce­vabını verdi.

Ebu Bekir: "Olur. Benim siyah bir oğlum (kölem) var. O bundan daha da­yanıklı ve daha kuvvetlidir. Aynı zamanda senin dininden. Buna karşılık sa­na onu vereyim" dedi. Umeyye: "Kabul ettim" dedi.

Ebu Bekir: "Al, bu senin olsun" dedi. Ve kölesini verdi, Bilal'ı aldı ve azad etti."[6]

Abdullah bin Mes'ud diyor ki: "İlk defa müslüman olduğunu açığa vuran sadece yedi kişiydi. Bunlar: Resulullah (sav), Ebu Bekir, Ammar bin Yasir, an­nesi Sümeyye, Suheyb er-Rumi, Bilal ve Mikdad (ra)dı.

Allah Teala, Resulullah'ı amcası Ebu Talib vasıtasıyla muhafaza etti. Ebu Bekir'i akrabaları aracılığıyla korudu. Diğerlerini ise, müşrikler yakalayıp de­mirden zırhlar giydiriyor ve onları güneşin sıcağı altında adeta eritiyorlardı. Neticede hepsi müşriklerin kendilerinden istediklerini yaptılar. Bilal hariç, Zi­ra Bilal, Allah yolunda canını esirgemiyor ve ona hiç değer vermiyordu. Ken­disini koruyacak olan kavmi de onu hiç önemsemiyorlar ve basit biri görü­yorlardı.

Bir defasında müşrikler, Bilal'i yakalayıp götürdüler. Onu bağlayıp çocuklara verdiler. Çocuklar onu, Mekke vadilerinde sürükleyip duruyorlardı. Bi­lal ise; "Allah birdir, Allah birdir (ehadun ehad) diyordu.[7]

Diğer bir rivayette: "İlk defa müslüman olduğunu açığa vuran yedi kişiy­di: Bunlar; Resulullah (sav), Ebu Bekir, Bilal, Habbab, Suheyb, Ammar, an­nesi Sümeyye idi. Resulullah'ı amcası Ebu Talİb müşriklerden korudu. Ebu Bekir'i kavmi savundu. Diğer müslümanları İse, müşrikler yakalayıp götür­düler. Onlara demir zırhlar giydirdiler, sonra onları güneşin sıcağı altında ade­ta eritmeye terkettiler. Öyle ki kızgın demir zırhları ve güneşin sıcağı onla­rı son derece bitkin bir hale getirmişti. Nihayet akşam oldu. Yanlarına elin­deki mızrakıyla Ebu Cehil geldi. Onlara sövüyor ve onları tahkir ediyordu. Ebu Cehil, Hz. Sümeyye'nin yanına varıp ona sövmeye ve küfretmeye giriş­ti. Sonra elindeki mızrağı onun edeb yerinden sokup ağzından çıkardı ve onu öldürdü. (Allah Sümeye'den razı olsun)

Diğer müslümanlar ise, kendilerinden istenileni söylemek zorunda kaldı­lar. Ancak Bilal hariç. Çünkü Bilal, Allah yolunda canını esirgemiyor ve ona

değer vermiyordu.

Müşrikler ona işkence ediyor ve "Dininden dön" diyorlardı. Bilal ise, Eha­dun ehad (Allah birdir, Allah birdir) diyordu. Müşrikler İşkence etmekten usan­dılar. Onu bağladıktan sonra boğazına bir İp takıp çocuklara verdiler. Çocuk­lar, Bilal'ı Mekke tepelerinde sürükleyip durdular. Nihayet onlar da bezdiler ve Bilal'ı bıraktılar.

Ammar bin Yasir diyor ki: "Eğer Allah yardımımıza koşmasaydı halimiz pe­rişandı. Çünkü hepimiz, müşriklerin bizden istediklerini söyledik. Sadece Bi­lal hariç. Zira Bilal, Allah yolunda canını esirgemiyor, kavmi de ona değer vermiyordu. Nihayet müşrikler onu bıraktı.[8]

b. İslâm'ın İlk şehidi Hz. Sümeyye, onun oğlu Ammar ve kocası Yasir: Hz. Ammar, ailesiyle birlikte mülüman olmuş, müşrikler tarafından çeşitli işken­celer gördükten sonra Habeşistan'a hicret etmiştir. Bedir savaşında başarılı bir imtihan vermiş, Yemame gününde çarpışma neticesinde kulağı kesilmiş­tir. Amar, 90 yaşının üzerinde iken Sıffin savaşında şehid edilmiştir. Ammar ailesi için şu hadisler rivayet edilmiştir:

Mücahid diyor ki: "İslâm'ın ilk şehidi, Ammar'ın annesi Sümeyye'dir. Onu, edeb yerine mızrak sokarak Ebu Cehil şehid etmişti.[9]

İbni İshak diyor ki: Müşriklerden olan Mahzumoğullan tam Öğlenin sıcağında müslüman bir aile olan Ammar'ı, babası Yasİr'i ve annesi Sümeyye'yi dışarı çıkarıyorlar ve bunlara Mekke'nin sıcak kumlan üzerinde işkence ediyorlardı. Resulullah (sav) bunların yanından geçerken onlara şöyle diyor­du: "Ey Yasir ailesi sabredin. Buluşacağınız yer cennettir." Ammar'ın anne­si İslâm'dan dönmediği İçin müşrikler tarafından öldürüldü.[10]

Hz. Osman diyor ki: "Resulullah (sav) ile elele tutuşarak Betha'da (Mek­ke'nin kuru bir vadisidir) dolaşıyorduk. Resulullah kendilerine İşkence ya­pılan Ammar, babası Yasir ve annesi Sümeyye'nin yanına uğradı. Ammar'ın babası şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulü, dünya işte böyle." Resulullah ona şu cevabı verdi: "Sabret" sonra şöyle buyurdu: "Allah'ım. Sen Yasir ailesini ba­ğışla. Ya Rab Sen bu dileğimi yerine getirdin (veya getir)."[11]

Diğer bir rivayette Hz. Osman diyor ki: "Resulullah'ın (sav) Ammar'ın ba­bası, annesi ve kendisine şöyle dediğini işittim:

"Ey Yasir ailesi sabredin. Buluşacağınız yer cennettir.”[12]

Bu hadisi Taberani de Hz. Cabir'den (ra) rivayet etmektedir.[13]

Amr bin Meymun diyor ki: "Müşrikler Ammar bin Yasir'i ateşle dağlıyor­lardı. Resulullah yanma varıp elini onun başına sürüyor ve ona şöyle buyu-ruyordu: "Ey ateş! İbrahim (as) için nasıl ki soğuyup esenlik oldunsa Am­mar için de öyle soğuyup esenlik ol! Ammar! Seni azgın bir güruh öldürecektir.”[14]

Hani bin Hani diyor ki: "Ammar bin Yasir Hz. Ali'nin yanına geldi. Ali (ra) ona şöyle dedi: "Merhaba ey güzel, temiz olan ve arındırılıp güzelleştirilen. Resulullah'ın senin hakkında şöyle buyurduğunu İşittim: "Ammar, iliklerine kadar iman ile doludur.”[15]

Görüldüğü gibi çeşitli İşkenceler karşısında metanet gösterip sabreden Ya­sir ailesi Resulullah (sav) tarafından Cennet ile müjdelenmiş ve çeşitli övgü­lere layık olmuşlardır. Bu da azimeti seçenlerin üstünlüğünü, canlarını feda ettikleri taktirde şehid olacaklarını bildirmektedir.

c. Habbab bin el-Eret (ra): Ebu Leyla der ki: Habbab bir gün halife Ömer bin Hattab'ın yanına geldi. Ömer (ra) şöyle dedi: "Yaklaş, bu meclise Am-mar'ın dışında senden daha layık kimse yoktur." Bunun üzerine Habbab sır­tını açıp müşriklerin kendisine yaptıkları işkencelerin izlerini gösterdi."[16]

Diğer bir rivayette şunlar zikredilmektedir: "Habbab, Hz. Ömer'in yanı­na gelince Ömer, onu yerine oturtturmuş ve şunları söylemiştir. Bu meclis­te bir kişi hariç bu zattan daha layık biri yeryüzünde bulunmamaktadır. Bu­nun üzerine Habbab: Ey müminlerin emiri! İstisna ettiğin o kişi kimdir? de­di. Hz. Ömer: O Bilal'dir, dedi. Habbab: Bilal'in benden fazla işkence gör­düğünü sanmıyorum. Çünkü Allah Bilal'e kendisini müşriklere karşı savuna­cak bir kısım insanları vesile kılmıştı. Benim ise, yapılan işkencelere engel olacak kimsem yoktu. Bir gün beni aniden yakalayıp götürdüler. Ateş yaka­rak beni üzerine yıktılar. Sonra bir adam gelip ayağını göğsüme koydu. Ben ateşten ancak sırtımla kurtuldum. Sonra Habbab sırtını açtı ve sırtının pu! pul olduğu görüldü."[17]

d. Ebu Zer el-Ğıfari: Ebu Zer, sahabe-i kiram arasında mütevazi yaşantı­sıyla ve yumuşak kalbliliğiyle meşhur olan bir zattır. Hatta bir defasında Peygamber efendimiz'den idarecilik istediğinde, Peygamber efendimiz O'na, "Bu iş senin işin değildir" şeklinde cevap vermiştir.[18] İşte bu kadar ince ruhluluğu ile tanınan Ebu Zerr, müşriklerin karşısında göz kırpmamış, ulu or­ta Allah'ın birliğini haykırmıştır. Bu hususta Abdullah bin Abbas diyor ki: "Resulullah'ın Peygamber olarak gönderildiği Ebu Zer'e ulaşınca, o kardeşine şöy­le dedi: Şu Mekke vadisine git. Kendisine gökten haber geldiği ve peygam­ber olduğu kanaatinde olan şu zatın ne olduğunu öğren. O'nu dinle ve gel. Bunun üzerine Ebu Zerr'in kardeşi hareket edip Mekke'ye geldi. Resulullah'ı (sav) dinledikten sonra Ebu Zerr'e dönüp şunları söyledi: "Ben o zatı, iyi ah­lakı emreden ve şiire benzemeyen sözleri söyleyen biri olarak buldum." Ebu Zer; "sen beni tam aydınlatıp, arzuladığım şifaya kavuşturamadm" dedi. Ebu Zer, azığını alıp matarasına su doldurduktan sonra Mekke'ye geldi. Kabe'ye vardı. Resulullah'ı araştırdı. O Resulullah'ı tanımıyordu. Resulullah'ı herhangi bir kişiden sormayı da istemiyordu. Böyle devam ederken gece ol­du. Ebu Zerr'i Hz. Ali gördü. Onun yabancı olduğunu anladı. Bunun üzeri­ne Ebu Zerr, Hz. Ali'nin peşinden gitti. Bunlar, beraber sabahlamalarına rağ­men birbirlerinden herhangi bir şey sormadılar. Sabahleyin, Ebu Zerr, mata­rasını ve azığını alarak tekrar Ka'be'ye gitti. O günü de Resulullah'ı (sav) görmeden orada geçirdi. Akşam olunca tekrar önceki gece yattığı yere gitti. Ali (ra) onun yanına uğradı ve şöyle dedi: "Bu adam, konaklayacağı yeri daha bilmedi mi?" Adamı alıp beraber gittiler. Yine birbirlerine bir şey sormadılar. Üçüncü gün de yine Ali (ra) onu takib etti. Onu kaldırıp götürürken şunu sor­du: "Bana, buraya niçin geldiğini söylemez misin?" Ebu Zerr, "Eğer bana yol göstereceğine dair, kesin söz verir ve ahidde bulunursan niçin geldiğimi sa­na söylerim." dedi. Hz. Ali söz verdi. Ebu Zerr'de durumu anlattı. Hz. Ali ona "Bu söylenenler doğru. O, Allah'ın Rasulü'dür. Sabah olunca sen beni takib et. Ben senin için tehlike hissettiğim taktirde hemen su döküyorcasına (ab-destimi bozuyormuş gibi) dururum. Şayet devam edersem beni takib et, gi­receğim yere gir" dedi. Ebu Zerr, bunları kabul etti. Hz. Ali'yi takip etti. Hz. Ali, Resulullah (sav)'ın yanına girdi. Ebu Zerr de O'nun arkasından içeriye girdi. Resulullah (sav)'tn sözlerini dinledi ve orada müslüman oldu.

Peygamber efendimiz ona; "kavmine dön. Benim sana emrim gelinceye kadar onlara tebliğ etmeye devam et" dedi. Ebu Zerr "canım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ben müşriklerin içinde hakkı haykıracağım" de­di. Resulullah'ın yanından çıkıp Mescid-i Haram'a geldi. Sesinin çıkabildiği kadarıyla: "Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedii enne Muhammeden Resulullah" diye bağırdı. Bunun üzerine orada bulunan müşrikler başına topla­nıp ona vurmaya başladılar. Ve onu döve döve yere yıktılar. Orada bulunan Abbas, Ebu Zerr'İn üzerine kapandı ve şöyle dedi: "Vay halinize. Siz bunun Gıfar kabilesinden olduğunu ve Şam'a giden tacirlerinizin yolunun bu kabi­lenin İçinden geçtiğini bilmiyor musunuz? Abbas, Ebu Zerr'İ bu müşriklerin elinden kurtardı. Fakat Ebu Zerr, ertesi gün aynı şeyi yaptı. Yine müşrikler onu döverek yere yıktılar. Bu defa da Abbas üzerine kapanarak onu müşrik­lerden kurtardı. "[19]

Başka bir rivayette şunlar zikredilmektedir:

Ebu Zerr diyor ki: "Kardeşim Uneys, benim Mekke'de bir işim var. Bura­yı idare et de gidip geleyim, dedi. Uneys gitti, Dönmeyip geç kaldı. Bir gün çıkageldİ. O'na "ne yaptın" dedim. O, "Mekke'de senin dininde olan bir adam­la görüştüm. Kendisinin, Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğu­nu iddia ediyor, dedi. "Pekiyi insanlar onun hakkında ne diyorlar? diye sor­dum. Uneys; ona şair, kahin, sihirbaz diyorlar, cevabını verdi. Uneys'in ken­disi de şairdi. Sözlerine devamla şunları söyledi: "Ben kahinlerin sözlerini din­ledim, onun sözleri kahinlerin sözlerine benzemiyor. Onun sözlerini şairle­rin ölçüleriyle da ölçtüm. Benden sonra, kimsenin onun söylediği şiirdir de­meye dili varmaz. Vallahi o adam doğru söylüyor. Aleyhinde olanlar ise ya­lancıdır" dedi.

 Ebu Zerr diyor ki; dedim ki: "Sen burada işleri yürüt. Bizzat ben gidip İşin aslını araştırayım. Ebu Zerr devamla: "Ben Mekke'ye geldim. Milletin içinde en zayıf bir adama: "Dinini değiştiren diye adlandırdığınız zat nerede" diye sordum. Adam beni göstererek: "İşte dinini değiştiren birisi daha" dedi. Bunun üzerine Mekke vadisinin halkı kaptığı saksı parçalan ve kemiklerle üzerime saldırdılar. Öyleki ben bayılarak yere düştüm. Uyanıp ayağa kalk­tığımda sanki ben kanlara bulanmış bir cahiliye putuna çevrilmiştim. Oradan zemzem suyuna gittim. Kanlarımı yıkayıp o sudan içtim.”[20]

e. Müseylime'ye esir düşen iki sahabe: Ma'mer diyor ki: "Museylime iki sa­habeyi yakaladı. Onlardan birincisine: "Muhammed hakkında ne dersin" di­ye sordu. O da: "O, Allah'ın Peygamberidir" cevabını verdi. Museylime: "Benim hakkımda ne dersin?" diye sordu. O da; "Sen de" dedi. Museylime onu serbest bıraktı. İkinci sahabeyi getirttirip ona da: "Muhammed hakkın­da ne dersin?" diye sordu. O da: "O, Allah'ın Peygamberidir" cevabını ver­di. "Benim hakkımda ne dersin" diye sorunca sahabe: "Ben sağırım" dedi. Mu­seylime sorusunu üç kere tekrar etti. Sahabe de aynı cevabını verdi. Bunun üzerine Museylime O'nu Öldürdü. Bunların haberi Resulullah'a ulaşınca, Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: "Birinci sahabe, Allah'ın kendisine ver­diği ruhsatı tercih etti. ikincisi ise hakkı açıkça haykırıp onun uğrunda ken­disini feda etti. Ne mutlu ona."[21]

Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir rivayette de Serbest bırakılan saha­be Resulullah'a gelip: "Ben helak oldum" dedi. Resulullah ona: "Seni helak eden nedir" diye sordu, sahabe hadiseyi anlattı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: "Arkadaşın sağlam yolu tuttu. İmanla gitti. Sen ise ruhsatı aldın. Sen o zaman nasıl idiysen şimdi de öylesin/' dedi. Saha­be: "Senin Allah'ın Peygamberi olduğuna dair şehadet ederim" dedi. Resulullah; "Senin durumun şu anda söylediğin gibidir" buyurdu.[22]

f. Zatu'r-Recî Gazvesi[23] kahramanları Asım bin Sabit ve arkadaşları:

Ebu Hureyre (ra) diyor ki: "Rasuîullah (sav) gözcü olarak on kişiden mü­teşekkil bir müfreze gönderdi. Bunların başına Hz. Ömer'in oğlu Asım'ın an­nesi tarafından dedesi olan Asım bin Sabit el-Ensari'yi emir tayin etti. Bun­lar hareket edip Usfan'la Mekke arasında bulunan ve Hed'e adı verilen bir yere vardılar. Bunlar düşmanları tarafından keşfedilerek Huzeyl kabilesinin bir kolu olan Lihyanoğullanna bildirildiler. Lİhyanoğulları müslüman müfre­zeye karşı ikiyüze yakın okçu gönderdiler. Okçular müslümanların izini ta­kip ettiler. Onların Medine'den azık olarak getirip yedikleri hurmaların çe­kirdeklerini buldular ve bu Medine hurmasıdır dediler. Müslümanları takip etmeye devam ettiler. Müfreze emiri Asım ve arkadaşları müşrikleri görün­ce bir tepeye sığındılar. Müşrikler gelip çevrelerini kuşattı ve onlara: Aşağı­ya inin. Bize teslim olun. Sizden herhangi birinizi öldürmeyeceğimize dair söz veriyor ve ahidde bulunuyoruz, dediler. Müfreze emiri Asım bin Sabit: "Allah'a yemin olsun ki, ben, bugün bir kafirin himayesine sığınarak asla aşa­ğıya inmem. Ey Allah'ım, Sen bizim durumumuzu Peygambere bildir, diye ce­vap verdi. Bunun üzerine müşrikler onlara ok atarak Asım dahil yedi kişiyi öldürdüler. Geri kalan Hubeyb bin Adİyy el-Ensari, Zeyd bin Desİne ve Ab­dullah bin Tank isimli üç sahabe müşriklerin verdikleri söze binaen aşağı inip düşmanlarının yanına geldiler. Düşmanlar onlara tamamen hakim olunca yay­larının bağlarını çözüp onlarla müslümanları bağladılar. Bu sırada Abdullah bin Tank: "Bu yaptığınız birinci ihanetinizdir. Allah'a yemin olsun ki asla si­zinle beraber gitmeyeceğim" dedi. Öldürülen müslümanlara işaret ederek: "Şüphesiz ki bunlar benim için en güzel örnektir" dedi. Bunun üzerine müşrikler onu çekip sürüklediler. Kendileri ile beraber götürmeye zorladı­lar. Fakat Abdullah gitmemede direndi. Müşrikler onu da öldürdüler. Geri­ye Hubeyb bin Adiyy ile Zeyd bin Desine kaldı.

Müşrikler bunları götürüp Mekkelilere sattılar. Hubeyb'i Haris bin Amr'in oğulları satın aldı. Çünkü Hubeyb Bedir savaşında bunların babası Haris bin Amr'i öldürmüştü. Hubeyb bunların yanında bir müddet esir olarak kaldı.

Zühri diyor ki, tabiinden olan Ubeydullah bin İyad'ın bana bildirdiğine gö­re Haris'İn kızlarından olan Mariye veya Çevriye Ubeydullah bin İyad'a Hubeyb hakkında şunları söylemiştir. Müşrikler Hubeyb'i öldürmek için bir araya top­landıklarında Hubeyb bu kadından bedenen temizlik yapmak için emanet ola­rak bir ustura istedi. Kadın da ona usturayı verdi. Kadın diyor ki: "Ben meş­gul iken Hubeyb yanına giden oğlumu tutup dizine oturttu. Ustura da elinde idi. Ben öyle bir korktum ki, Hubeyb korktuğumu yüzümden anladı ve şöy­le dedi: "Benim bunu öldüreceğimden mi korkuyorsun, ben bunu asla yap­mam" Kadın diyor ki: "Allah'a yemin olsun ki Hubeyb'den daha hayırlı bir esir görmedim. Vallahi birgün ben onu demirlere bağlı iken elindeki bir üzüm sal­kımından yediğini gördüm. Halbuki o gün Mekke'de hiçbir meyve bulunmu­yordu. Şüphesiz ki bu, Hubeyb'e Allah tarafından verilmiş bir rızıktı."

Hubeyb'i Harem (kan dökülmesi haram olan bölge) sınırından çıkartıp Ten'im denilen yerde öldürmeye götürürlerken Hubeyb onlara: "Bırakın be­ni iki rekat namaz kılayım" dedi. Onu bıraktılar. Hubeyb tadili erkanı ile iki rekat namaz kıldı. Sonra onlara dönerek: "Eğer benim sızlandığımı zannede­ceğinizi düşünmeseydim, ben o iki rekatı uzatırdım. Ey Allah'ım! Sen bunla­rın sayısını say. (parça parça ederek öldür, hiçbirini geri bırakma) dedi. Hubeyb asılmaya götürüldüğü zaman şu şiiri söyler:

[Çevreme fırkalar yığıldı. Düşmanlar kabilelerini başıma topladı Biraraya toplayabilecekleri her şeyi yanıma getirmişlerdi].[24] [Yakınıma çocuk ve kadınlarını onlar çağırıp yerleştirdi. Düşman beni uzun ve müstahkem bir direğe bağladı, Herkes düşmanlığını açıkça ortaya koyuyordu. Çaresizdim, katledileceğim yerde elim kolum bağlıydı. Mağduriyetimi ve garibliğimi ancak Allah'a havale ederim. Katlederken yaptıklarını şikâyetim Allah'tan başka kime olabilirdi? Ey Arşın sahibi! Başıma gelenlere karşı lütfet sabrını Düşmanlar etlerimi parçaladı, artık kurtulma ümidim de kalmadı].[25] Dilerse Allah parçalanmış organların eklemlerini de mübarek kılar. Zira bütün bunlar O'nun rızasını kazanmak içindi. [Bana ya dininden dön, ya da öldürüleceksin, dediler Ümit bekleyen gözlerim yağmur gibi yaşlar döktü. Dökmem, ölüm korkusuyla gözyaşı. Birgün mutlak öleceğim. Korktuğum tek şey hayatta, yakıcı cehennem ateşi oldu.

Ne boyun eğerim düşmana ne de önünde sızlanırım. Dönüşüm Allah'adır. Onun takdiri dışında bir şey mi oldu?][26] Müslüman olarak öldürüldükten sonra artık önemli midir bana? Allah yolunda öldürülen bedenim acaba hangi tarafa düştü? [Hubeyb'i daha sonra müslüman olan Ukbe bin Haris veya kardeşi öldürdü.][27]

Öldürülen bir müslümanın Öldürülmeden önce iki rekat namaz kılması, Hubeyb'den kalan bir sünnettir.

Allah Teala, düşmanlar tarafından kuşatıldıklarında Asım bin Sabitin; "Ey Allah'ım, sen bizim durumumuzu Peygambere bildir" duasını kabul etti. Peygamber efendimiz (sav) sahabelerine müfrezenin halini ve başına gelen­leri haber verdi.

Diğer yandan Kureyş kafirlerine Asım'ın öldürüldüğü haberi ulaşınca, onun vücudundan kendisini tanıtacak bir organının koparılıp getirilmesi için Asım'ın naşının yanına adam gönderdiler. Çünkü Asım müşriklerin İleri ge­len bir adamını öldürmüştü.

[Asım'ın öldürdüğü kişi Ukbe bin Ebi Muayyı'tı. Ayrıca Asım Uhud sava­şında Abduddar kabilesinden iki genç kardeşi öldürmüştü. Bunların anne­leri Sa'd kızı Sülafe, Asım'ın kafasını eline geçirdiğinde kafatasında şarab içe­ceğine dair and içmişti.][28]

Allah Teala, Asım'ın cesedi üzerine bulut şeklinde yaban arıları gönder­di. Bu arılar Asım'ın cesedini Kureyşlilerden korudu. Onlar Asım'ın vücudun­dan herhangi bir parça koparmaya muktedir olamadılar.[29]

Cesedinden parça almaktan aciz kalan müşrikler; "nasıl olsa geceleyin an­lar gider. O zaman gelelim" dediler. Allah Teala, gece olunca yağmur yağ­dırıp seller akıttı. Sel Asım'ın cesedini alıp götürdü. Müşrikler bir şey bula­madılar. Bir rivayette: Yerin yarılıp Asım'ın cesedini içine aJdığı söylenmiş­tir.

Çünkü Asım; necis oluşlarından dolayı, herhangi bir müşriki kendisine do­kundurmayacağına ve hiçbir müşrike elini sürdürmeyeceğine dair Allah'a söz vermişti.

Hz. Ömer'e; "Asım'ın vücudunun yaban anları tarafından korunduğu ha­beri ulaşınca o şöyle demiştir: "Allah, mümin kulunu korur, Asım hayatta iken herhangi bir müşriği kendisine dokundurmayacağına ve hiçbir müşriğe el sür­meyeceğine dair Allah'a söz vermişti. Asım hayatta iken verdiği sözü tutup müşrikleri kendisine yaklaştırmadı. Ölümünden sonra da onu müşriklerden Allah korudu."

İbn İshak diyor ki: "İkinci esir olan Zeyd bin Desine'yi ise, babası Umey-ye bin Halefe karşılık öldürmek için Umeyye'nin oğlu Savfan satın aldı. Saf-van onu Nistas adlı bir kölesine teslim etti. Onu öldürmek için Harem sını­rından çıkarıp Ten'im isimli yere götürdü. Zeyd'in çevresine Ebu Süfyan bin Harb dahil Kureyş kabilesi toplandı. Ebu Süfyan öldürülme anında Zeyd bin Desine'ye şöyle dedi: "Ey Zeyd, Allah için söyle. İster misin ki, burada se­nin yerinde Muhammed olsun, onun boynunu vuralım. Sende ailenin yanın­da olasın." Buna karşılık Zeyd, metanetle şu cevabı verdi. "Allah'a yemin ol­sun ki değil ki, beni serbest bırakmanız karşılığında Muhammed'İn Öldürül­mesini isteyeyim şimdi bulunduğu yerde kendisini bir dikenin incitmesini dahi istemem."

Ebu Süfyan şöyle dedi: "Arkadaşlarının Muhammed'İ sevdiği kadar her­hangi bir kimsenin başkasını sevdiğini görmedim."

Sonra Zeyd'i Nistas Öldürdü. Allah ona rahmet etsin."[30]

Görüldüğü gibi Allah erleri hakkıyla iman ettikleri için, dinleri uğrunda canlarını esirgememişler. Tağutların ve kafirlerin hiçbir teklifini "kabul etme­ye yanaşmamışlar, azimetin altın harflerle yazılacak misalleri olmuşlardır.

Günümüze kadar hiçbir tahrife uğratılamayan bu din, işte bu gibi kahra­manlar vasıtasıyla hakimiyetini sürdürmüş ve insanlığı cehaletin bataklığın­dan kurtarıp, ilahi hidâyete sevketmiştir.

Günümüzde insanların kalbinden uzaklaştırılan ve raflara kaldırılmak İs­tenen bu yüce dinin yeniden layık olduğu yüce mertebeye ulaşıp, kalbler-de ve meydanlarda şahlanması için Rasulullalı dönemindeki bu tür kahraman­lara şiddetle ihtiyaç vardır.

Her türlü bahaneler ileri sürerek acizlik ve korkaklıklarına ruhsat arayan günümüz insanlarının bu ağır vazifeyi ifa edebilmeleri için imanlarını kuv­vetlendirmeleri, ilhamını beşeri düşüncelerden değil, ilahi nizamdan alma­ları, cehalet kalıntılarından arınarak ruhlarını yenilemeleri gerekmektedir. Ak­si taktirde, fincanda fırtınalar ve çöllerde fısıltılar hiçbir amaca ulaştıramaz. Bu hususta merhum Seyyid Kutub, Fizilal Kur'an'âa şöyle diyor:

"İnanç çok ciddi bir meseledir. Onda gevşeklik, lakaydlık yoktur. Onu ko­rumak oldukça pahalıdır. Fakat mümin inancını her değerden üstün tutar, Allah Teala nezdinde bu böyledir. Sonra inanç öyle bir emanettir ki, bu yüce emanet, ancak uğrunda hayatini feda edecek, herşeyini bu yola koyabilecek kararlı kişilere teslim edilmiştir.”[31]

Ruhsata dair misalleri zikretmeden önce son olarak Peygamber efendimiz' in (sav) sıkıntılı savaş hallerinde bile müşriklerle yardımlaşmayı reddet­tiğini, böylece azimeti seçmeyi teşvik ettiğini gösteren şu hadis-i şeriflerin zik­redilmesinde fayda mülahaza edilmektedir:

- Hz. Aişe (ra) diyor ki: Resulullah, Bedir'e doğru yola çıktı. Harratul Vebere[32] denilen yere varınca cesareti ve yardımseverliği İle tanınan bir adam Resulullah'a yetişti. Sahabeler bunu görünce sevindiler. Adam Resulullah'ın yanına gelince Resulullah'a şöyle dedi: "Sana tabi olmaya ve seninle birlik­te bir şeyler kazanmaya geldim." Resulullah (sav) O'na: "Allah'a ve Resulüne iman ediyor musun?" diye sordu. Adam: "Hayır" dedi. Bunun üzerine Resulullah: "Geri dön, ben bir müşrikle asla yardımlaşmam" buyurdu. Hz. Aİ-şe diyor ki: "Resulullah devam etti, Biz[33] Şecere denilen yere varınca o adam tekrar Resulullah'a yetişti ve ona daha önce söylediği sözleri tekrar söyledi. Resulullah da aynen ona birinci defa sorduğunu sordu. Adam: "Hayır" diye cevap verince, Resulullah yine ona: "Geri dön, ben bir müşrikle asla yardım­laşmam" dedi. Adam tekrar geri döndü. Beyda denilen yerde bir daha Resulullah'a yetişti. Yine aynı şeyi tekrar etti. Resulullah ona: "Allah'a ve Resulüne iman ediyor musun?" dedi. Bu defa adam: "Evet" cevabını verdi. Bu­nun üzerine Resulullah: "Haydi gel" dedi.[34]

Ebu Humeyd es-Saİdİ'den rivayet edilir ki: "Uhud gününde Peygamber (sav) yola çıkıp Seniyyetul Veda denilen yeri aşınca çokça silahla donatılmış bir taburun geldiğini gördü. Bunlar kimdir, diye sordu. Orada bulunanlar: "Be­ni Kaynuka kabilesinden altıyüz kişiden oluşan Yahudi dostlarıyla beraber Abdullah bin Ubeyy dediler. Resulullah: "Bunlar müslüman oldu mu" diye sordu. "Hayır" dediler. Resulullah "Emredin, geri dönsünler, biz müşrikler­le yardımlaşmayız"'buyurdu..[35]

Hubeyb bin Yesaf in dedesi der ki: Resulullah bir savaşa çıkmaya hazır­lanırken ben ve kavmimden bir adam daha müslüman olmadan Önce Rasu-İullalı'a geldik. O'na kavmimiz bir olayla karşılaşırken, bizlerin onlarla bir­likte olmamamız bizi utandırıyor, dedik. Resulullah (sav): Siz ikiniz de müs-tüman oldunuz mu? dîye sordu. Hayır cevabını verdik. Resulullah: "Biz müşriklere karşı müşriklerle yardımlaşmayız" buyurdu. Bunun üzerine müslüman olduk ve Resulullah'la (sav) beraber o gazvede bulunduk..."[36]

Tüm bu misalleri gördükten sonra dininden taviz vermesi İstenilen kişi­nin azimeti tercih ettiği taktirde sevab kazanacağını, diğer müslümanlar için güzel bir numune olacağını ve İslam dinini yücelteceğini anlamamak müm­kün değildir.

İşte bunun içindir ki Allah'ın dostları olan hakiki veliler, küfrün karşısın­da asla susmazlar. Çünkü onlar: "Cihadın en üstünü, zalim idarecinin kar­şısında hakkı söylemektir”[37] hadis-i şerifinin gereğini fiilen yaşarlar. Onla­rın bir kısım meddahlara ihtiyacı yoktur. Çünkü onlar fani dünyaya aldanmazlar. Dünyanın ahiret nimetleri karşısında mümin için bir zindan, cehennem azabı karşısında kafir İçin bir cennet olduğunu yakınen bilirler. Nitekim Pey­gamber efendimiz bir hadis-i şerifinde: "Dünya müminin zindanı, kafirin ise cennetidir"[38] buyurmuşlardır.

Peygamber efendimiz (sav) günümüz şartlarına benzer durumda yaşayan bir müslümanın nasıl tavır takınması gerektiğini beyan ederek buyuruyor ki:

"insanlar öyle bir zamanda yaşayacaklar ki, kişi acizlikle büyük günah işlemekten birini seçmeye mecbur edilecektir. Kim bu zamana ulaşırsa, acizliği günahkarlığa tercih etsin.”[39]

Nur içinde yatsın azimeti tercih eden şehidler! Allah'ın affına mazhar ol­sun, meşru ruhsatı seçen müminler! Rabbİnin gazabından korksun ruhsat icad eden gafiller! Bu gafiller şu âyet-İ kerimeyi çok İyi düşünmek zorundadırlar:

"İnsanlardan öylesi vardır ki Allah'a yarım yamalak ibadet ederler. Kendisine bir iyilik dokunduğu zaman rahatlar. Başına bir bela gelince de tam tersine döner. Dünyasını da ahiretini de kaybeder. İşte apaçık hüsran budur.”[40]

2. İslâm'dan Dönmeye Zorlananın Ruhsatı Tercih Etmesi:

 

Bir müslüman ağır tehditlerle Allah'ı inkâra zorlanırsa kalbi İmanla mamur olduğu halde Hsanen dinden çıktığını söyleyebilir. Buna delil olarak şunla­rı zikretmek mümkündür:

A. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kalbi imanla mamur olduğu halde, ink-hara zorlanan hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder, kalbini İnkâra açık tutarsa,. Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır.”[41] Görüldüğü gibi âyet-i celilede "kalbi imanla dolu olduğu hal­de inkara zorlananların inkâr etmeleri halinde bu durumdan sorumlu olma­yacaklarını bildirmektedir. Yukarıda zikredilen âyet-i celilenin Ammar bin Ya-sir hakkında nazil olduğunu söyleyen İbn Hişam diyor ki:

"Ammar bin Yasİr ve annesi Sümeyye Allah yolunda İşkence edilen ilk müslümanlardandı. Sonra Ammar kalbi imanla dolu olduğu halde diliyle kâ­firlerin istedikleri biçimde inkâr etmek zorunda kaldı ve yukarıda geçen âyet bunun hakkında nazil oldu."[42] Ebu Ubeyde bin Muhammed diyor ki:

"Müşrikler Ammar'ı yakaladılar. O'nu Resulullah'a sövüp, putlarını övme­den bırakmadılar. Ammar, Resulullah'a gelince, Resulullah: "Ne var?" diye sor­du. Ammar: "Kötü bir şey oldu ya Resulullah! Sana dil uzatmadıkça ve put­larını övmedikçe beni bırakmadılar." dedi. Resulullah: "Kalbini nasıl bulu­yorsun?" diye sordu. Ammar; Kalbimi imanla mamur buluyorum" dedi. Bu­nun üzerine Resulullah: "Tekrar aynı şekilde davranırlarsa, sen de yaptığın gibi davran" buyurdu.[43]

İbn Sad'dan rivayet ediliyor ki; "Peygamber efendimiz (sav) Ammar'la kar­şılaştı. Aramar ağlıyordu. Resulullah onun gözyaşlarını sildi ve şöyle buyur­du: "Kafirler seni yakalayıp, suya soktular. Sen de onlara şöyle şöyle dedin. Şayet onlar tekrar aynı şekilde davranırlarsa, sen de onlara o sözleri söyle”[44]

B. Ebu Zer el-Gıfari de Peygamberimizin (sav) zorlama neticesinde söy­lenen veya yapılan işlerden kişinin sorumlu olmayacağını bildirdiği şu ha­disi rivayet etmektedir: "Şüphesiz ki Allah, ümmetimden meydana gelecek hatanın, unutmanın ve onlara zorla yaptırılacak hususların sorumluluğu­nu bağışlamıştır.”[45]

Abdullah bin Abbas'tan nakledilen bir başka rivayette ise, Peygamber efen­dimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki Allah, ümmetimden, hata etmenin, unutmanın ve onlara zor­la yaptırılanların sorumluluğunu kaldırmıştır."[46]

Bu iki sahabeden rivayet edilen hadis-i şerif ruhsatın temel delillerî-ndendir.

C. Said bin Cübeyr diyor ki: "Abdullah bin Abbas'a dedim ki: "Müşrikler Resulullah'ın (sav) sahabelerine dinlerini terketmede mazur sayılabilecekle­ri derecede mi işkence ediyorlardı? Abdullah bin Abbas şu cevabı verdi: "Evet, onlar müslümanlardan birini alıyor, İstediklerini söyletinceye kadar onu dö­vüyor, aç ve susuz bırakıyorlardı. Öyleki o müslüman, karşılaştığı işkence­lerden dolayı yerinden doğrulup oturamaz oluyordu. Ona: "Senin ilahın Allah değil, Lat ve Uzza adlı putlardır" diyorlardı. O da: "Evet" demek zorun­da kalıyordu. Hatta yanlarından hamam böcekleri geçtiği zaman müşrikler: "Allah dışında bu böcek senin İlahın mıdır" diye soruyorlar, işkence edilen müslüman da kendisini onların elinden kurtarmak için: "Evet" demek zorun­da kalıyordu. Zira müşrikler, işkence ettikleri müslümanları komalık ediyor­lardı. "[47] Zikredilen bu olayda sahabe-i kiramdan bazılarının ikrah karşısın­da meşru ruhsatı tercih ettikleri anlaşılmaktadır.

D. Ruhsat hususunda sahabelerden Abu'd-Derda şöyle diyor: "Biz bir kı­sım insanların yüzüne güleriz. Fakat kalbimiz onlara lanet okur."[48]

E. Abdullah bin Ömer diyor ki: "Bir gün Haccac-ı Zalim, hutbe okurken karşı çıkılması gereken sözler söylediğini işittim. O'na müdahale edip, söz­lerini düzeltmek istedim, fakat Resulullah (sav)'in şu sözünü hatırlayınca vaz­geçtim. Resulullah şöyle buyurmuştu: "Bir mümine kendisini zillete dü­şürmek yakışmaz." "Ey Allah'ın Rasulü, bir mümin kendisini nasıl zillete dü­şürür?" diye sordum. Resulullah: "Kendisini altından kalkamayacağı bir be­laya sürükleyerek düşürür" buyurdu.[49]

Bu hadis-İ şerif, aceleci olan, korkaklıkla tedbiri birbirinden ayıramayan ve iradesi zayıf olduğu İçin kendisine hakim olamayıp derhal hadiselere gi­ren, sonunda da aceleciliğinden dolayı her şeyi alt üst eden insanları eğit­mekte, acizliğini haddini bilmesi gerektiğini bizlere öğretmektedir. Yoksa, bu hadisten "İyiliği emredip kötülüğe mani olma görevinden kaçınma anlamı­nı çıkarmak elbetteki doğru değildir. Bu husustaki âyet ve hadisler açıktır.

F. Hz. Ömer döneminde şöyle bir olay vuku bulmuştu: Ebu Rafi diyor ki, "Ömer bin Hattab (ra) Roma İmparatorluğu ile savaşmak üzere asker gön­derdi. Ordunun içinde Resulullah'ın sahabelerinden olan Abdullah bin Hu-zafe es-Sehmi de bulunuyordu. Rumlar bunları esir ettiler ve Abdullah bin Huzafe'yi alıp krallarına götürdüler. O'na: "Bu Muhammed'in arkadaşların­dan biridir" dediler. Azgın kral, Abdullah'a: "Hıristiyan ol, seni tahtıma ve ta­cıma ortak ederim" dedi. Abdullah da ona: "Sen bana bütün sahip olduğun şeyleri ve arapların sahip oldukları her şeyi versen de Hz. Muhammed'in di­ninden bir göz kırpma anı kadar dahi olsa dönmem" cevabını verdi. Kral ona: "Öyleyse seni öldüreceğim" dedi. Abdullah: "Bildiğini yap" dedi. Kral Abdul­lah'ın yüksek bir yere bağlanmasını emretti. Okçularına: "Bunun el ve ayak­larının yanlarına oklar atın" dedi. Durum böyle İken kral, sürekli Abdullah'a tekliflerde bulunuyordu. Abdullah bunları reddetti. Sonra kral, indirilmesi­ni emretti. Abdullah indirildi. Kral bir kazan isteyip içine su doldurttu. Kay-nayıncaya kadar altını yaktırdı. Sonra diğer müslüman esirlerden iki kişiyi is­tedi. Onlardan birine hristiyan olmasını teklif etti. Kahraman esir bunu reddetti. Sonra onu sıcak suyun içine koyup yaktı ve Abdullah'ın da o kazana atılmasını emretti. Abdullah getirilirken ağladı. Krala: "Bu ağlıyor" denildi. Kral Abdullah'ın sızlandığını zannederek: "Geri getirin" dedi. Tekrar ona hristiyan olmasını teklif etti. Abdullah reddetti. Kral: "O halde niçin ağlıyorsun" dedi. Abdullah ona şu cevabı verdi: "Beni ağlatan içimden geçirdiğim şu düşün­cedir. Ben kendi kendime diyorum ki, sen bedenindeki tüyler sayısınca ca­nının olmasını ve onları Allah yolunda vermeyi istiyordun. Halbuki şimdi ka­zana atılacak ve yok edileceksin."

Tağut kral Abdullah'a: "Benîm başımı Öp, seni serbest bırakayım" dedi. Ab­dullah bütün müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?" diye sorunca kral: "Bütün müslüman esirleri de serbest bırakacağım" cevabını verdi.

Abdullah diyor ki: "Bu cevaptan sonra kendi kendime şöyle dedim: Bu bir Allah'ın düşmanı. Benim İçin o kadar önemli değil, öpeyim başım da beni. ve bütün müslüman esirleri serbest bıraksın."

Abdullah krala yaklaşıp başını öptü. Kral bütün esirleri Abdullah'a teslim etti. Abdullah esirlerle Hz. Ömer'e geldi ve durumu anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Abdullah bin Huzafe'nin başını her müslüman öpmelidir. İlk ben öpüyorum dedi ve kalkıp Abdullah'ın başını öptü."[50]

G. Peygamber efendimiz (sav) İslâm'ın izzetine halel getirecek herhangi bir yardımı müşriklerden kabul etmemiş ve reddetmiştir. Azimet bölümün­de buna dair misaller zikredilmiştir.

Buna mukabil Resulullah'ın müşriklerle İslâm'ın izzetine gölge düşürme­yecek ve müslümanlann menfaatini tahakkuk ettirecek durumlarda yardımlaştığı vakidir. İşte Mekke fethinden sonra İslâm'ın hakimiyetini sağladığı dö­nemde Resulullah, Safvan bin Ümeyye müslüman olmadan önce onunla aşağıda zikredildiği şekliyle yardimlaşmış ve ona ganimetten mal vermiştir.

"Safvan'ın babası Ümeyye bin Halef, Bedir savaşında öldürüldüğü için Saf­van, müslümanların en katı düşmanlarındandi. Öyleki Zatu'r-Reci' gazvesin­de esir düşen Zeyd bin Desine'yi satın alarak babası Ümeyye yerine kölesi Nistas vasıtasıyla öldürmüştür.[51]

Müslümanlar fethetmek için Mekke'yi kuşattıkları zaman daha önce bun­ları yapan Safvan, Mekke'yi terkedip gemiyle Yemen'e gitmek üzere Cidde'ye kaçmıştı. Bunun üzerine Umeyr bin Vehb Resulullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Rasulü, Safvan bin Ümeyye kavminin efendisidir. Denize sığınmak İçin sen­den kaçtı. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Sen O'na eman ver" dedi. Peygamber efendimiz: "Ona eman verdim, o serbesttir" buyurdu. Bunun üzerine Umeyr; "Ey Allah'ın Resulü, bana eman verdiğini belirtecek bir alamet ver" dedi. Resulullah da ona Mekke'yi fethederken sardığı sarığını verdi. Umeyr sarığı alıp Safvan'a yetişti ve ona: "Bu, Resulullah'ın sana verdiği emana bir alamettir. Bunu o maksatla getirdim" dedi. Safvan ona: "Vay haline. Benden uzak dur. Benimle konuşma" dedi. Umeyr: "Ey Safvan, o senin amcazaden-dir. Onun şerefi senin şerefin ve onun mülkü senin mülkün demektir" dedi. Safvan: "Onun beni öldüreceğinden korkuyorum" dedi. Umeyr: "O, bu dü­şündüğünden çok uzaktır. Halim ve selimdir. İkramı seven biridir" cevabını verdi.

Nihayet Umeyr, Safvan'ı alıp Resulullah'ın huzuruna getirdi. Sefvan Resulullah'a: "Bu adam senin bana eman verdiğini zannediyor" dedi. Resulullah: "Doğru söylüyor" buyurdu. Safvan: "Beni bu hususta "İslâm'ı kabul etmede" iki ay serbest bırak" dedi. Resulullah da: "Sen dört ay serbestsin" cevabını verdi."[52]

İşte verilen bu süre içiresinde Resulullah Hevazin kabilesiyle savaşmak için hazırlık yapıyordu. Resulullah'a, Safvan'ın zırh ve silahları olduğu anlatıldı. Safvan daha müşrik iken Resulullah birini ona gönderdi ve: "Ey Ebu Umeyye, yarın düşmanımızla savaşmamız için silahlarını bize emanet olarak ver" dedi. Safvan: "Ey Muhammed. Gasbederek mi almak istiyorsun" diye sorun­ca, Resulullah: "Hayır, emanet olarak ve sana iadesi garanti edilerek" ceva­bını verdi. Bunun üzerine Safvan: "Bunun bir mahzuru yok" dedi ve Resulullah'a yüz adet zırh ve yeteri kadar savaş aleti verdi."[53]

Müslümanlar Huneyn savaşında evvela yenilip geri çekilince kalbinde müs-İümanlara karşı kini olan herkes müslumanların aleyhine sevindiklerini İfa­de eden sözler söylemeye başladı. Mesela Ebu Süfyan bir Harb: "Bunlann mağlubiyetinin ardı kesilmez, denize kadar ulaşır" dedi. Safvan'ın kardeşi Ke­lede bin Hanbeh "Dikkat. Bugün sihir bozuldu" diye bağırdı. Bunun üzeri­ne Safvan: "Sus! Allah ağzını kırsın. Allah'a yemin olsun ki, Kureyş'ten biri­nin beni terbiye etmesi Hevazin kabilesinden birinin terbiye etmesinden da­ha sevimlidir" dedi.

Savaşın sonunda müslümanlar galip geldi. Resulullah ganimet malların­dan müellefe-i kuluba (kalbleri İslama ısındırılmak istenenlere.) mal verdi. Me­sela Ebu Süfyan ve Safvan'a yüzer deve verdi.[54]

Daha sonraki tarihlerde Ebu Cehil'in oğlu İkrime ve Savfan bin Ümeyye de müslüman oldular.[55]

H. Resulullah'ın Savaşta yahudilerle de yardımlaşıp onlara ganimetten pay verdiği rivayet edilmektedir.

Bu hususta Ebu İsa et-Tirmİzî der ki: "Zühri'den rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) kendisiyle birlikte savaşan yahudilere ganimetten pay ver­miştir. "[56]

İ. İdarecilik sanatının önderi ve İslâm'a ters düşmeyecek şekilde hoşgö­rülü olan Peygamberimiz, idarecilik hususunda da dinde ruhsat olduğunu bi­ze öğretmiştir.

Hz. Aİşe'den rivayet ediliyor ki: "Bir adam Peygamber efendimizle görüş­mek için izin istedi.[57] Resulullah onu görünce: "Bu adam kabilesinin ne kö­tü bir insanıdır. Bu kişi kabilesinin ne kötü bir evladıdır" buyurdu. Bu zat ge­lip Peygamberin yanına oturunca, Resulullah ona güler yüz gösterdi ve onu hoş karşıladı. Adam gidince Hz. Aişe Peygamber efendimize şunu sordu: "Ey Allah'ın Rasulü. Adamı gördüğünde onun hakkında şöyle şöyle dedin. Son­ra yanına gelince ona güler yüz gösterdin ve onu hoş karşıladın." Resulullah şöyle buyurdu: "Ey Aişe! Benim ne zaman pervasızca konuştuğumu gör­dün? Kıyamet gününde Allah katında Ademoğlunun en kötüsü, şerrinden korkulup da uzak durulan kimsedir.”[58]

Diğer bir rivayette hadisin sonu şöyledir: "... insanların en kötüsü dil­lerinin şerrinden kaçınılarak kendilerine ikram edilenlerdir.”[59]

Bu hadisi yorumlayan âlimler, hadisin insanîm İdarede temel bir esas teş­kil ettiğini, kafirin, fasıkın ve zalimin gıyabında konuşmanın caiz olduğunu gösterdiğini, ayrıca hayasızlığından çekinilen kimsenin idare edilmesinin de caiz olduğunu beyan ettiğini söylemişlerdir.

İmam Ahmed'in Müsned'inde rivayet edilen bir başka hadis-İ şerifte ise: "Hz. Aİşe şöyle buyuruyor: "Bir adam Resulullah'la görüşme izni istedi. Resulullah onun İçin şöyle buyurdu: "Bu kabilesinin ne kötü bir evladıdır" o adam Resulullah'ın yanına gelince, adama yumuşak davrandı ve onu hoş karş-ladi. Adam çıkıp gittikten sonra başka bir adam görüşme izni istedi. Resulullah bunun için ise: "Kavminin ne güzel evladıdır" dedi. Resulullah'ın yanı­na gelince onu diğer adam kadar sıcak karşılamadı ve ona fazla İltifat göstermedi. Bu adam da çıkınca dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! İlk adam izin is­tedi. Onun hakkında bazı şeyler söyledin, sonra da ona yumuşak davrandın ve onu iyi karşıladın. İkinci adam için de bazı şeyler söyledin fakat ona di­ğerine gösterdiğin İltifatı göstermedin. Resulullah şu cevabı verdi: "Ey Aişe! İnsanların en kötüsü hayasızlığından dolayı kendisinden kaçınılandır.”[60]

J. Ruhsata misal olarak Resulullah (sav)'ın Taif'den dönerken Mut'İm bin Adi'den yardım istemesi zikredilmektedir:

İbn İshak diyor ki: "Resulullah'ın zevcesi Hatice ile amcası Ebu Talib hic­retten üç yıl Önce aynı sene içinde ölmüşlerdi. Resulullah'ın samimi yardım­cısı ve dert ortağı olan Hz. Hatice'nin ve yine Resulullah'ın desteği, himaye­cisi, kavmine karşı savunucusu ve yardımcısı olan amcası Ebu Talib'in ölme­leri neticesinde Resulullah'a arka arkaya felaketler gelmeye başlamıştı.[61] Öy­le ki, Ebu Talİb ölünce Kureyşlİler, Resulullah'a amcası hayatta iken yapma­dıkları eziyetleri yapmaya başladılar. Bunun üzerine Resulullah Taİf şehrine gitti. Orada yaşayan Sakif oğullarından kavmine karşı kendisine yardım et­melerini ve eziyetlerine engel olmalarını istedi, Resulullah Allah tarafından kendisine gönderilen hak dinin Sakif oğulları tarafından kabul edileceğini ümit ediyordu. Resulullah bunlara yanlız başına gitmişti.

Resulullah Taife varınca, Sakifoğullarının en İleri gelenleri ve efendileri olan Abduyaleyl bin Amr, Mesud bin Amr, Hubeyb bin Amr İsimli üç karde­şin yanına gitti, bu kardeşlerden biri, Kureyş kabilesinin Cumahoğullarından bir kadınla evliydi. Resulullah varıp yanlarına oturdu. Onları Allah'a iman et­meye davet etti. Onlara geliş sebebini anlattı. İslâmı yayması için onlardan yardım istediğini, kavminden kendine engel olanlara karşı kendisiyle olma­larını arzuladığını söyledi. Üç kardeşten biri Resulullah'a şu cevabı verdi: "Şa­yet seni Allah peygamber olarak gönderdiyse, O Kabenin perdelerini yırtıp atıyor demektir" Diğeri İse şöyle dedi: "Allah peygamber göndermek İçin sen­den başkasını bulamadı mı?" Üçüncü kardeşte şunları söyledi: "Vallahi ben seninle asla konuşmam, zira sen iddia ettiğin gibi Allah tarafından gönderil­miş bir peygamber İsen, sana ters bir cevap vermem benim için büyük teh­like arzeder. Şayet Allah'a karşı yalan söylüyor isen seninle konuşmamam icab eder."

Resulullah Sakifoğullanndan ümidini keserek oradan ayrılmaya karar verdi ve onlara şöyle dedi: "Ne olduysa oldu, hiç olmazsa aramızda geçen­leri gizleyin"

Resulullah Sakifoğullanyla arasında geçen görüşmenin kavmi tarafından bilinmesini istemiyordu. Çünkü bu durum, onları Resulullah'ın aleyhine cesaretlendirebilirdi. Ne yazık ki Sakifoğulları Resulullah'ın bu isteğini de ters karşıladılar, içlerinden beyinsizlerini ve kölelerini kışkırtıp Rasuluilah'ın üzerine saldılar. Onlar Resulullah'a sövüyorlar ve aleyhinde bağırıp çağırı­yorlardı, öyle ki bütün insanlar, Rasuluilah'ın başına toplandı. Resulullah'ı Ut-be bin Rebia ve Şeybe bin Rebia isimli iki kardeşin bahçesine girmeye mec­bur etmişlerdi. Bu iki adam bahçelerinin içinde bulunuyorlardı, Resulullah bahçeye girince Sakifoğullarından peşine takılan beyinsizler oradan uzaklaş­tı. Resulullah bir üzüm çardağının gölgesi altında oturuyordu. Rebia'nın iki oğlu, [Jtbe ve Şeybe Resulullah'a bakıyor ve Taiflilerin beyinsizlerinden ne­ler çektiğini görüyorlardı.

Resulullah, Kureyş'in Cumahoğullarından olan ve Taif'İn ileri gelenlerin­den biriyle evlenmiş bulunan kadınla da karşılaştı ve ona şöyle dedi: Bak, senin hısımlarından neler gördük? Resulullah rahatlayınca Rabbine şöyle ni­yazda bulundu.

"Ey Allah'ım. Kuvvetimin zayıflığını, çıkar yol bulmadaki yetersizliği­mi çaremin azlığını ve insanlar önünde küçümsenmemi ancak sana şikâ­yet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ım. Zayıfla­rın Rabbi sensin. Sen benim Rabbim iken, beni kime bırakacaksın. Bana ce­hennem kesilen yabancılara mı? Yoksa emrimi ellerine vereceğin düşman­larıma mı? Senin bana gazabın olmasın, başka şeyler benim için önemli de­ğildir. Fakat bahşedeceğin afiyet, bana daha büyük bir lütufdur. Gazabın bana gelmesinden veya nefretini üzerime çekmekten cemalinin nuruna sı­ğınırım. Karanlıklar o nurun sayesinde aydınlanmış, dünya ve ahiret işle­ri onunla düzelmiştir. Razı oluncaya kadar sitem etmek Sana aittir. Muk­tedir olmak ve güç yetirmek ancak Senin yardımınladır."

Rebia'nın iki oğlu U'tbe ve Şeybe Resulullah'ı ve karşılaştığı durumu gö­rünce, akrabalık hisleri kabardı. Hristiyan olan Addas isimli kölelerini çağı­rıp ona şöyle dediler: '"Şu üzüm salkımını al, şu kaba koy; onu şu adama ver ve ona "ye" de. Addas, söylediklerini yaptı, üzümü getirip Rasuluilah'ın Önüne koydu ve ona "ye." dedi. Resulullah üzüme elini uzatınca "Bismillah" dedi. sonra ondan yemeye başladı. Addas Rasuluilah'ın yüzüne baktı ve ona: "Vallahi bu sözü bu memleketin halkı söylemiyor" dedi. Bunun üzerine Resulullah ona "Ey Addas, sen hangi ülkenin halkındansın; dinin nedir" di­ye sordu. Addas: 'Ben hrisüyanım, Nineva[62] halkındanım" dedi. Resulullah: "sen, salih kul olan Yunus bin Meta'nın ülkesindensin" dedi. Addas: "Sen, Yunus bin Meta'nın kim olduğunu nereden biliyorsun?" dedi. Resulullah: "O, benim kardeşimdir, o peygamberdi, ben de peygamberim" dedi. Bunun üzerine Addas: "Rasuluilah'ın üzerine eğildi, başını, ellerini ve ayaklarını öpme­ye başladı. Rebia'nın iki oğlundan biri diğerine şöyle dedi: "Bu adam köle­ni ifsad etti."

Addas, bunların yanına dönünce; "Vay haline Addas. Niçin o adamın ba­şını ellerini ve ayaklarını öpüyordun." dediler. Addas onlara: "Efendim! Yer­yüzünde bu zattan daha hayırlı bir şey yoktur. Bana öyle bir şey anlattı ki, onu ancak bir peygamber bilebilir."dedi. Rebia'nın iki oğlu şu cevabı verdi­ler: "Vay haline Addas! O sakın seni dininden çevirmesin, çünkü senin dinin onun dininden daha hayırlıdır."

Sonra Resulullah Mekke'ye gitmek üzere Taif'den ayrıldı. "Nahle" denilen vadiye varınca geceleyin kalkıp namaz kılmaya başladı. İşte o sırada Allah Teala Cin Sûresinde zikrettiği cinler grubu Rasuluilah'ın yanına uğramıştı.[63]

İbn Cerir et-Taberi, şöyle demektedir: "Bazılarının anlattığına göre, Resulullah Taif'den dönüp Mekke'ye gitmek İsterken, bir kısım Mekke'lİler Rasu­luilah'ın yanından geçmişler ve Resulullah da onlardan birine şöyle demiş­ti: Seninle bir mektup göndersem onu benden tebliğ eder misin? O zat, evet ederim dedi. Resulullah ona şöyle dedi: "O halde sen Şerik'in oğlu Ahnese git ve ona: "Rabbimİn peygamberliğini tebliğ etmem için beni himaye eder mi? diye sorduğumu söyle" buyurdu. Mekkeli zal, Ahnes'e gitti ve ona bun­ları söyledi. Ahnes ona şu cevabı verdi: "Anlaşmalı olan bir insan, açıkça bİ-rinî himaye edemez" O zat Resulullah'a döndü ve ona bunu anlattı. Resulullah ona: "Tekrar gider misin" diye sordu. O, evet dedi. Resulullah "sen Su-hayl bin Amr'e git ve ona: Muhammed sana "Rabbimin peygamberliğini tebliğ etmem için beni himaye eder mi" diye soruyor de. O zat, Suhayle gel­di ve ona bunu sordu. Suhayl de ona şu cevabı verdi. "Amr bin Lueyoğul-ları, Kaboğulları aleyhine kimseyi himaye etmezler." Mekkeii zat tekrar Resulullah'a döndü ve ona bu haberi verdi. Yine Resulullah ona: Tekrar gider misin?" diye sordu. O da: "Evet giderim" dedi. Resulullah ona şöyle dedi: "Şim­di sen Mut'im bin Adiy'e git ve ona Muhammed sana Rabbimin peygamber­liğini tebliğ etmem için o beni himaye eder mi?" diye soruyor de. O zat Mut'im'e gitti. Mut'im bin Adi: "Evet. olur gelsin" dedi. Mekkeii o zat, Resulullah'a döndü ve ona bunu haber verdi. Sabah olunca Mu tim bin Adioğul-ları ve kardeşinin oğulları silahlarını kuşanıp Mescid-i Harama girdiler. Ebu Cehil, Mutim'i görünce: "Koruyucu musun, yoksa tabi mi?" diye sordu. Mu-tim: "Koruyucuyum" cevabını verdi. Ebu Cehil: "Senin koruduğunu biz de ko­ruruz" dedi. Bunun üzerine Resulullah Mekke'ye girdi ve orada kalmaya de­vam etti.

Bir gün Resulullah Mescid-i Hara m'a girdi. Kabe'nin yanında müşrikler bu­lunuyordu. Ebu Cehil, Resulullah'ı görünce; "Ey Abdu beni Menafi Peygamberiniz işte budur." diyerek onunla alay etti. Bunun üzerine Utbe bin Kebia: "Bizden bir peygamber veya kral çıkmasını niçin kabul etmiyorsunuz" dedi. Bunlar Resulullah'a anlatıldı (veya Resulullah bizzat kendisi bunları işitti) ve yanlarına giderek şunları söyledi: "Ey Rebİa'nın oğlu Utbe! Allah'a yemin ol­sun ki sen, Allah ve Rasulü için kızmadın, sadece kendi gururun için kızdın." "Ey Hİşam oğlu Ebu Cehil! Allah'a yemin olsun ki, senin başına büyük fe­laketlerden başka bir şey gelmeyecektir. Öyleki az güleceksin, çok ağlaya­caksın."

"Ey Kureşlilerin İleri gelenleri! Allah'a yemin olsun ki, sizlerin de başını­za büyük felaketlerden başka bir şey gelmeyecektir. Öyleki, İstemediğiniz hal­de sevmediğiniz şeylere girmek zorunda kalacaksınız."[64]

Bu olayın ruhsata misal oluşu, Resulullah'ın Mekke müşriklerinden korun­ması için yardım istemesi hususudur. Ancak burada şu hususlara çok İyi dik­kat etmek gerekmektedir:

a. Resulullah'ın Mekke müşriklerine haber göndererek onlardan kendisi­ni korumalarını istediğini anlatan bu haber Siret-i İbn Hİşam'da zikredilme-diği gibi, Tarihi Taberİ de de "bazılarının anlattığına göre" şeklinde zayıf bir rivayetle nakledilmektedir. Buna tam olarak güvenmek mümkün değildir.

b. Şayet bu haber doğru ise Resulullah'ın İslâm'ı tebliğ etmek için kendi­sini korumalarını istediği unutulmamalıdır. Resulullah, burada müşriklere her­hangi bir taviz vermeyi teklif etmemiştir. Bu itibarla günümüzün müslüman-larmın zayıf bir haber olan bu olaya dayanarak kafirlere şirin görünmeye ve­ya onlardan görünerek İslama hizmet ettiklerini ileri sürmelerine haklan yok­tur. Örnekler birbirlerine karıştırılmamalı ve acizliğimize fetva bulmaya kal­kışmamalıyız. Herhalde acizliğimizi kabullenmemiz daha uygundur.

K. Yine ruhsata misal olarak Hz. Ebu Bekir'in îbn ed Değine'nin yardımı­nı kabul etmesi zikredilmektedir:

Hz. Aişe (ra) diyor ki; "Aklım erdiği zamandan beri, babam ve annemin hak din üzere olduklarını gördüm (onlar müslümandı) Resulullah'ın bize gel­mediği gün yoktu. O bize hem sabah hem de akşam gelirdi.

Mekke'de müslümanlar zor durumda kalınca, Ebu Bekir Habeşistan'a hicret etmek üzere yola çıktı. "Berk elğimad" denilen yere varınca el-Karr ka­bilesinin eşrafından olan ibni ed-Değine ile karşılaştı. İbn ed-Değine ona: "Ey Ebu Bekir nereye gidiyorsun?" dedi. Ebu Bekir;

"Kavmim beni yerimden yurdumdan çıkardı. Yer yüzünde seyahat edip Rabbime kulluk etmek istiyorum" dedi. İbni ed-Değine;

"Ey Ebu Bekir senin gibi bir insan, ne çıkmalıdır ne de çıkarabilir. Zira sen, yoksullara kazanç sağlayan, akrabalarıyla ilgilenen, zayıfları üstlenen, misafîrlere ikram eden ve haktan gelen felaketler karşısında yardımda bulunan bir İnsansın. Ben sana yardımcı olacağım, dön geri, ülkende Rabbine ibadet et, dedi.

Ebu Bekir geri döndü. İbn ed-Değine'de onunla birlikte Mekke'ye geldi. Geceleyin Kureyş'İn ileri gelenlerini dolaştı ve onlara şöyle dedi: "Ebu Be­kir gibi bir insan ülkesinden çıkamaz ve çıkarılamaz, yoksullara kazanç sağlayan akrabalarıyla ilgilenen, zayıflan üstlenen, misafirlere İkram eden ve haktan gelen felaketler karşısında yardımda bulunan bir insanı mı çıkaracak­sınız?" Kureyşliler İbn ed-Değine'nin Ebu Bekir'e yardımcı olmasına karşı çık­mayıp ona şöyle dedeler: "Sen Ebu Bekir'e söyle, Rabbine evinde ibadet et­sin, evinde dilediği kadar namaz kılsın ve dilediği şeyi okusun, fakat ibadet ve okumalarıyla bizi rahatsız etmesin, bunları açıkça yapmasın. Zira bizler, kadınlarımızın ve çocuklarımızın fitneye düşeceklerinden korkuyoruz. İbn ed-Değine Ebu Bekir'e bunları anlattı. Bunun üzerine Ebu Bekir Mekke'de kal­maya karar verdi. Rabbine evinde İbadet ediyor, namazını açıkta kılmıyor ve evinin dışında Kur'an okumuyordu. Sonra Ebu Bekir evinin avlusunda mes-cid yapma kanaatine vardı ve yaptı, artık namazını orada kılıyor ve orada Kur'an okuyordu, buna rağmen, müşriklerin kadın ve çocukları Ebu Bekir'in mescidinin çevresine koşuyor, Ebu Bekir'e hayran oluyor ve ona bakıp du­ruyorlardı. Ebu Bekir kalbi yumuşak bir insandı, Kur'an okurken gözlerin­den yaş dökülüyor ve onlara hakim olamıyordu. Bu durum Kureyş müşrik­lerinin ileri gelenlerini korkuttu. Derhal İbn ed-Değine'ye adam gönderip ken­dilerine gelmesini istediler, İbn ed-Değine geldi, Kureyş'İn İleri gelenleri ona şöyle dediler: "Senin yardımcı olman sebebiyle biz Ebu Bekir'e Rabbine sa­dece evinde İbadet etmesi için izin vermiştik, fakat o bunu aştı, evinin av­lusunda mescid yaptı, orada açıkça namaz kılmaya ve Kur'an okumaya baş­ladı. Biz onun kadınlarımızı ve çocuklarımızı fitneye düşüreceğinden korku­yoruz. Sen ona bunları yapmamasını emret, eğer sadece evinde Rabbine iba­det etmesini isterse yapsın, şayet bu yaptıklarını alanen yapmada ısrar eder­se, kendisini himaye edeceğine dair ona verdiğin sözü geri aldığını bildir. Zi­ra bizler senin verdiğin sözü bozmak istemeyiz. Biz Ebu Bekir'in açıkça böy­le yapmasını da kabullenmeyiz. Bunun üzerine İbn ed-Değine Ebu Bekir'e geldi ve ona şöyle dedi: "Seninle nasıl ittifak ettiğimizi biliyorsun, ya ittifa­ka tamamen bağlı kal veya seni koruyacağıma dair verdiğim sözü bana ia­de et zira ben, bir kişiyle yaptığım muahedenin başkaları tarafından çiğnen­diğini arapların işitmesini istemiyorum" Bunun üzerine Ebu Bekir şu ceva­bı verdi: "Ben senin yardımını sana iade ediyor ve Allah'ın yardımıyla yeti­nip ona razı oluyorum." O sırada Resulullah Mekke'de bulunuyordu. Henüz hicret etmemişti, sonra Ebu Bekir'le Medine'ye hicret ettiler.[65]

Bu olayın ruhsata misal oluşu Hz. Ebu Bekir'in İbn ed-Değine isimli müşrikin yardımını kabul etmesi ve evinde ibadet etmeye razı olmasıdır. An­cak bu mesele hakkında da şunları gözden kaçırmamak gerekmektedir:

a. Vakıa, Hz. Ebu Bekir İbn ed-Değne'ye herhangi bir taviz vermiş değil­dir. Bilakis dini vecibelerini ifa etmek için ondan destek almıştır. Müşrikler Ebu Bekir'in bu durumundan rahatsız olup İbn ed-Değine'ye şikâyetçi olun­ca, İbn ed-Dağine Ebu Bekir'in açıktan ibadet etmesine müdahale etmiştir. Hz. Ebu Bekir ona taslim olup boyun ermemiştir, bilakis ona şu cevabı ver­miştir: "Ben senin yardımını sana iade ediyor ve Allah'ın yardımıyla yetinip ona razı oluyorum."

Buradan da anlaşılıyor ki, kafirlerin yardımı, dinin ayakta tutulmasını sağ­lamak için kabul edilebilir. Yoksa dinin bir kısmından vazgeçerek veya di­ni biı- tarafa bırakarak maddi bir kısım menfaatleri sağlamak için kafirlerin yardımını kabullenmek asla caiz değildir.

b. Diğer yandan casusluk durumu hariç bir müslümanın kendisini kafir göstererek İslama hizmet edeceğini sanması bir hayaldir. Bu hak davanın özü­ne terstir. Adli ilahide cezası ağırdır. Müslümanlar, İslamca inanmak, İslam-ca yaşamak ve İslamca davranmak zorundadır. Başkaca bîr çıkar yol yoktur. Putlara boyun eğerek, tağutları yad ederek, beşeri sistemleri metod edine­rek her şeyi yaratan, mullak kııvvcl ve kudret sahibi olan yüce Mevlanın di­nine hizmet edilemez. Onun gücü putlardan da putlara tapanlardan da da­ha büyüktür. Eğer buna iman ediyorsak niçin çağımızın en büyük putu olan demokrasi putuna sığınıyoruz. Onun gölgesi altında davamıza hizmet edeceğimizi sanıyoruz? Bu ne gaflettir. Acaba gafletten ne zaman uyanacak, Peygamberin yolundan gidecek ve Allah'ın rızasına erişebileceğiz? Allah hepimizi gaflet uykusundan uyandırsın.

L. Savaş da hilenin caiz olduğuna ve ruhsata yol bulunduğuna diğer bir mi­sal de Nuaym bin Mesud bin Amir'in şu casusluk olayıdır.

Hendek savaşı esnasında Nuaym, Resulullah'a gelerek şöyle dedi: "Ey Al­lah'ın Resulü! Ben müslüman oldum, kavmim benim müslüman olduğumu bilmiyor. Bana dilediğini emret onu yapayım." Resulullah ona şöyle buyur­du: "Sen içimizde bulunduğun taktirde tek bir adamsın. Fakat sen düşma­nın içine git. Eğer gücün yetiyorsa onları birbirine düşür ve böylece serle­rini bizden uzaklaştır. Zira harb hiledir." Bunun üzerine Nuaym bin Mes'ud oradan ayrılıp Kurayzaoğullaıına gitmiştir. Nuaym cahiliye döneminde on­ların ahbabıydı. Nuaym onlara: "Ey KurayzaoğulIarı ! Benim size olan sevgi­mi ve aramızda olan özel münasebetleri çok iyi biliyorsunuz." dedi. Kurayzaoğullari: "Doğru söylüyorsun. Sen bizce itham edilen biri değilsin" dedi­ler. Bunun üzerine Nuaym onlara şunu söyledi: "Kureyşliler ve Gatafanhlar sizin gibi değiller. Bu ülke, sizin ülkenizdir. Sizin mallarınız, çocuklarınız ve kadınlarınız bu ülkede yaşamaktadır. Siz burayı bırakıp da başka bir yere gi­demezsiniz. Kureyşlilerin ve Gatatanhlann durumu böyle değildir. Onlar bu ülkeye sadece Muhammed'le ve arkadaşlarıyla savaşmak için gelmiş bulunu­yorlar. Siz, Muhammed'in aleyhine onlara yardım ediyorsunuz. Halbuki on­ların ülkeleri, malları ve kadınları bu ülkenin dışında bulunuyor. Evet onla­rın durumu sizin durumunuz gibi değildir. Zira onlar, bir şey koparabilirler-se koparırlar, kopara mazi arsa dönüp ülkelerine giderler, sizinle bu adamı (Ra-sulullah'la) başbaşa bırakırlar, şayet bu adamla başbaşa kalırsanız buna kar­şı güç yetiremezsiniz. O halde siz Kureyşlilerin İleri gelenlerini rehin alma­dıkça, bunlarla birlikte savaşmayın, böylece Muhammed'in işini bitirinceye kadar onlarla birliket savaşacağınıza dair elinizde güvenceniz bulunmuş olur." Kurayzaoğullan: "Doğru ve İsabetli bir görüş beyan ettin" dediler.

Bundan sonra Nuaym bin Mes'ud onların yanından ayrılıp Kureyşlİler'in yanına vardı. Ebu Süfyan bin Harb'e ve yanında bulunan diğer Kureyşlilere şunları söyledi: "Benim size olan sevgimi ve Muhammed'den ayrıldığımı çok iyi biliyorsunuz. Bana bir haber ulaştı. Bunu size, bir Öğüt olarak tebliğ et­meyi üzerime düşen bir görev addettim. Bu haberi benim söylediğimi kim­seye söylemeyin." Kureyşliler "olur" dediler. Bunun üzerine Nuaym bin Mes'ud şunları söyledi: "Şunu iyi bilin ki, yahudi topluluğu Muhammed'e kar­şı yaptıkları şeylerden pişman olmuşlar, ona adam göndererek şunları tek­lif etmişler: Biz yaptıklarımızdan pişman olduk. Biz, Kureyş ve Gataf'an ka­bilelerinin İleri gelenlerini rehin olarak alıp sana versek, sen de onların boy­nunu vursan, sonra bizler, Kureyş ve Oatafanlılardan geri kalanların kökü­nü kuruluncaya kadar seninle beraber savaşsak sen bizden razı olur musun?" Muhammed de onlara adam göndermiş ve "evet razı olurum" diye cevap ver­miş. "Bence, yahudiler size adam gönderir de adamlarınızdan rehin verme­nizi isterlerse, siz onlara tek bir adam dahi teslim etmeyin."

Nuaym bin Mes'ud oradan da ayrılıp Gatafanlıların yanına geldi ve onla­ra şöyle dedi: "Ey Gatafan topluluğu! Sizler benim aslım ve kabilemsiniz. Si­zi herkesden çok severim. Beni herhangi bir hususta itham edeceğinizi san­mıyorum" dedi. Gatafanhlar: "Doğru söylüyorsun, sen bizce itham edilen bi­ri değilsin" dediler. Bunun üzerine Nuaym onlara: "Benim size bir şey söy­lediğimi kimseye söylemeyin" dedi. Onlar da: "Olur, söylemeyiz, ne emrin var" dediler. Nuaym onlara da Kureyşlilere söylediğinin benzerini söyledi ve onlara da Kureyşliler gibi tedbirli olmalarını bildirdi.

Allah Teala'dan Peygamberine bir yardım olarak hicretin beşinci yılının Şevval ayında bir cumartesi günü geceleyin Ebu Süfyan bin Harb ve Gata-fanların ileri gelenleri, Ebu Cehil'in oğlu İkrime'nin başkanlığında Kureyş ve Gatafanlılardan oluşan bir heyeti KurayzaoğuHarına gönderdiler. Gönderilen heyet, Kurayzaoğullarına şunları bildirdi: "Biz, devamlı kaldığımız bir yurtta değiliz, develerimiz ve atlarımız telef oldular, gelin Muhammed'e karşı sa­vaşalım, onunla aramızda mesele bitmiş olsun."

Kurayzaoğulları Kureyşlİlere ve Gatafanlara cevaben şunları söylemişler­dir: "Bugün, cumartesi günü, biz bugünde hiçbir iş yapmayız, içimizden ba­zı insanlar, bugünde bir şeyler yapma adetini icad etmişler ve başlarına siz­lerce de malum olan felaketler gelmiştir. Bununla birlikte, sizler, elimizde bir güvence olmaları için, bir kısım adamlarınızı rehin olarak bize teslim etme­dikçe sizinle birlikte Muhammed'e karşı savaşmayız. Zira bizler, savaşın aleyhinize dönmesi halinde geri çekileceğinizden ve bizi bırakıp ülkenize gi­deceğinizden korkuyoruz. Bu adam, bizim ülkemizde yaşıyor, bizim buna kar­şı koyacak bir gücümüz yoktur."

Gönderilen elçiler Kureyşlİlere ve Gatafanlara Kurayzaoğullarının verdik­leri cevabı getirince, onlar şöyle dediler: "Vallahi, Nuaym bin Mes'ud'un söy­ledikleri doğruymuş. Kurayzaoğullarına elçi gönderip onlara diyelim ki: "Vallahi biz size tek bir adamımızı dahi teslim etmeyiz. Eğer savaşmak isti­yorsanız, gelin savaşın."

Elçiler tekrar Kurayzaoğullarına dönüp bunları söyleyince Kurayzaoğul­ları kendi aralarında şöyle dediler: "Nuaym bin Mes'ud'un sîze anlattıkları doğruymuş, bunlar savaşmaktan başka bir şey istemiyorlar. Eğer bir fırsat bu­lurlarsa onu değerlendirecekler, şayet herhangi bir fırsat bulamazlarsa, çe­kilip memleketlerine gidecekler ve bizi bu adamla ülkemizde başbaşa bıra­kacaklardır. Biz Kureyşlİlere ve Gatafanlara şu cevabı verelim: "Vallahi siz bi­ze rehinler teslim etmedikçe biz sizinle birlikte Muhammed'e karşı savaşa-mayız."

Kureyşliler ve Gatafanlılar, rehin vermemede ısrar ettiler, böylece Allah ara­larını bozdu, üzerlerine çok soğuk kış günlerinde dehşetli rüzgarlar gönder­di. Bu rüzgarlar müşriklerin kaplarını deviriyor ve çadırlarını yıkıyordu.

Kureyşlilerin ve diğer fırkaların birbirlerine düştükleri, birlik ve beraber­liklerinin bozulduğu haberi Resulullah (sav)e ulaşınca, Resulullah geceleyin ne yaptıklarını öğrenmek İçin Huzeyfe bin el-Yeman'ı çağırıp onların içine gönderdi.

Huzeyfe diyor ki: "Ben Hendek savaşında Resulullah ile birlikteydim. Resulullah (sav) gecenin bir bölümünde namaz kıldı. Sonra bize yönelerek "Han­gi kahraman kalkıp bu kavmin içine gidecek ne yaptıklarını öğrenip geriye dönecek, Ben de Allah'dan onu cennette yoldaşım kılmasını isteyeyim" bu­yurdu. Ne var ki korkunun dehşetinden, açlığın felaketinden ve soğuğun şid­detinden dolayı kimse ayağa kalkmadı, kimse kalkmayınca, Resulullah be­ni çağırdı. Artık benim mutlaka ayağa kalkmam ve cevap vermem gereki­yordu. Resulullah bana şunları söyledi: "Ey Huzeyfe! Git, bu kavmin içine gir, ne yaptıklarına bak, herhangi bir şey söylemeden geriye dön ve bize gel."

Huzeyfe diyor ki: "Ben gittim, kavmin içine girdim, rüzgar ve Allah'ın diğer askerleri, onlara yapacaklarını yapıyorlardı, onları perişan etmişlerdi, kapla­rını, ateşlerini ve barınaklarını alt üst ediyorlardı. Ebu Süfyan (ordunun içi­ne casus sızdığı endişesi ile) ayağa kalkıp şöyle dedi: "Ey Kureyş topluluğu! Herkes yanındaki arkadaşının kim olduğuna dikkat etsin" Huzeyfe diyor ki: "Ben yanımdaki adamın elinden tuttum ve ona: "Sen kimsin" diye sordum. O da: "Ben felan oğlu filanım" dedi.[66] Sonra Ebu Süfyan şunları söyledi: Ku­reyş topluluğu! Vallahi artık sizler kalabileceğiniz bir karargahta değilsiniz. Atlar ve develer telef oldular, Kurayzaoğulları bize verdikleri sözü bozup bi­zi yalnız bıraktılar, onlardan bize arzulamadığımız haberler geldi, fırtınala­rın şiddetinden nelere uğradığımızı görüyorsunuz, kablarımız koyduğumuz yerde durmuyor, yaktığımız ateşler devam etmiyor ve barınaklarımız yerin­de duramıyorlar. Haydin gidelim, ben gidiyorum." Huzeyfe diyor ki: Sonra Ebü Süfyan bağlı bulunan devesinin yanına vardı, Üzerine oturup ona vur­du ve deve ayağa kalktı, vallahi devenin bağı ayağa kalktıktan sonra çözdü­rüldü. Şayet Resulullah'ın bana "dönünceye kadar bir şey yapma" tavsiyesi olmasaydı, ben onu okumla öldürebilirdim." Huzeyfe sözlerine devamla diyor ki sonra ben, Resulullah'a döndüm, o ayağa kalkmış olarak hanımla­rının bazısına ait olan kumaşta namaz kılıyordu. Beni görünce, ayaklarına doğ­ru yaklaştırdı, o kumaşın bir tarafını üzerime Örttü, sonra Resulullah rüku et­ti, secde yaptı. Ben kumaş üzerimde örtülü olarak duruyordum. Resulullah selam verince, ben ona haberleri anlattım.

Gatafanlılar, Kureyş'in böyle yaptığını duyunca, onlar da çekilip memle­ketlerine doğru hareket ettiler. Sabah olunca Resulullah ve müslümanlar hen­deklerin başından ayrılıp Medine'ye döndüler.[67]

Bu hadisenin ruhsata misal oluşu: Resulullah'ın Nuayrn bin Mes'ud'a, yahudi olan Kurayzaoğullarmdan, Kureyşlilerden, Gatafan müşriklerinden müslüman olduğunu saklamasına ve onlara dostça nasihat ediyormuş gibi davranmasına izin vermesidir. Buradan anlaşılıyor ki, bir müslüman, casus­luk yapmak üzere kafirlerden iman ettiğini saklayabilir. Ancak bu olayın bir savaş esnasında olduğu unutulmamalıdır çünkü savaşta hilenin caiz oldu­ğu gibi bir kişinin müslüman olmasını gizlemesi de caizdir. Buna mukabil, bir müslümanın sulh halinde iken imanını gizleyeceğine dair herhangi bir de­lil göstermek pek güçtür. Zaten böyle bir durumda iken imanı gizlemenin her­hangi bir manası yoktur. Aksine müminin iman ettiğini açığa vurup kafirle­re tebliğde bulunması gerekmektedir.

M. Ruhsata dair diğer bir misal de Ebu Cendel'in ve Ebu Basir'in başların­dan geçen şu hadiselerdir:

a. Ebu Cendel: Asıl adı isyankar manasına gelen "el Asi" idi. Müslüman ol­duktan sonra bu adı bırakıp Ebu Cendel ismiyle anılır oldu.

Ebu Cendel, Mekke'de müslüman olunca, babası Süheyl bin Amr tarafın­dan hapsedilmiş, Medine'ye hicretine engel olunmuş ve müslüman olduğu için birçok İşkencelere maruz kalmıştır.

Birgün Ebu Cendel, hapisten kaçmayı başarmış dağ ve çölleri aşarak umre yapmak için Mekke'ye doğru gelen Resulullah ve sahabelerine katıl­mıştır. Ebu Cendel müslumanlarla müşriklerin Hudeybiye sulhunu yapma ha­zırlığı içinde iken kendisine vurulan zincirler yüzünden seke seke yürüye­rek müslümanların yanına varmıştır.

Onu gören müslümanlar çok sevinmiş ve onu aşırı bir sevinçle karşılamış­lardır. Fakat Hudeybiye sulhu yapılırken, müşriklerin temsilcisi ve Ebu Cen­del'in babası olan Süheyl bin Amr, oğlu Ebu Cendel'in müslümanlara sığın­masına karşı çıkmış ve Resulullah'a şöyle demiştir: "Ey Muhammedi O'nu ba­na teslim etmen, seninle yapacağım sulhun ilk şartı olacaktır." Resulullah: "Biz­ler sulhu henüz yazıp bitirmedik" "Onu bana bırak, ben onu himaye edeyim" demesine rağmen Süheyl "hayır, yapmam" demiştir. "Bunun üzerine Resulullah ona şöyle buyurdu: "Ey Ebu Cendel! Sabret, mükafatını Allah'dan bekle. Zira biz verdiğimiz sözü bozmayız, şüphesiz ki Allah sana bir çare ve bir çıkar yol gösterecektir."

"Mikrez ve Huveytİb isimli kişiler, Ebu Cendeli götürüp çadıra koymuş­lar, babasının ona bir şey yapmasına engel olmuşlardır.

Ebu Cendel, Hudeybiye sulhu esnasında babası Süheyl bin Amr'e bu şe­kilde teslim edildikten sonra, müşriklerden kaçmayı tekrar başarmış ve Ebu Basir isimli sahabenin bulunduğu yere vararak onunla birlikte hareket etmiş­tir.

Bu hadisenin ruhsata misal oluşu şu şekilde izah edilmektedir Resulullah müşriklerin elinden kaçıp kendisine sığınan bir müslümanı himaye edip müşriklerle muahedeyi bozmamıştır. Bilakis Ebu Cendeli müşrik olan baba­sına teslim etmiş ve Hudeybiye sulhunu yapmıştır. Böylece azimeti bırakıp burada ruhsatı tercih etme yoluna gitmiştir.

Ancak Resulullah burada ruhsatı tercihinde müslümanların maslahat ve menfaatları olduğunu anlamıştır.

Çünkü bu barış sayesinde müslümanlar, İslam dinini müşriklere kolayca tebliğ etme imkanı bulmuşlardır. Müşriklerin müslümanlara karşı besledik­leri kin ve intikam duyguları yatışmıştır. Böylece bu anlaşma müşriklerin İs-lamı kabullenmelerine imkan sağlamış ve bir yıl sonra müslümanların hac yapmalarıyla birçok müşrik ve kainin kalbini İslâm'a ısındırmaya vesile olmuş­tur.[68]

b. Ebu Basir'in Hadisesi: Ebu Basir'in asıl İsmi Utbe bin Esid'dir Resulullah Hudeybiye anlaşmasını yapıp Medine'ye dönünce, Ebu Basir müslüman olarak Medine'ye gelmiştir. Bunu öğrenen Kureyş müşrikleri, Resulullah'a ken­dilerine Ebu Basir'i iade etmesi için Huncys bin Cabir ile kölesi Kevser'i gön­dermişlerdir. Kureyşliler: "Bizimle yaptığın muahedenin gereği olarak bu ada­mı bize iade et" demişlerdir.

Bunun üzerine Resulullah gönderilen o iki kişiye Ebu Basir'i teslim edip geri göndermiştir. Bu iki kişi, Ebu Basirle birlikte Mekke'ye doğru giderken "Zulhuleyfe" denilen yere varmışlar ve orada dinlenmek üzere oturup hur­malarını yemeye başlamışlardır. Bu arada Ebu Basir. kendisini götürenlerden birisine şöyle demiştir: "Ey Titan. Ben senin kılıcını şahane bir kılıç olarak gö­rüyorum" Onu götüren adamların ikincisi kılıcı kınından çıkarır ve: "Evet, Val­lahi bu kılıç güzel bir kılıçtır. Ben bunu tekrar iekn.it" denedim." der. Ebu Ba­sir: Onu bana gösterir misin, bakayım? dedi. Adam kılıcı gösterirken Ebu Ba­sir onu adamın elinden alır ve boynunu vurur. Diğer adam ise kaçarak ge­risin geri döner ve Medine'ye gelir. Koşarak mescide girer. Bu kişi Hu-neys'in kölesi Kevser idi. Öldürülen ise Huneys idi. Resulullah onu görün­ce: "Bu korkunç bir olayla karşılaşmış görünüyor" dedi. Resulullah'in yanı­na ulaşınca; "Vallahi arkadaşım öldürüldü, ben de öldürüleceğim" dedi. Bu sırada Ebu Basir de Resulullah'a geldi ve ona "Ey Allah'ın Rasulü Vallahi Al­lah senin verdiğin sözü yerine getirdi. Zira sen, beni onlara iade ettin. Son­ra Allah, beni onlardan kurtardı, dedi.

Resulullah sahabelerine hitaben şöyle buyurdu: "Vay bu adamın annesi­nin haline! Şayet kendisini destekleyen biri olsa, bu bir harb gelberisidir. (Harb ateşinin tutuşmasına sebeb olur)."

Ebu Basir Resulullah'ın bu sözlerini İşitince, Resulullah'ın tekrar kendisi­ni müşriklere teslim etmeyi düşündüğünü anladı, oradan ayrılıp Şam yolu üze­rinde bulunan ve "Is" diye adlandırılan deniz sahili bir yere vardı. Ve oraya yerleşip kaldı. (Burası müslümanların sığınağı haline geldi) Ebu Cendel de Mekke müşriklerinin elinden kaçarak Ebu Basir'İn yanına vardı. Kureyşli-ler'den müslüman olup kaçmak isteyenler de buraya kaçıyorlardı. Böylece bunların sayısı çoğaldı, yetmiş kişiye (diğer bir rivayette 300 kişiye) ulaştı. Bunlar, Hudeybiye musalahasının geçerli olduğu bir dönemde Medine'ye git­mek istemiyorlardı. Zira muahede gereği olarak Resulullah tarafından müş­riklere teslim edileceklerinden korkuyorlardı.

Ebu Basir ve Ebu Cendel'in oluşturduğu bu İslâmi güç, Kureyş müşrikle­rinin Şam'a giden kervanlarını duyunca önlerini kesiyor, adamlarını öldürü­yor, mallarına el koyuyorlardı. Kureyşliler, kendilerini tehdit eden bu insan­lar karşısında bu defa Resulullah'a Ebu Süfyan'ı elçi olarak gönderdiler. Ra-sulullah'dan Allah rızası için ve akrabalık bağına hürmeten bunlann taarruz­larına engel olmasını istediler. "Sen bu adamlara elçi gönder, müşriklerden sana kim gelirse o güven içindedir" şeklinde bir de yazı yazdılar. Bunun üze­rine Resulullah, Ebu Basir ve arkadaşlarına bir elçi ile mektup gönderdi. Resulullah'ın mektubu Ebu Basir'e vardığı zaman, Ebu Basir son nefeslerini alıp veriyordu. Resulullah'ın gönderdiği mektubu okurken ruhunu teslim etti ve mektup elinde kaldı Ebu Cendel onu vefat ettiği yere defnetti.[69]

Ebu Basir ve Ebu Cendel'e ait olan bu iki hadise Buhârînin en uzun ha­disi olan ve Hudeybiye sulhunu anlatan şu hadis-i şerifte zikredilmektedir, hadîs-i şerif pek çok hükümler kapsadığı ve günümüzün bazı meselelerine ışık tuttuğu için tamamının zikredilmesinde fayda mülahaza edilmiştir:

Misver bin Mahreme ile Mervan'ın şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Resulullah (sav) Hudeybiye musalahası yapıldığı yıl (umre yapmak için) yola çıktı, yolun bir kısmını yürüdükten sonra Resulullah, kendisiyle birlikte git­mekte olanlara şunları söyledi:

"Halid bin Velid, bir kısım Kureyş süvarileriyle birlikte gözcü olarak "Gamim" mevkiindedir. Bu nedenle siz, yolun sağ tarafından gidiniz." Vallahi Ha­lid, Resulullah'ın ve beraberinde bulunanların geldiklerini anlayamadı[70]. Ni­hayet onlar, Resulullah'ın ordusunun kaldırdığı tozu gördüler. Bunun üzerine Halid, Kureyşlilere Resulullah'ın geldiğini bildirmek için derhal hareket etti. Bineğine ayaklarıyla vurarak onu koşturup süratle Kureyşlilere gitti. Resulullah ordusuyla yürüyordu, Resulullah ve ordusu, Kureyşin karargahına inen "Seniyye" mevkiine varınca, Resulullah'ın bindiği "Kasva" isimli deve bu­rada çöktü. Sahabeler Kasvayı sürmek İsteyerek onu azarladılarsa da deve di­retti. Bunun üzerine sahabeler: "Kasva yürümemeye inat etti, kasva yürüme-meye İnat etti" dediler. Resulullah "Kasva yürümemekte inat etmedi. Onun böyle bir adeti de yoktur. Fakat vaktiyle fillerin Mekke'ye girmesine engel olan güç buna da engel oldu ve onu buraya hapsetti" buyurdu ve devamla "ha­yatım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, Kureyşlilerin benden Al­lah'ın mukaddes kıldığı şeylere saygı göstermek için isteyecekleri her mese­leye olumlu cevap vereceğim" buyurdu. Sonra Resulullah deveyi azarladı, de­ve sıçrayıp kalktı. Bunun üzerine Resulullah Kureyşliler'in bulunduğu yön­den döndü. Suyu az olan "Semed" kuyusu yolu üzerindeki Hudeybiye mev­kiinin sonunda konakladı. İnsanlar azar azar suyu çekiyorlardı. Az olan su yetmedi ve kurudu. Resulullah'a susuzluktan şikâyet edildi. Bunun üzerine Resulullah ok çantasından bir ok çıkardı ve onu Semed kuyusuna koymala­rını emretti. Ravi diyor ki: Vallahi o anda kuyunun suyu coştu, Resulullah'ın sahabeleri oradan ayrılıncaya kadar onları sulamak için su fışkırtmaya devam etti."

Resulullah ve sahabeler böyle devam ederken Huzaa kabilesine mensup olan Budeyl bin Verka[71] kendi kabilesinden birkaç kişiyle birlikte çıkıp Resulullah'a geldiler. Mekke ve çevresinde oturan Tihame kabileleri arasında Huzaa kabilesi öteden beri Resulullah'ın sırdaşı idi.[72]

Budeyl gelince Resulullah'a şunları haber verdi: "Haberiniz olsun, Kureyş'in Kab bin Lüey ile Arar bin Lüey kabileleri Hudeybiye sularının en zengin menbaaları başında konakladılar. Sütlü ve yavrulu develeri, kadın ve çocukları da yanlarında bulunuyor. Bunlar şüphesiz size karşı savaş edecekler ve si­zin Beytullah'a girmenize engel olacaklardır.[73] Resulullah şöyle buyurdu: "Fa­kat biz herhangi bir kimse ile harb etmek için gelmedik. Biz sadece Umre etmek niyetiyle geldik."

Önceki savaşlar, Kureyş'in maddi ve manevi gücünü zayıflatmış ve onları büyük zararlara uğratmıştır.

Eğer Kureyşliler. isterlerse, ben onlarla aramızda bir savaş kes anlaşma­sı süresi tayin edeyim. Onlar da insanlarla benim aramı serbest bıraksınlar. Ben İnsanlara galip gelirsem. Kuıeyşliler de dilerse, diğer insanlar gibi bo­yun eğerler. Eğer galip gelemezsem, Kureyşliler benimle harbetme külfetin­den kurtulup rahat etmiş olurlar.[74] Şayet Kureyşliler benimle böyle birsavaş-kes anlaşması yapmazlarsa, hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, başım vücudumdan ayrılıncaya kadar, İslâm uğrunda onlarla mutlaka sa­vaşacağım. Şu da kesindir ki, Allah emrini mutlaka yerine getirecektir. (Mü­minlere vaad ettiği yardımını gerçekleştirccekür).

Budeyl: "Senin söylediklerini Kureyş'e tebliğ edeceğim" dedi. Oradan ay­rılıp Kureyşliler'in yanına geldi ve onlara şöyle dedi: "Şimdi biz, o adamın (Resulullah'ın) yanından geliyoruz. Onun bazı şeyler söylediğini işittik. Bu sözleri size arz etmemizi dilerseniz arzedebiliriz." Kureyşlİlerİn ayak takımı: "Ondan bize herhangi bir şey anlatma, İhtiyacımız yok" dediler. İleri görüş­lü olanları ise, "işittiklerini anlat" dediler. Bunun üzerine Budeyl: "Şöyle şöy­le konuştuğunu İşittim" eledi ve onlara Resulullah'ın söylediklerini anlattı. Son­ra "Urve bin Mes'ud" ayağa kalktı. Kureyşlilere:

"Ey kavmim, siz benim babam yerinde değil misiniz?" dedi. Kureyşliler:

-  "Evet" dediler. Urve:

-  "Beni herhangi bir şeyle itham ediyor musunuz?" dedi. Kureyşliler:

-  "Hayır" dediler. Urve:

- "Ukaz halkını hep birlikle sizinle beraber savaşmaya davet ettiğimi, on­ların bundan kaçındıklarını görünce, aile efradım ve bana İtaat edenlerle bir­likte sizin yardımınıza geldiğimi biliyorsunuz değil mi?" dedi. Kureyşliler:

-  "Evet'" dediler. Urve:

- "Bu adam size insaflı bir öneri getiriyor, siz bunu kabul edin. Bana izin verin onun yanına gideyim." dedi. Mekkelİler:

-  "Haydi git" dediler.

Urve Resulullah'ın yanına vardı, onunla konuşmaya başladı. Resulullah Ur-ve'ye Budeyl'e söylediğine yakın şeyler söyledi, Bunun üzerine Urve şöyle dedi: "Ey Muhammedi Söyle bana. Farzet ki sen kavminin kökünü kuruttun, sen bundan önce araplardan herhangi bir insanın, kavmini helak ettiğini hiç duydun mu? Ya durum tersine dönerse, Kureyş'İn sana nasıl davranacakla­rını pek iyi bilirsin, vallahi aranızda şerefli kişiler gördüğüm gibi, bir kısım karışık insanlar da görüyorum. Bunlar, savaş esnasında seni bırakıp kaçacak nitelikte insanlardır" dedi. Hz. Ebu Bekir. Urve'nin sahabelerin Resulullah'i bırakıp kaçabilecekleriyle itham etmesine tahammül edemeyerek Urve'ye şu cevabı verdi: "Sen Lat putunun edep yerini yala, biz mi Resulullah'ı bırakıp kaçacağız?" Urve:

- "Bu da kimdir" diye sordu. Sahabeler:

-  "Bu Ebu Bekir" dediler. Urve:

- "Ah Ebu Bekir! Hayatım kudret elinde olana yemin olsun ki, eğer bana henüz karşılığını ödeyemediğim iyiliğin olmasaydı, ben sana cevap verirdim" dedi. Urve Resulullah'la konuşmasına devam etti. Konuşması esnasında (bir arap adeti olmak üzere) Resulullah'ın sakalını konuştukça okşuyordu. Bu sı­rada Urve'nin akrabası olan "Muğire bin Şube" elinde yalın kılıç, başına miğ­fer giymiş bir halde Resulullah'ın başında ayakta bekliyor ve Urve Resulullah'ın sakalını okşamaya yöneldikçe, Muğire kılıcının ucuyla Urve'nin eline vuruyor ve ona: "Resulullah'ın sakalından elini çek" diyordu.

Urve başını kaldırdı "bu adam kimdir" diye sordu. Sahabeler: "Muğire bin Şube'dir" dediler. Bunun üzerine Urve: "Ey hain! Ben hâlâ senin yaptığın iha­netin cezasını ödemeye çalışmıyor muyum" dedi.

Zira Muğire bin Şube, müslüman olmadan önce cahiliyye döneminde Ma-likoğullarından bazı insanlarla birlikte yolculuk yapmış, bunları yolda öldü­rüp mallarını almış, sonra da Medine'ye gelip müslüman olmuştur. Muğire, bu maUarı Resulullah'a arzedince. Resulullah ona şu cevabı vermiştir: "Senin müslüman oluşunu kabul ediyorum, fakat bu mallarla benim bir alakam yoktur.”[75]

Daha sonra Urve, Kureyşlilerin yanına vardı ve onlara intibalannı şöyle anlattı: "Ey kavmim! Vallahi ben vaktiyle birçok kralın huzuruna çıktım. Rum kayserinin, Acem kisrasının ve Habeşistan kralı Necaşi'nİn huzurlarına elçi olarak gittim. Vallahi ben, Muhammed'in arkadaşlarının Muhammed'e gös­termiş oldukları saygının herhangi bir krala yapıldığını görmedim. Vallahi, Muhammed herhangi bir şey tükürünce arkadaşları onu ellerine alıp yüzlerine ve derilerine sürüyorlar. Onlara bir şeyi emrettiği zaman, derhal emrini ye­rine getirmeye koşuyorlar. Abdest aldığı zaman abdest artığı için nerede ise, birbirlerini öldürüyorlar. Konuştuğu zaman seslerini kısıyorlar, (edeble ce­vap veriyorlar) Ona baktıkları zaman, saygı göstermek için, keskin bir bakış­la bakmıyorlar. Bu adam size insaflı bir plan teklif ediyor, sizler bunu kabul edin.

Sonra Kinaneoğullarından birisi[76]  Kureyşe hitap ederek şöyle dedi: "Bı­rakınız, Muhammed'in yanına bir kere de ben gideyim." Onlarda: "Pekala git" dediler. Bu zat, Resulullah'a ve sahabelere doğru gelirken Resulullah: "Bu ge­len filan kişidir. O, hac ve umre kurbanlarına saygı gösteren, bir kabileden­dir. Boynuna nişan takılmış kurbanlık develeri bunun önüne salıversin" bu­yurdu.[77] Develer, bu zatın önüne salıverildi. Sahabeler telbiye getirerek (Lebbeyk Allahumme Lebbeyk diyerek) bu kişiyi karşılamışlardı. Kinaneli bu zat, durumun böyle olduğunu görünce "Subhanallah, bunların Beytullah'a gir­melerine engel olmak asla yakışmaz" demiştir.

Kinane kabilesinden olan bu zat, Kureyşlilerin yanma döndü ve onlara: "Ben bunların Umre için kesecekleri kurbanlık develerin boyunlarına nişan takıldığını ve özel bir şekilde süslendiğini gördüm. Bunların Beytulharam-dan men edilmelerini doğru görmüyorum." dedi.

Sonra Kureyşlilerden "Mikrez bin Hafs" isimli bir adam ayağa kalktı "ba­na müsaad ediniz. Bir de ben Muhammed'e gideyim" dedi. Onlar da "hay­di git" dediler. Mikrez, Resulullah'a ve sahabelerine doğru gelince Resulullah: "Şu gelen Mikrezdir, aşağılık insandır" buyurdu[78] Mikrez gelip Resulullah ile konuşmaya başladı onlar konuşurken, Süheyl bin Amr, çıkp geldi. Resulullah sahabelere "artık işiniz bir dereceye kadar kolaylaştı" buyurdu [79]

Süheyl bin Amr gelince Resulullah'a şöyle dedi: "Haydi (kağıt kalem) ge­tir. Bizimle sizin aranızda yazılı bir barış anlaşması yaz" Resulullah, katibi çağırdı.[80] Ve ona: "Bismillahirrahmanirrahim diye yaz" buyurdu, Süheyl bu­na müdahale etti ve Resulullah'a şöyle dedi: "İyi ama vallahi ben Rahman ke­limesinin ne demek olduğunu bilmiyorum. Fakat vaktiyle senin de yazdığın gibi (Bismikallahümme - Allah'ım senin isminle) diye yaz." Bunun üzerine müslümanlar "vallahi biz onu yazmayız, biz "bismillahirrahmanirrahim" yazılmasını İsteriz dediler. Resulullah: "Haydi bismikellahümme" diye yaz" bu­yurdu. Sonra katibe: "Bu yazı Allah'ın peygamberi Muhammed'in karar ver­diği ve altına imza koyduğu bir muahade namedir" diye yazmasını emret­ti. Yine Süheyl İtiraz ederek: "Vallahi, biz senin Allah'ın peygamberi olduğu­nu bilsek ve İnansak seni Beytul Haram'dan men etmez ve sana karşı savaş-mazdık. Abdullah'ın oğlu Muhammed'in... diye yaz" dedi. Bu teklif üzerine Resulullah: "Vallahi siz yalanlasanız da ben Allah'ın Peygmaberiyim" bu­yurdu. Ve Hz. Ali'ye "Haydi Muhammed bin Abdullah diye yaz" dedi.[81]

Resulullah (barış anlaşmasının şartlarını tayin ederek) Süheyl'e şöyle bu­yurdu: "Muahadeyi şu şartlarla yaparız: Bizi Beytullah ile başbaşa bırakı­nız. Biz orayı tavaf edelim." Süheyl şu cevabı verdi: "Vallahi sizinle Beytul-lah'ı başbaşa bırakmayız, çünkü araplar cebren İşgal edildik diye hakkımız­da dedikodu ederler. Fakat bu İstediğin gelecek yıl olsun" Resulullah bu şe­kilde kabul buyurdu, Hz. Ali de böylece yazdı. Bu defa Süheyl şu şanı ile­ri sürdü ve şöyle dedi: "Sana bizden herhangi bir erkek gelirse, o senin di­ninden olsa bile onu bize iade edeceksin" müslümanlar bu teklife hayret ede­rek şöyle dediler: "Subhanallah, müslümanlara sığınan bir müslüman müş­riklere nasıl iade edilebilir." Müslümanlarla müşrikler bunu tartışırken bir de ne görsünler muahedeyi yapan Süheyl'in bizzat kendi oğlu Ebu Cendel, ken­disine vurulan kelepçeler yüzünden zorla yürür bir şekilde seke seke müs-lümanların yanına vardı. Ebu Cendel, Mekke'de hapsedildiği yerden kaçıp Mekke'nin altından gelmiş ve kendisini müslümanların içine atmıştı. Bunu gö­ren babası Süheyl bin Amr, Resulullah'a şöyle demiştir: "Ey Muhammed! Onu bana teslim etmen, seninle yapacağım barış anlaşmasının ilk şartıdır." Resulullah: "Biz anlaşmayı henüz imzalamadık" dedi. Süheyl "Vallahi teklifim ka­bul edilmez ise, seninle herhangi bir barış anlaşması yapmam" dedi. Tekrar Resulullah: "Bunu bana bırak, ben bunu koruyayım" buyurdu. Süheyl: "Ha­yır, ben onu senin himayene bırakmam" dedi. Resulullah ısrar ederek "hay­di bu işi yap" buyurdu. Süheyl, Hayır yapmam, dedi. Bunun üzerine orada bulunan ve Kureyşlilerin temsilcilerinden olan Mikrez, Resulullah'a hita­ben: "Haydi bunu sana bırakmayı kabul ettik" dediyse de (muahedeyi imza­lamakla yetkili olan Süheyl bunu kabul etmedi). Babasının ısrarından dola­yı ümidini kesen Ebu Cendel, müslümanlara seslenerek şöyle dedi: "Ey müslümanlar topluluğu! Müslüman olarak geldikten sonra tekrar müşrikle­re mi iade edileceğim? Benim neler çektiğimi görmüyor musunuz?"

Gerçekten Ebu Cendel, Allah yolunda Kureyşliler tarafından en dehşetli işkencelere uğratılmıştı. Ebu Cendel'in halinden etkilenen Hz. Ömer, Rasu-lullah'ın yanına varmış ve ona şunları sorup cevabını almıştır: "Sen Allah'ın hak Peygamberi değil misin?" Resulullah: "Evet, ben Allah'ın hak Peygam­beriyim" buyurmuştur. Yine Ömer: "Bizler hak, düşmanlarımız batıl üzere bu­lunmuyorlar mı?" diye sormuş, Resulullah "evet" buyurmuştur. Tekrar Ömer: "O halde niçin dinimiz uğrunda bu ezikliği (zilleti) kabul edelim" diye so­runca Resulullah ona şu cevabı vermiştir: "Şüphesiz ki ben Allah'ın Peygam­beriyim ben ona isyan edecek biri değilim. O benimyardımcımdır," Hz. Ömer, "sen bize, beytullaha varıp orayı tavaf edeceğimizi haber vermemiş miydin" deyince Resulullah: "Evet, vermiştim, fakat ben size bu yıl varacağımızı söy­lemiş miydim?" diye sordu. Ömer: "Hayır" diye cevap verdi. Bunun üzeri­ne Resulullah şöyle buyurdu: "Sen mutlaka ona varacaksın ve onu tavaf ede­ceksin. "

Hz. Ömer diyor ki: "Ben, bundan sonra Ebu Bekir'in yanına vardım ona da şunları sordum: "Ey Ebu Bekir! Bu adam Allah'ın hak Peygamberi değil midir?" Ebu Bekir: "Evet, hak Peygamberidir" dedi. "Biz hak üzere düşman­larımız da batıl üzere değiller mi" dedim. Ebu Bekir: "Evet" dedi. "O halde niçin dinimiz uğrunda bu ezikliği kabul ediyoruz" dedim. Ebu Bekir: "Behey adam, o Allah'ın Peygamberidir. O, Rabbine isyan edecek biri değildir. Al­lah onun yardımcısıdır. Sen onun üzerine sarıl (emrini tut) Vallahi o, hak üze­redir" dedi. "O, bize Beytullah'a varıp orayı tavaf edeceğimizi söylemiyor muy­du? dedim. Ebu Bekir; "Evet, söylemişti, fakat sana bu yıl gideceğini söyle­miş miydi?" dedi. "Hayır" dedim. Ebu Bekir: "Sen mutlaka oraya varacak ve orayı tavaf edeceksin" dedi. Hz. Ömer diyor ki: "Bu İtirazlarıma keffaret oa-rak daha sonra bir çok saliiı amel işledim"

(İbni İshak'ın rivayetine göre Hz. Ömer şöyle diyormuş: "O gün konuş­tuğum sözlerin neticesinden korkarak hâlâ sadaka veriyor, oruç tutuyorum, namaz kılıyor ve köle azat ediyorum).

Ravi diyor ki: "Resulullah muahedenamenin yapılıp imza edilmesini bitir­dikten sonra sahabelere yönelerek "haydi kalkın, kurbanlarınızı kesin, sonra başlarınızı traş edin" buyurdu. Vallahi onlardan bir kişi bile kalkma­dı. Hatta Resulullah bu emrini üç kere tekrar etti, yine kimse kalkmadı. Bu­nun üzerine Resulullah müminlerin annesi olan Ümmü Seleme'nin yanına gir­di ve ona İnsanlardan gördüğü kayıtsızlığı anlattı.[82]

Ümmü Seleme: "Ey Allah'ın Rasulü! Emrinin yerine getirilmesini istiyor mu­sun? O halde dışarı çıkıp kurbanlık deveni kesinceye ve berberini çağırıp kendini traş ettirinceye kadar, sahabelerden herhangi birine tek bir kelime da­hi söyleme" dedi. Resulullah dışarı çıktı. Bunları yapıncaya kadar kimse ile konuşmadı. Kurbanlık develerini kesti, berberini çağırdı ve kendisini traş et­tirdi. Sahabeler Resulullah'ın böyle yaptığını görünce, onlar da kalkıp kur­banlık develerini kestiler, birbirlerini traş etmeye başladılar. Hatta kalabalık­tan dolayı nerede ise birbirlerini ezeceklerdi.[83]

Resulullah traş olduktan sonra huzuruna müslüman kadınlar geldi. Bunun üzerine Allah Teala şu âyeti celileyi indirdi: "Ey iman edenler! Mümin ol­duklarını söyleyen kadınlar size muhacir olarak geldikleri zaman onla­rı imtihan edin. Onların imanlarını Allah daha iyi bilir ya. Mümin olduk­larını Öğrendiğiniz zaman onları kafirlere iade etmeyin, çünkü ne mümin kadınlar kafirlere helaldir, ne de kafir erkekler mümin kadınlara helal­dir.

Kafir kocalarının sizlere muhacir olarak gelen mümin kadınlara ver­miş oldukları mehirleri geri iade edin. Bu muhacir kadınlara mehirleri-ni verdiğiniz taktirde kendileriyle evlenmenizde bir mahzur yoktur. Ka­fir kadınları nikahınız altında tutmayın. Siz de kafir kadınlara verdiğiniz mehri geri isteyin. Kafir erkeklerde size gelen muhacir kadınların mehir-lerini istesinler.

İşte Allah'ın sizin hakkınızda hükmü budur. O aranızda hükmünü ve­rir. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. "[84]

Bu âyetin İnmesi üzerine Hz. Ömer müşrik olan iki karısını boşadı. Bun­lardan biri İle Muaviye bin Ebu Süfyan diğeri ile de Safvan bin Ümeyve ev­lendi.

Resulullah Medine'ye döndü. Bu sırada, anlaşma İcabı Kureyş'den biri ka­bul edilen Ebu Basir, müslüman olarak Medine'ye geldi.

Kureyşliler Ebu Basîr'in kendilerine iade edilmesi için Resulullah'a iki ki­şi gönderdiler. O'na: "Bizimle yaptığın muahede'de verdiğin sözü hatırlatırız" dediler. Resulullah da Ebu Basir'i bu iki kişiye iade etti. Bunlar Ebu basirle bir­likte yola çıktılar. Zülhuleyfe denen yere vardıklarında yanlarında azık ola­rak aldıkları hurmalardan bir bölümünü yemek için orada konakladılar. Ebu Basir, bu İki kişiden Huneys'e: "Ey filan! Vallahi ben senin kılıcını şahane bir kılıç olarak görüyorum" dedi. kılıcın sahibi olan diğer adam kılıcı kınından çıkardı ve "Evet vallahi bu kılıç iyi bir kılıçtır. Ben bunu tekrar tekrar dene­dim" dedi. Ebu Basir de: Müsaade et de ona bir bakayım" dedi. Adam kılıcı gösterirken hernen onu elinden kaptı ve Huneys'in boynuna vurdu. Huneys öldü. Diğer adam gensin geri kaçarak Medine'ye vardı. Koşarak Mescİd-i Ne­beviye girdi. Resulullah bu adamın telaşla koştuğunu görünce: "Bu korkunç bir şey görmüştür" buyurdu. Huneys'in kölesi olan ve Kevser adını taşıyan bu zat, Raululfah'ın yanına varınca ona: "Vallahi arkadaşım Öldürüldü. Ben de öl­dürüleceğim" dedi. Bu arada Ebu Basir'de Resulullah'a geldi ve ona: "Ey Al­lah'ın Rasulü! Vallahi Allah senin verdiğin sözü yerine getirdi. Zira sen beni onlara iade ettin. Sonra Allah beni onlardan kurtardı." dedi.

Bunun üzerine Resulullah sahabelere hitaben şöyle buyurdu: "Vay bu ada­mın annesinin haline, şayet kendisini destekleyen biri olsa, bu bir harb gel-berisidir. (Harb ateşinin tutuşmasına sebeb olur) Ebu Basİr, Resulullah'ın bu sözlerini işitince Onun kendisini hemen müşriklere iade edeceğini anladı ve oradan ayrıldı. Şam yolu üzerinde bulunan ve "İs7' diye adlandırılan deniz sa­hili bîr yere vardı, orada yerleşip kaldı.

Ebu Cendel bin Süheyl de Mekke müşriklerinin elinden kaçtp Ebu Basir'in yanına vardı. Kureyşlilerden müslüman olup da kaçıp kurtulmak isteyenlerle bir topluluk oluşturmuşlardı. Bunlar Kureyş'in Şam'a giden bir ticaret kerva­nını duyar duymaz hemen onları geri çeviriyorlar, adamlarını öldürüyorlar ve mallarına el koyuyorlardı.

Kureyşlilerin kendilerini tehdit eden bu insanlara bir çare bulmak üzere bu defa Rasuîullah'a Ebu Süfyan bin llarb'i elçi olarak gönderdiler. Rasulul-lah'dan Allah rızası için ve akrabalık bağına hünneten Ebu Basir cemaatının müşriklere karşı giriştikleri taarruzlar; durdurmasını İstedi. "Artık bundan son­ra kim Mekke'den Medine'ye gelirse o güven içindedir. Geri iade edilmeye­cektir" diye haber göndermişlerdi.

Resulullah Ebu Basir cemaatına mektup gönderdi Medine'ye gelmelerini istediğini bildirdi.

Bunun üzerine Allah Teala şu âyeti indirdi: "Sizi onlara muzaffer kıldık­tan sonra Mekke'nin göbeğinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çektiren Allah'tır. Allah yaptıklarınızı çok iyi görür.

Onlar, inkar edenler, sizi Mescid-i Haramı ziyaretten ve beraberinizde kurbana tahsis ettiğiniz hayvanları yerine kavuşmaktan ah koyanlardır. Eğer o kafirler arasında bilmediğiniz mümin erkekler ve mümin kadın­lar bulunup da farkında olmayarak onları tepeleyip vebal altında kalma ihtimaliniz olmasaydı, savaşmanıza izin verilirdi. Bütün bu nimetleri Allah size, dilediklerini rahmetine kavuşturmak İçin vermiştir. Eğer mü­minlerle kafirler birbirlerinden seçilip ayrılmış olsalardı, elbette kafir­leri can yakıcı bir azaba uğratırdık.

İnkar edenler, kalplerine taassubu, o cahiliye taassubunu yerleştirir­ken, Allah da Peygamberinin ve müminlerin kalplerine huzur ve sükunet indirdi. Onları takvayı gerektiren sözden ayırmadı. Onlar da buna layık ve ehil kimselerdi. Allah herşeyi çok iyi bilir."[85]

İnkâr edenlerin kalplerine yerleştirdikleri cahiliye taassubu, onların Resulullah'ın peygamberliğini kabul etmemeleri , "Bismillahirrahmanirrahim’i red etmeleri ve müslümantarı Beytuüah'a girmekten alı koymaları şeklinde görülmüştür.[86] Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir:

itikadı konularda azimeti .seçerek dini yüceltmenin daha evla olduğu muhakkaktır. Bu konularda ruhsatı seçenin imanında şüphe edilebilir. Hat­ta müslüman olduğunu açığa vurmayana müslüman muamelesi yapılamaz. Nitekim Resulullah Hz. Abbas'in müslüman olduğunu söylemesine rağmen onun dış görünüşüne bakıp kendisinden fidye almıştır.

İbn Hişam, İbn İshak'ın şunları söylediğini nakletmektedir: "Resulullah'ın azatlı kölesi Ebu Rafi dedi ki: Ben Abdülmuttalib'in oğlu Abbas'ın kö-lesiydim. Bizim evin halkı İslâm'a girmişti. Abbas ve (hanımı) Ümmül Fadl müslüman olmuşlardı. Ben de müsîüman olmuştum.

Abbas kavminden korkuyor, onlara karşı çıkmak istemiyor ve Müslüman olduğunu gizliyordu. Malı çok olan biriydi, o malını kavmine dağıtırdı.

Ebu Leheb, Bedir savaşına katılmamış yerine el-Asi bin Hişam'ı gönder­mişti- Bedir savaşında Kureyşlilerin uğradıkları hezimet haberi Ebu Leheb'e ulaşınca, Allah onu rezil rüsvay etti. Biz İse kendimizi güçlü hissetmeye baş­ladık, maneviyatımız yükseldi.

Ben zayıf bir insandım. Oklar yapardım, zemzem odasında (zemzem su­yu için kurulmuş özel bir çadırda) okları yontuyordum. Bir gün aynı yerde oturmuş oklarımı yontuyordum, Ummul Fadl'da yanımda oturuyordu. Biz, ge­len haberler dolayısı ile sevinçliydik, o sırada yüzünden şer dökülen Ebu Le­heb geldi. Odanın bir köşesine oturdu, sırtını benim arkama çevirmişti. O böy­le otururken bir kısım insanlar: "İşte Ebu Süfyan geldi1' dediler. Bunun üze­rine Ebu Leheb: "Buraya gel, yemin olsun ki haberler sende" dedi. Ebu Süfyan, Ebu Leheb'in yanına olurdu. Bütün insanlar ayakta durmuş ona bakı­yorlardı. Ebu Leheb: "Yeğenim anlat bakalım, insanların durumu nedir?" de­di. Ebu Süfyan da şöyle dedi: "Vallahi hadise şöyle oldu: Biz o kavimle kar­şı karşıya geldik. Onlara omuzlarımıza binme fırsatı verdik, onlar da bizi di­ledikleri şekilde sevk ediyorlar ve diledikleri biçimde esir alıyorlardı, Allah'a yemin olsun ki, bununla beraber adamlarımızdan hiçbir kimseyi kınamadım. Zira karşımıza, yerden göğe doğru uzanan alaca atlar üzerinde beyaz tenli adamlar çıktılar. Bunlar, hiçbir şey bırakmıyor ve bunlara karşı hiçbir şey mu­kavemet edemiyordu."

Ebu Rafi diyor ki: "Bunun üzerine ben, çadırın bir kenarını elimle yuka­rı kaldırdım, sonra vallahi onlar meleklerdir" dedim. Ebu Leheb bunu işitince elini kaldırıp yüzüme şiddetle bir tokat vurdu. Ben de ona daldım. O be­ni kaldırıp yere vurdu, üzerime çöküp beni dövmeye başladı. Ben zayıf bir adamdım. Bunu gören Ümmül Fadl çadırın direklerinden birini kapıp Ebu Le­heb'in başına indirdi, onun kafasında korkunç bir yarık meydana getirdi ve ona şöyle dedi: "Efendisi burada olmadığı için sen onu zayıf buldun ha!" Ebu Leheb rezil bir şekilde kalkıp gitti. Vallahi bundan sonra sadece yedi gün ya­şadı. Allah onu sivilce hastalığına yakalattı ve o hastalık onu öldürdü.[87]

Ebu Rafi'nin anlattığı bu habere* göre, Abbas bin Abdülmuttalib Bedir sa­vaşından önce müslüman olmuş, ancak cesaret edip müslüman olduğunu açı­ğa vuramamıştır. Bunun neticesi olarak da istemeyerek Bedir savaşına katıl­mıştır. Aşağıda zikredilen rivayet bunu desteklemektedir:

İbn Hİşam, İbn İshak'ın Abdullah bin Abbas'dan şunu rivayet ettiğini nakletmektedir. "Bedir günü. Resulullah sahabelerine şöyle buyurdu: "Haşi-moğullarından ve diğer insanlardan bir kısım adamların istemeyerek sava­şa katılmaya zorlandıklarını öğrendim. Bunların bizimle savaşmaya herhangi bir ihtiyaçları yoktur... Sizden kim Resulullah'ın amcası, Abbas bin Ab-dulmuttalib ile karşılaşırsa onu öldürmesin, zira o, zorla savaşa katıldı.[88]

Hz. Abbas'ın Bedir savaşından önce müslüman olduğunu beyan eden bu rivayetlere dayanılırsa, Hz. Abbas'ın Bedir'den önce müslüman olduğunu söy­lemek doğru olur. Bununla beraber Resulullah (sav) Bedir savaşında esir dü­şen amcası Abbas'ın müslüman olduğunu, savaşa istemeyerek katıldığını İle­ri sürerek fidye vermekten muaf tutulması isteğini kabul etmemiştir. Ve ona şunları söylemiştir: "Senin müslüman olduğunu Allah daha iyi bilir, şayet söylediğin gibiysen bunun karşılığını Allah sana verir, fakat senin dış gö­rünüşün bizim aleyhimize idi, hem kendi diyetini, hem de kardeşlerin Ha­risin oğlu Nevfel ve Ebu Talib'in oğlu Akil'in diyetini vereceksin. Bir de se­ninle muahedeli olan Utbe bin Amfin diyetini Ödeyeceksin." Abbas: "Ey Al­lah'ın Rasulü! Senin istediğin bu miktar bende yoktur" dedi. Resulullah ona şu cevabı verdi: "Fadl'ın annesiyle (hanımınla) birlikte yere gömdüğünüz mal­larınız nerede? Sen Umumi Fadl'a şöyle dediydim Eğer bu seferimde başı­ma bir şey gelecek olursa, bu mal oğullarım Fadl, Abdullah ve Kusem'in ol­sun." Abbas: "Ey Allah'ın Rasulü! Ben senin Allah'ın Peygamberi olduğunu biliyorum. Bu olayı benden ve Ummul Fadl'dan başkası bilmiyordu" dedi. Sonra Abbas hem kendisi İçin hem de kardeşlerinin İki oğlu ve kendisiyle an­laşmalı olan zat İçin fidye Ödedi.[89]

Bazı müfessirler şu âyetlerin Bedir esirlerinden sadece Abbas hakkında in­diğini söylemişlerdir: "Ey Peygamberi Elinizde bulunan esirlere şöyle de: Eğer Allah kalbinizde bir hayır olduğunu bilse, size sizden alınandan da­ha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Şayet esirler sana bir hainlik yapmak isterlerse, bil ki daha ön­ce de Allah'a ihanet etmişlerdir. Bu yüzden Allah, onlara karşı sana im­kan verdi. Allah her şeyi çok İyi bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir.[90]

Yukarıda zikredilen bu hadiseler incelendiğinde şu sonuca varılır: Kişi müslüman olduğunu hür iradesi ile açığa vurmadığı taktirde onun her­hangi bir yükümlülükten kurtulmak için müslüman olduğunu iddia etmesi­ne itibar edilmez. Ona, müslüman olmayanlara uygulanan hükümler uygu­lanır. Diğer yandan, kişi İmanını açığa vurma hususunda azimeti seçmelidir ki kendisine müslüman muamele yapılsın. Bir de inanç meselesi ciddi bir me­seledir. Artık bu konuda hatır, gönül yoktur. Resulullah amcasının iddiasına bakmamış, İslâm'ın zahiri hükümlerini uygulamıştır. Bunun misalleri İslam tarihinde pek çoktur.[91]

 

İkrah Karşısında Dinini Değiştiren:

 

Dinden çıkmaya zorlanan insan, gerçekten İtikadını değiştirirse, artık onun kâfirliğine hükmedilir. Kendisine, mürtede ait hükümler uygulanır. Resulullah (sav) bir hadis-i şerifinde "Kim dinini değiştirirse onu öldürün" bu­yurmaktadır.11) Ayrıca Peygamber efendimizin (sav) döneminde böyle bir ha­dise vuku bulmuştur.

İbn İshak diyor ki: Resulullah, Mekke'nin fethi esnasında emirlerine Mek­ke'ye girmelerini emrettiği zaman kendileriyle savaşmadıkça herhangi bir ki­şiyi öldürmemelerini emretmişti. Ancak, Abdullah bin Sa'd dahil adlarını zik­rettiği bir kısım insanların, Kâ'be'nİn perdesi altında bulunsalar dahi öldü­rülmelerini emretmişti.

Peygamber efendimizin, Abdullah'ın öldürülmesini emretme sebebi şu idi: Abdullah müslüman olmuştu. Resulullah'ın vahy katipliğini yapıyordu. Son­ra mürted oldu. Müşrik olarak Kureyşlilere döndü. Mekke fethedilince de ka­çıp süt kardeşi Hz. Osman'a sığındı. Hz. Osman onu sakladı. Durum sakin­leşip, Mekke'de hayat normale dönünce Osman bin Afvan onu ResululIah'a getirdi. Ve Resulullah'ın buna eman vermesini istedi. Orada bulunan­lar Rasulullalrın uzunca sustuğunu zannettiler. Sonra Resulullah: "Olur" de­di (eman verdi). Hz. Osman, Abdullah ile Rasululİah'ın yanından ayrılınca, Resulullah, çevresinde bulunan ashabına şöyle dedi: "Ses çıkarmayıp sus­tum ki biriniz kalkıp onun boynunu vursun." Bunun üzerine Ensar'dan bir adam: "Ey Allah'ın Rasulü! Bana işaret etseydin ya!" dedi. Resulullah: "Pey­gamber işaretle birini öldürtmez" buyurdu. İbn Hİşam diyor ki, sonra Ab­dullah bin Sad bin Sarh müslüman oldu. Hz. Ömer onu bazı işlerle vazife­lendirdi. Osman bin Afvan da ona vazife verdi.[92] Burada, Abdullah bin Sad irtidat ettiği İçin Öldürülmesi emredilmiş fakat eman isteyerek canını kurtar­mış, daha sonra yeniden müslüman olmuştur.

 

Mezheblere Göre Dinden Çıkmaya Zorlananın Hükmü

 

1. Hanefi Mezhebine Göre:

 

Bir İnsan öldürülmekle veya bir organının kesilmesiyle yahut ölümcül bir şekilde dövülmesiyle tehdit edilir ya da ölüme sürükleyecek bir derecede aç bırakılır ise, böyle bir insanın kalbinde İman karar kıldığı halde, diliyle din­den döndüğünü söylemesi caizdir.

Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kalbi imanla mamur olduğu hal­de inkâra zorlanan hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar eder, kal­bini inkâra açık tutarsa Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azab da vardır. "[93]

Ayrıca, ikrah (zorlama) neticesinde müşriklerin teklifini kabul eden Am-mar için Peygamber efendimiz (sav) "... Müşrikler tekrar sana aynı şekilde davranırlarsa, sen de yaptığın gibi davran"[94] buyurmuştur.

Böyle bir müslümanın İslâm'dan dönme tekliflerini reddedip, yapılan iş­kencelere tahammül etmesi daha evladır. Şayet öldürülürse Adl-i ilahide ec­ri vardır. Nitekim Hubeyb bin Adiyy (r.a) öldürülünceye kadar sabretmiştir.[95]

Hanelilere göre ölüm tehlikesi arzetmeyen veya bir organının koparılma­sına vesile olmayan tehditler, tam İkrah sayılamayacağından bir müslümana: "Dininden dön, yoksa seni hapsederiz" veya "döveriz" yahut "aç bırakırız" denilerek tehdit edilip dinden çıkması İstenirse, böyle bir müslümanın ölümüne vesile olmayacak bu tür tehditlerle dinden döndüğünü lisanen söyle­mesi dahi caiz değildir. Aksi taktirde zahiren kafirliğine hüküm verilir. Ha­nımı kendisinden boş olur, müslüman olduğunu belirten bir alamet kendi­sinden zuhur etmedikçe kafirliğinin devam ettiğine hüküm verilir. Çünkü Ha­nefi mezhebinde '"eksik ikrah" küfrü icab ettiren bir şeyi söylemeye veya yap­maya ruhsat sağlamamaktadır.

Hanefi mezhebinde kişiyi küfre götürecek söz ve ya davranışlar cebredi­len kişinin niyetine göre farklı hükümlere tabi tutulmaktadır:

a. Dinden dönmeye zorlanan kişi zahiren dinden çıktığını belirttiği gibi kalben de dinden çıktığına niyet ederse böyle bir kişi kafirdir. Abdullah bin Sa'd bunun misalidir.[96]

b. Bir kimse Allah'ı inkâra veya bir puta secde etmeye yahut Hz. Muham-ined'e (sav) sövmeye ve benzeri şeylere cebredilir de kalbine hiçbir şey gel­meden yani düşünmeden Allah'ı inkâr eder veya puta secde eder yahut Ra-sulullah'a söverse ikrahın (zorlamanın) tam olması şartıyla dinden çıkmış ol­maz. Eğer kalbine Allah'ı inkâr etme yerine tanrı edinilen başka bîr şeyi in­kar etme, puta tapma yerine Allah'a tapma, Peygambere sövme yerine Mu-hammed İsmindeki başka birine sövme düşüncesi gelirse, buna rağmen Al­lah'ı inkâr etmeyi, puta tapmayı ve Peygambere sövmeye niyet ederse, hem kullar hakkında, hem de Allah nezdinde kâfir olur. Ona dünyada kâfir mu­amelesi yapılır. Hanımı boş olur. cenazesi kılınmaz. Vesaire. Ahirette de ebe­di azaba koyulur. Zira bu kişi kendi isteğiyle, dinden çıkaran sözü söylemiş ve işi yapmıştır.

Kalbine doğan çareleri terk etmiştir. Şayet bu insan çareleri kullanırsa, Al­lah katında müslüman kalacağı şüphesizdir. Dünyada İse, dış görünüşü din­den çıktığını gösterse de gerçekte müslümandır. Hanefiler bunun müslüman sayılmayacağını bu nedenle kalbine bir şey geldiğini söylememesi icap et­tiğini belirtmişlerdir. Biz Hanelilerin bu son görüşlerine katılmıyoruz. Böy­le bir kişinin hem dünyada hem ahirette müslüman sayılacağı kanaatindeyiz. Zira bu kimse, kalbten mümindir. Sadece kâfirleri aldatmak için onların is­tediği gibi davranmış ve bu davranışı ile de başka bir şeyi niyet etmiştir. Dış görünüşüne itibar edilmemelidir.[97]

 

2. Maliki Mezhebine Göre:

 

Bu mezhebe göre dinden çıkmaya zorlamanın hükmü: Bir müslüman, di­ninden dönmeye zorlanır da öldürüleceğinden korkarsa, kalbi imanla mutmain olduğu halde lisanen kelime oyunlarına da başvurarak dinden çıktığı­nı söyleyebilir, bundan dolayı günahkâr olmaz ve kendisine kafir hükmü uy­gulanmaz. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Kalbi İmanla mamur olduğu halde inkara zorlanan hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar eder, kalbini inkara açık tutarsa, Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azab da vardır. "[98]

Bir başka âyet-i celilede şöyle buyurulmuştur:

"Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'dan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesnadır."[99] Bu âyet-i celilede korkutulan müslümanın mazur olacağı bildirilmektedir. Çünkü âyette: "... ancak onlardan sakınma­nız hali müstesnadır" buyurulmaktadır, Diğer bir âyet-i celilede ise:

"Melekler o kendilerine zulmedenlere, canlarını aldıklarında: Ne yap­tınız, derler? Onlar da: Biz yeryüzünde zayıf düşürülmüştük, derler. Me­lekler ise, Allah'ın arzı geniş değil mi idi? Orada hicret edeydiniz, derler. İşte bunların varacağı yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir." "Erkek ka­dın ve çocuklardan zayıf düşürülüp bir çare bulmaya gücü yetmeyen ve çıkar yol bulamayanlar müstesnadır. İşte bunları umulur ki Allah affeder. AUah çok affeden ve çok bağışlayandır"[100] buyurulmuştur.

Bu âyet-i celilede de aciz bırakılan mustazafîann mükellef oldukları dini vecibelerini ila edemedikleri taktirde Allah'ın afvına mazhar olacakları be­yan edilmektedir.[101]

Böyle bir zorlamaya maruz kalan müslüman, kafir olduğuna dair herhan­gi bir cevap vermez ve direnerek öldürülürse bu davranışı daha evladır. Al­lah katında sevabı ruhsatı tercih edenden daha fazladır. Çünkü Peygamber efendimiz (sav)'in Habbab bin el-Eret'e söylediği hadis-i şerif [102] ve MüseyIime'nin Öldürdüğü sahabe hakkında söylediği hadîsler[103]  bunu göstermek­tedir.

Maliki mezhebine göre dinden dönmeye zorlanan insanın açıkça kafir ol­duğunu söylemesi caiz değildir. Kelime oyunları yaparak çıkar yol bulması gerekir. Mesela cebredilene: "Allah'ı inkâr et" denilince "y" harfini ilave

ederek onun: "Allahı inkâr ediyorum" demesi, yahut ona "Peygamberi in­kâr et" denildiğinde onun: "Elçiyi inkâr ediyorum" demesi gerekir. Aksi taktirde kafir olur. Çünkü ikrahın (zorlamanın) imalı konuşmalara müdaha­le etmesi mümkün değildir.[104] Maliki mezhebine göre, ikrah hem sözlerde hem de davranışlarda geçerlidir. Bu görüş Hz.. Ömer'den ve Mekhul'den nakledil­miştir. Buna göre bîr insan, Ramazan'da zorla orucu bozdurulursa, bundan dolayı günahkâr olmaz.[105]

Maliki mezhebinden Sehnûn'un da katıldığı bir kısım âlimler ise ikrahın sadece sözlere etkisi olacağı, davranış ve fiillere etkisi olmayacağını söyle­mişlerdir. Bunlara göre, zorlama (ikrah) ne olursa olsun bir müslümanın hiç­bir zaman Allah'ın dışında herhangi bir şeye secde etmesine veya kıbleyi bı­rakıp başka bir yöne namaz kılmasına yahut bir müslümanı dövme veya onun­la zina yapmasına ya da içki içmesine yahut da haram bir şey yemesine ruh­sat yoktur. Zira Abdullah bin Mes'ud sadece sözlerde ruhsatın geçerli oldu­ğuna işaret ederek: "Ben, bana iki kamçı vurmayı uzaklaştıracak olan her sö­zü söylerim"[106] demiştir. Bu görüş Hasan-ı Basri'den de rivayet edilmektedir. Evzaî de aynı görüştedir. Kurtubi, Abdullah bin Mes'ud'un bu sözünün İkra­hın (zorlamanın) sadece sözler için geçerli olacağına delil olmadığını, İbn Mes'ud bunu bir misal olarak söylediğini zikretmektedir.[107]

 

3. Hanbeli Mezhebine Göre:

 

Müslüman bir kişi dinden çıkmaya zorlanır da istemeyerek kafir olduğu­nu söylerse, bu kişi kafir olmaz. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Kalbi imanla mamur olduğu halde, inkara zorlanan hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar eder, kalbini inkara açık tutarsa, Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azab da vardır. "[108]

Keza Resulullah (sav) Ammar bin Yasir'e: "Müşrikler sana aynı şekilde davranırlarsa, sen de yaptığın gibi davran”[109]  buyurmuştur.

Yine kafirler mustazaf müslümanlara işkence ederken Bilal'in dışındaki İş­kence görenlerin İstemeyerek müşriklerin isteği doğrultusunda cevab verdik­leri rivayet edilmektedir.[110]

Bir hadis-i şerifte de Peygamber efendimiz; "Şüphesiz ki Allah ümmeti­min üzerinden; hata etmenin, unutmanın ve onlara zorla yaptırılanların so­rumluluğunu kaldırmıştır"[111] buyurmuşlardır.

Zorlama ile (ikrahla) ruhsatı seçerek dinden çıktığını, söz, davranış veya fiiliyle ortaya koyan bir müslümandan ikrah (zorlama) kalkınca ona müslü-man olduğunu açığa vurması emredilir. Müslüman olduğunu açığa vurursa o müslümandır. Şayet kafir olduğunu söylerse kafirdir.

Dinden çıkmaya zorlanan Müslüman ın yapılan işkencelere sabredip, din­den çıktığını söylemeyerek azimeti tercih etmesi daha evladır. Bu hususta Resulullah (sav)'in Habbab bin el-Eret'e söylediği hadis-i şerif bunun delilidir.[112]

Diğer yandan Ashab-ı Uhdud'un azimeti tercih ettikleri ve bu hadiseye ve­sile olan rahibin, kralın adamının ve çocuğun öldürüldüğü Rasulllah tarafın­dan bildirilmektedir.[113]

 

4. Şafii Mezhebine Göre:

 

Bir müslüman, kalbinde iman karar kıldığı halde kendisini dinden çıkaracak bir sözü söylemeye veya bir işi yapmaya zorlanırsa, böyle bir müs­lümanın azimeti seçip sabretmesi ve kendisini küfre götürecek sözü söyle­memesi veya işi yapmaması daha evladır. Zayıf olan bir görüşe göre ise, zor­lanan insanın kendisine tabi olunan âlim bir zat olmadıkça canını feda etmek­tense ruhsatı seçip lisanen kafir olduğunu söylemesi daha evla görülmüştür. Fakat âlimlerin azimeti seçerek zorlamalara karşı sabretmelerinin evla oldu­ğu hakkında herhangi bir ihtilaf yoktur.

Bununla beraber ikrahla dinden çıktığını söyleyen kişi, kalben mümin olur­sa dinden çıkmış sayılmaz. Nitekim Nahl Sûresi âyet 106 bunu beyan etmek­tedir.

Buna mukabil zorla dinden çıkarılması İstenen insan, kalben de dinden çıkarsa mürted olur.

Şayet bir insan dinden çıkmaya zorlanır ve İkrahı kendinden uzaklaştır­mak için dinden çıktığını gösteren bir sözü söyler veya bir işi yapar da o an­da kalbinde mümin olduğu veya kafir olduğuna dair herhangi bir düşünce bulunmazsa bunun mürted sayılıp sayılmayacağı hakkında iki görüş vardır. Ancak hanımını boşamaya zorlananın hanımı boş olmadığı gibi, bunun da mürted sayılmaması İcab eder.[114]

 

 



[1] İsra, 81

[2] Nahl, 106

[3] Taha, 70-74

[4] Buruc, 4-10

Resulullah (sav/den Sııheyb'in Amrın (ra) rivayet ettiği şu hadisi şerifinde Ashab-ı Uh-dudu anlatarak buyuruyor ki: "Bir zaman sizden öncç yaşayan insanların bir kralı vardı. Kralın bir sihirbazı bulunuyordu. Sihirbaz ihtiyarlayınca, krala: "Artık ben ihtiyarladım, bana bir çocuk gönder de sihri ona öğreteyim" dedi. Kral, ona sihri öğreteceği bir çocuk gönderdi. Çocuğun yolu üzerinde bir rahib (din adamı) bulunuyordu. Birgün çocuk onun yanına oturup sözlerini dinledi. Rahip gencin hoşuna gitti. Bundan sonra çocuk sihirbaza her gittiğinde rahibe uğruyor, yanın­da biraz oturuyordu. Çocuk geç kaldığı için sihirbazın yanına varınca onu dövüyordu. Çocuk bu durumu rahibe şikayet etti.

Raiıib gence: "Sihirbazdan korktuğun zaman ailem beni alıkoydu, de. Ailenden kork­tuğun zaman da sihirbaz beni alıkoydu, de" diyerek tavsiyede bulundu.

Genç böyle devam ederken, bir gün büyük bir hayvanın İnsanları bir yere sıkıştırdığını gördü. Genç: "Bugün sihirbazın mı yoksa rahibin mi daha üstün olduğunu öğ­reneceğim" dedi. Sonra eline bir taş aidi. "Ey Allah'ım! Eğer rahibin yaptığı sihir­bazın yaptığından Sana daha sevgili ise bu hayvanı öldür. İnsanlar kurtulup git­sinler." dedi ve elindeki taşı attı. Hayvanı öldürdü. İnsanlar da kurtulup gittiler.

Çacuk rahibe geldi, durumu anlattı. Rahib ona şunları söyledi: "Yavrum, bugün sen artık benden daha üstünsün. Mertebenin nereye ulaştığını görüyorum. Sen yakın­da zor bir imtihan geçireceksin. İnıthan geçirecek olursan, sakın beni söyleyip ele verme."

Genç âmâları, cüzzanılılan ve diğer hastalan tedavi eder hale geldi. Kralın yakın adam­larından gözleri âmâ olan bir adam, bunu duyunca, birçok hediyelerle birlikte gen­ce geldi. Ona, eğer beni de iyileştirirsen bu hediyelerin hepsi senin olsun dedi.

Genç: "Ben kimseyi iyileştirıııiyorum. Ancak Allah iyileştiriyor. Eğer Allah'a iman eder­sen, Allah'a yalvarırım, O da sana şifa verip iyileştirir." dedi.

Kralın adamı, iman etti. Allah ona şifa verdi. Adam kralın yanına geldi. Her zaman­ki gibi oturdu. Kral ona; 'Gözlerini kim iade etti (açtı) dedi. Adam: Rabbinı de­di. Kral: Senin benden başka rabbin var mı? dedi. Adanı: Benim de Rabbinı, senin de Rabbin Allah'tır dedi.

Kral, adamını tutukladı. Ona durmadan işkence etti. Nihayet adam gencin yerini söy­ledi. Genç getirildi. Kral, ona: "Yavrum! Öyle bir hale gelmişsin ki körleri ve cüz-zanılıları iyileştiriyormıışsun, şunu ve şunu yapıyorsun dedi.

Çocuk: "Ben kimseyi iyileştinııiyorum. Ancak Allah İyileştiriyor" dedi. Kral bunu da tutukladı ve devamlı işkence etti. Bu da rahibin yerini söyledi. Bunun üzerine rahip de getirildi. Ona: "Dininden dön" denildi. Rahib bu teklifi kabul etmeyip reddet­ti.

Kral, bir testere istedi. Rahibin başının ortasına koydu, onu biçip iki parçaya ayırdı. Öyle ki parçalan yere düştü.

Sonra kralın adamı getirildi. Ona da "dininden dön" denildi. Fakat adam kabul etmedi. Reddetti. Bunun da başının ortasına testere konuldu, ortadan ikiye biçildi. Her bir parçası yere düştü... / ... Nihayet genç getirildi, ona da "dininden dön" denildi. O da kabul etmeyip red­detti. Bunun üzerine kral onu, adamlarından birkaç kişiye teslim etti ve şöyle de­di: "Bunu şu ve şu şekilde olan dağa götürün. Tam tepesine çıktığınız zaman, dinin­den dönerse döner, dönmezse onu dağdan aşağı atın"

Kralın adamları, çocuğu alıp götürdüler. Dağa çıkardılar. Orada çocuk şöyle dua et­ti: "Ey Allah'ım. Sen, beni bunların elinden dilediğin şeyle kurtar." Bunun üzer­ine dağ sallandı, onlar aşağı düştüler. Genç kurtuldu ve krala geldi.

Kral, ona: "Arkadaşların ne yaptı?" dedi. Genç:"Allah, beni onların ellerinden kurtar­dı" dedi.

Sonra kral, yine genci adamlarından birkaç kişiye teslim etti. Ve onlara: "Bunu bir gemiye bindirin, denizin ortasına götürün. Dininden dönerse döner, yoksa bunu denize atın" dedi.

Kralın adamları oraya götürdüler. Genç orada şöyle dua etti. "Ey Allah'ım! Sen, beni bunların elinden dilediğin bir şeyle kurtar." Bunun üzerine gemi içindekilerle be­raber ters döndü. Kralın adamları boğuldu. Genç kurtulup tekrar kralın yanına gel­di.

Kral ona: "Arkadaşların ne yaptı?" dedi. Genç; "Allah, beni onların ellerinden kurtar­dı." dedi.

Genç, krala: "Sana emrettiğimi yapmadıkça, sen beni öldüremezsin" dedi. Kral, ona: "O da ne?" diye sordu.

Genç: "insanları açık bir yerde toplarsın. Beni bir ağacın dalına asarsın. Sonra sadakımdan (ok torbamdan) bir ok alır onu yayın ortasına yerleştirirsin. Bundan sonra sen: "Gencin Rabbi Allah'ın adıyla" der ve onu bana atarsın. İşte bunları yap­tığın takdirde beni öldürürsün" dedi.

Kral, insanları bir meydanda topladı. Genci bir dala astı. Sonra onun sadakından bir ok alıp yaya yerleştirdi. Sonra "Gencin Rabbi Allah'ın ismiyle" deyip oku artı. Ok, gencin şakağına isabet etti. Genç elini okun isabet ettiği şakağına koydu ve öldü.

Orada bulunan insanlar: "Gencin Rabbine iman ettik. Gencin Rabbine iman ettik. Gen­cin Rabbine iman ettik" dediler.

Kralın yanına gidilip, ona: "Kaçındığın şeyi gördün mü? Yemin olsun ki kaçındığın şey başına geldi. İnsanlar iman ettiler" denildi.

Bunun üzerine kral, yol başlarına kanallar kazılmasını emretti. Kanallar kazıldı. Kral, kanalların içinde ateşler yaktırdı ve şöyle dedi: "Dininden dönmeyeni burada kızar­tın" dedi. Dininden dönmeyene "haydi gir buraya" denildi. Müminler, dinlerinden dönmeyip bu çukurlara düşmeyi tercih ettiler. Nihayet, beraberinde bebeği bulunan bir kadın geldi. Ateşe girmeden çekindi. Bebek ona: "Anneciğim sabret, çünkü sen haklısın" dedi. (.Müslim, Kit. Zühd, hn. 3005; Tirmizi, Kit. Tefsir, Sûre 77, hn. 3340; Müsned, İmam Alımed, c. IV, sh. 1

[5] Buhari, Kit. Menaktb, bab: 25, İkrah, bab: 1, Menakıbi'l-Ensar, Bab: 29; Ebu Davud, Kit. Cihad, bab: 79, hn. 2649; Müsned, İmam Alımed, c. V, sh. 109-110

[6] Siret-i İbn Hişam, c. II, sh. 317-318

[7] îbnMace, Kit. Mukaddime, bab: 11, hn. 150; Müsned, İmanı Ahnıed, c. I, sh. 404; el-Müstedrek, c. III, sh. 284; Haysemi, senedinin güvenilir olduğunu ve İbn Hİb-ban'ın da bunu rivayet ettiğini söylemektedir.

[8] Tefsir el-Kurtubi, c.x, sh. 180-181

[9] Kenzu'l-Ummal Ebİ Şeybeden naklen rivayet etmektedir. Bkz. Müsned, İmam Ah-ıııed, kenarında Kenzu'l-Ummal c. V, sh. 278

[10] Sireti- İbnHişam, c. I, sh. 319-320,

[11] Müsned, İmam Ahmed, c. I , sh. 62; İbn Sa'd, c. III, sh. 177; Hayatu's-Sahabe, c. I, sh. 286; el-İsabe, c. VIII. sh. 114; Kenzu'l-Ummal, c. V, sh. 246; Heysemî, "Bu hadisin ravilerinin sağlam olduğunu söylemiş, ancak senette kopukluk bulun­duğunu beyan etmiştir." Bkz. Mecmau'z-Zevaid, c. VII, sh. 227

[12] el-Müstedrek li Hakim, c. III, sh. 383, 389; Umdetu'l-Kâri, c. XVI, sh, 179; Mec­mau'z-Zevaid, c. IX, sh. 293; Heysenıi bu hadisi Taberani'nin de güvenilir kişiler­den rivayet ettiğini söylemektedir.

[13] Mecmeu'z-Zevaid, c, IX, sh. 293

[14] İbn Sad, c. III, sh. 177; Kenzu'l-Ummal, c. V, sh. 245; Hayatu's-Sahabe, c. I, sh. 287

[15] Nesei, Kit. İman, bab: 17; İbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 11, hn. 147; el-Müsted­rek li Hakim, c. III, sh. 392

[16] İbnMace, Kit. Mukaddime, bab: 11, hn. 153; Heyseıni bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemektedir.

[17] îbn Sa'd, c. III, sh. 117; Kenzu'l-Ummal, c. VII, sh. 71; Hayatu's-Sahabe, c. I, sh. 288, bu hadisi Ebİ Nuaym Hilye adlı kitabında, İbn Sad, İbn Ebi Şeybe'de hadis kitablannda rivayet etmişlerdir.

[18] Bkz. Farz-ı Kifaye bölümü

[19] Buhari, Kit. Menakibu'l-Ensar, bab: 33; Müslim, Kit. Fedailu's-Sahabe, bab: 13, 2474

[20] Müslim, Kit. Fedailu's-Sahabe, bab: 132, hn. 2473; Müsned, İmam Ahnıed, c. V, sh. 175

[21] Ruhu'l-Meani, c. III, sh. 122, c. XIV, 238; el-Mebsut li's-Serahsi, c. XXIV, sh. 135

[22] Tefsir el-Kurtubi, c. X, sh. 189

[23] Bu gazve hicri 4. yılda Seter ayında yapılmıştır. İbn İshak bunun Uhud savaşın­dan sonra olduğu kanaatindedir. Gazveye savaşın geçtiği yerin adı verilerek "Zatu'r-Reci" gazvesi denmiştir. Reci', Usfan bölgesine sekiz mil uzakta bir yerin adıdır.

Bu gazve müslüman bir müfreze İle Mudar kabilesinin kolları Adai ve el-Kar topluluk­ları arasında meydana gelmiştir. Gazvenin sebebi hakkında her ne kadar İbn İs­hak "Adal ve el-Kar toplulukları Resulullah'dan (sav) kendilerine eğitecek bazı müs-lünıanları istediklerini, daha sonra Huzeyl kabilesiyle yardımlaşarak kendilerine gönderilen bu müsiümanlara ihanet ettiklerini söylemekte ise de, Buhari gazvenin sebebinin Resulullah'ın (sav) on kişilik bir müfrezeyi gözcü olarak göndermesi ve düşmanların bu gözcüleri keşfetmeleri olduğunu söylemiştir... / ... Buhari, Kitabu'l-Cİhad adlı bölümünde bu gazvenin başlığı olarak şu unvanı zikretmektedir. "Bir insan esir olmayı tercih edebilir mi? Esareti tercih etmeyenler de vardır" Yani bir müslüman ikrah sözkonusu olduğu zaman esareti kabul ede­bilir mi. Nitekim hadise de zikredileceği gibi Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Desİne ve Abdullah bin Tarık düşmana teslim olmayı önce kabuİ etmişler, fakat daha son­ra görünüşte dahi kafir olmayı reddedip şehid olmuşlardır. Buna mukabil Asım bin Sabit ve altı arkadaşı daha baştan esareti reddedip, müşriklerle çarpışarak ölmeyi tercih etmişlerdir.

Metinde hadise Buhari'den alınmış ancak kapalı kısımlara açıklık getirmek için Siret-i İbn Hişam, Tarih-i Taberi, Zadu'l-Mead gibi diğer kaynaklardan köşeli paran­tezler İçinde belirtilerek alıntı yapılmıştır.

[24] Umdetu'l-Kâri, c. XIV, sh. 293-294

[25] Sireti İbniHişam, c. II, sh. 169-183

[26] Siret-i İbni Hişam, c. II, sh. 169-183

[27] Umdetu'l-Kâri, c. XIV, sh. 293-294

[28] Sireti İbn Hişam, c. II, sh. 269-283; Umdetu'l-Kari, c. XIV, sh. 293-294

[29] Buharı, Kit. Cihad, bab: 170 (Metin Buhariden iktibas edilmiştir), Kit. Megazi, bab: 28, Kit. Tevhid, bab: 14; Ebu Davud, Kit. Cihad, bab: 115, hn. 2660; Siret-i İbn Hişam, c. II, sh. 169-183; Tarihi Taberi, c. II, sh. 538-542; Zadu'l Mead, c. I, sh. 366; el-Mebsut li'$-Serahsi, c. XXIV, sh. 44

 

[30] Siret-i İbn Hişam, c. H, sh. 169-183

[31] Fi Zilali'l-Kuran, c. XIV, sh. 133, Darul Arabiyye, Beyrut baskısı

[32] Harratul Vebere, Medine'ye dört mil uzaklıktaki bir yerin adıdır.

[33] Hz. Aişe'nin burada "Biz" demesinin sebebi bir görüşe göre, savaşçıları bu yere kadar uğurlamaya gitmesindendir. Diğer bir görüşe göre ise, burada "biz" demek­le müslümanları kastetmiştir.

[34] Müslim, Kit. Cihad, bab: 150, hn. 1818 (Metin Müslime aittir); Tirmizi, Kit. Siyer, bab: 10, hn. 1558; İbnMace, Kit. Cihad, bab: 27, hn. 2832; EbuDavud, Kit. Cihad, bab: 153, hn. 2732; Müsned, İmam Ahmed, c. VI, sh. 149; Darimi, Kit. Siyer, bab: 54

Müslim Sarihi İmam Nevevi bu hadisin akabinde şunları söylemektedir: Bir grup al­im bu hadisi olduğu gibi almışlar, buna mukabil İmam Şafii ve diğer alimler şun­ları söylemişlerdir: "Eğer, kafir, müslümanlar hakkında iyi niyetli ise ve onunla yar­dımlaşmaya ihtiyaç varsa, müslümanlar onunla yardımlaşabilirler. Çünkü Resulullah Safvan ile müslüman olmasından önce yardııntaşmıştır. Şayet kafir böyle ol­mazsa onunla yardımlaşılması hoş değildir. Bkz. (Şerhi Nevevi, c. XII, sh. 198-199)

Tirmizi de bazı İlim erbabının bu hadisle amel ettiğini ve bu hadisin hasen ve garib olduğunu söylemiştir. Bkz. Tirmizi, Kit. Siyer, bab: 10, hn. 1558

[35] Mecmeu'z-Zevaid, c. V, slı. 3O3'de Heyseıni bu hadis-i şerifi Taberanİ'nin Kebir ve Evsat adlı hadis kitaplarında rivayet ettiğini, hadislerin ravileri içinde bulunan Saİd bin el-Münzirin hadis alimi İbn Hibban tarafından "güvenilir" kişi kabul edildiğini ve diğer ravilerin de güvenilir kişiler olduklarını zikretmiştir.

[36] Müsned, İmam Ahmed c. III, sh. 454; Mecmeu'z-Zevaid, c. V, sh. 331'de Heysenıİ, bu hadisi İmam Ahmed ve Taberaninİn rivayet ettiklerini ve İmanı Ahmed'in, rav-ilerinin güvenilir kişiler olduklarını beyan ettiğini söylemiştir.

[37] Ebu Davud, Kit. Melahim, bnb: 17, hn. 4344; Tirnüzi, Kit. Fiten, bab: 13, hn. 2174; Nesei, Kit. Bey'a, bab: 37; İbnMace, Kit. Fiten, bab: 20, hn. 4011; Müsned, İmanı Alımed, c. III, sh. 19, 61

[38] Müslim, Kit. Zühd, bab: 1, hn. 2956; Tirmizi, Kit. Zühd, bab: 16, hn. 2324; İbn Mace, Kit. Zühd, bab: 3, hn. 4113; Müsned, İmam Ahmed, c. II, sh. 197, 323, 389, 485

[39] Müsned, İmam Ahmed, c. II, sh. 278, 447; Mecmeu'z-Zevaid, c. VII, sh. 286'da Hey-semi, bu hadis-i şerifi İmanı Ahmed ve Ebu Yalanın rivayet ettiklerini, raviler için de hadisi Ebu Hureyreden rivayet eden zatın adının zikredilmediğini, diğer rav­ilerin ise güvenilir olduklarını söylemiştir.

[40] Hacc, 11

[41] Nahl, 106

[42] Siret-i İbn Hişam, e I, sh. 261

[43] Tefsir el-Kurtubi, c. X, sh. 180; el-Mebsut li Serahsi, c. 24, sh. 43, İbni Sa'd, c. III, sh. 178; Hayatus Sahabe, c. I, sh. 287; Hilye, Ebu Nuaym, c. I, sh. 140

Serahsi diyor ki: "Tekrar aynı şekilde davranırlarsa sen de yaptığın gibi davran" ifa­desinin manası şudur: Şayet müşrikler tekrar seni inkâra zorlarlarsa sen de kalbin imanla mamur etme haline devam et. Bu söz, "şayet müşrikler tekrar inkâra zor­larlarsa sen de bana dil uzatmayı ve putları övmeyi tekrar yap" şeklinde anlaşıl­mamalıdır. Çünkü Resulullah in, herhangi bir insanı şirke düşürecek bir sözü söylemesini emretmesi düşünülemez." (el-Mebsut ti's-Serahsi, c. XXIV, sh. 44)

[44] el-Muğni, İbn Kudaıne, c. VII, sh. 119; el-Hilye li Ebi Nuaym; Hayatu's-Sahabe, c. I, sh. 287; Kenzu'l-Ummal, Müsned İmanı Alımed kenarı c. I, sh. 318

[45] İbnMace, Kit. Talak, bab: 16, hn. 2043; Mecmeu'z-Zevaid, c. VI, sh. 250- Heyse-nıi diyor ki; "Bu hadisi Taberani de rivayet etmiştir. Raviler İçinde, Yezİd bin Re-bia zayıf bir ravidir. Ebu Bekri'l-Huzelı ise zayıf bir ravi olduğu hakkında ittifak edi­len bir kişidir.

[46] îbn Mace, Kit. Talak, bab: 16, lın. 2045; Mecmeu'z-Zevaid, c. VI, sh. 250- Heyse-mi diyor ki; "Bu hadisi Taberani "Evsat" adlı kitabında rivayet etmiştir. Hadisin ra-vileri içinde Muhammed bin el-Musaffa'yı Ebu Hatim güvenilir biri diye tanıtmış­tır. Diğer raviler sağlamdır; M. Fuat Abdülbakİ İse, bu hadisi yorumlayarak; "Sene­dinin kopuk olduğu anlaşılmaktadır" demiştir.

[47] Siret-iİbn Hişam, c. I, sh. 319; el-Bidaye, c. III, sh. 59; Hayatu's-Sahabe, c. I, sh.

[48] Buhârî, Kit. Edeb, bab: 82; Aynî, bu söze yorum yaparak diyor ki, bu sözü İbni Ebu'd-Dünya birbirine zincirlenen senedlerle Ebu'd-Derda'dan nakletmiştir. Bkz. Umdetu'l-Kâri, c. XXII, sh. 171

[49] İbnMace, Kit. Fiten, bab: 21, hn. 4016; Tirmizî, Kit. Fiten, bab: 67, hn. 2254; Müs­ned, İmanı Ahmed, c. V, sh. 405; Mecmeu'z-Zevaid, c. VII, sh. 271. Tirmizî; "Bu hasen ve garib bir hadistir" demiştir. Heysemi de "bu hadisi Bezzar rivayet etmiş­tir. Taberani'de Evs'at ve Kebir adlı kitaplarında rivayet etmiştir. Taberani'nin "Kebir" adlı kitabındaki ravileri güvenilir kişilerdir. Zekeriyya bin Yahya hariç. Bunu Hatib el-Bağdadi cerhetmiştir. Fakat bu zat çokça kişilerden hadis rivayet etmiş, çok kimse de bundan hadis rivayet etmiştir. Haüb'ın dışında hiçbir kimse bunu ten-kid etmemiştir" demektedir.

[50] Kenzu'l-Ummal, c. VII, slı. 62; el-îsabe, c. II, sh. 297; Hayatu's-Sahabe, c. I, sn. 299-300, Matbaatu's-Saade, Kahire. Bu hadiseyi Hakim de Müstedrek adlı kitabın­da özetle zikretmiştir. Bkz. c. III, sh. 630-631 Ayrıca bu hadiseyi Beyhaki ve İbn Asakir de nakletmiştir.

[51] Siret-i İbn Hişam, c. II, sh. 172

[52] Sireti İbn Hişam, c. II, sh. 417-418

[53] Sireti İbn Hişam, c. II, sh. 440

[54] Sireti İbn Hişam, c. II, sh. 493

[55] Sireti İbn Hişam, c. II, sh. 418

[56] Tirmizî, Kit. Siyer, bab: 10, Hadis no: 1558. Tirmizî bu hadisin hasen ve garib ol­duğunu söylemektedir.

[57] Bu adamın Uyeyne bin Hısn olduğu söylenmiştir. Buna "itaat edilen ahmak" lakabı verilmiştir. Resulullah'ın bu kişiye böyle davranması bir mucizesidir. Çün­kü bu adam daha sonra mürted olmuş ve esir olarak Hz. Ebu Bekir'e getirilmişti. (Bkz. Umdetu'l-Kari, c. XXII, sh. 117)

[58] Buhârî, Kit, Adab, bab: 38 (Metin Buhârî'nin bu bölümüne aittirj Bab, 48, bab: 82; Müslim, Kit, Birr, bab: 73, hn. 2591; Ebû Dûvûd, Kit. Adab, bab: 6, hn. 4791, 4792, 4793; Tirmizî, Kit. Adab, bab: 59, hn. 1996; Müsned, İmanı Ahmed, c. VI, sh. 38; Muvatta, İmam Malik, Husnu'1-Hulk, bb: 4

[59] Ebû Dâuûd, Kit. Adab, Bab: 6, hn. 4791

[60] Müsned İmam Ahmed, c. VI, sh. 158; Haysemİ bu hadisin ravilerînin güvenilir ol­duklarını söylemektedir.

[61] Sireti İbn Hişam, c. I, sh. 416

[62] Mineva (Niniva) eski Asurilerin başkentidir. Irak'ın Musul şehrine yakın bir yerde bulunmaktadır. Bugün ismi Koyuncıık'tıır. Tarihi eserleriyle meşhurdur. Yapılan kazılar neticesinde çivi yazılarına ve Bnnibal'ın eserlerine rastlanmıştır. Hrİstiyan-lardn Nineva orucu meşhurdur, (üç gün yemeden içmeden oruç tutulur)

[63] Siret-i İbn Hişam, c. I, sh. 419-477

[64] Tarihi Taberi, c. II, sh. 347-348

[65] Buhârî, Kit. Menakıb el-Ensar, bab: 45, Kit. Kelale, bab: 1

[66] Şerhu'l-Mevakib isimli kitapta bu hadise şöyle anlatılmaktadır: "Ben elimi sağ tarafımda bulunan adamın eline vurdum, elini tutup ona: "Sen kimsin" dedim. O da: Ben Süfyan'ın oğlu Muaviyeyinı" dedi. Sonra elimi sol tarafımdaki adamın eline vurdum ve ona da "sen kimsin" dedim, o da "ben Amr bin As'ım" dedi.

[67] Siret-i İbn Hişam, c. II, sh. 229-233.

[68] Buharı sarihi Bedreddin el-Ayni, Hattabi'nin bu olay hakkında şunları söylediğini zikretmekledir. Alimler Ebu Cendel hadisesi hakkında iki şekilde yorum yapmış­lardır:

a. Allah Teala, öldürülmekten korkan bir müslümana, öldürülmekten kurtulmak için

kalbinde imanı gizleyerek diliyle katır olduğunu söylemesine ruhsat vermiştir. (Yani Resulullah da Ebu Cendel'in böyle bir ruhsata sahip olduğunu bildiği için onu babasına teslim etmiştir)

b. Resulullah Ebu Cendel'İ öz babasına teslim etmiştir. Genelinde babalar oğullarına

işkence etseler veya dövseler de onları öldürecek davranışlardan kaçınırlar. Bu nedenle Resulullah, Ebu Cendeli babasına teslim etmiştir. Diğer yandan Ebu Cen-del'in dininden dönme ihlimali ise, bir imtihanı başarıp başaramama mesele­sidir. Allah mümin kullarını her zaman bu tür İmtihanlarla sınar, önemli olan bu imtihanı kazanmaktır.

Bedreddin el Ayni bunları naklettikten sonra şöyle demektedir: "Bazılarına göre, Resulullah, Allah'ın kutsal topraklarına saygı göstermek İçin Ebu Cendel'i babasına teslim etmiştir. Zira Resulullah bu zatı teslim ederek Hudeybiye barışını sağlamış ve ertesi yıl Iîeytullahı tavaf etme imkanı bulmuştur.

Bu görüşe göre, hadise Mekke'ye ve Resulullah'a mahsus olan bir hadisedir. Rasulul-lalrtan sonra böyle bir uygulama kimseye caiz değildir. (Bkz. UmdetulKari, c. 14, sh. 13)

[69] Bkz. Bukârî, Kit. Şurut bab: 15; Müsned İmam Ahmed, c. IV, sh. 223-229; Siret-i îbn Hişam, c. II, sh. 318, 323, 324

[70] Hadisin bu bölümü, Rasuluilah'ın harp taktiğine ne kadar çok önem verdiğini gös­termektedir.

[71] Budeyl henüz müslüman olmamıştı. Bu zat Mekke'nin fethinde müslüman oldu. Huneyn, Tait've Tebuk savaşlarına katıldı. Kavminin efendisidir. Resulullah hayat­ta iken vefat etti.

[72] Huzaa kabilesinin müslümanları da müşrikleri de Mekke'de olup biten herhangi bir şeyi Resulullah'dan saklamazlar, gizlice ona bildirirlerdi.

[73] Alimler, Budeylin bu davranışlarının Resulullah tarafından hoş karşılanmasına daya­narak, cihad hususunda kendisine güvenilen bir müşrikle yardımlaşmanın İhtiyaç halinde caiz olacağını söylemişlerdir. Çünkü Resulullah lehine casusluk yapan Huza-alı Budeyl, o sırada henüz müslüman değildi. Resulullah Huzaalılara sır konusun­da güvenirdi.

[74] Resulullah burada Kureyşlilere öğüt vermek istememiş, onların kalplerini ısındır­mak ve onları savuşmaktan alı koymak istemiştir.

[75] Alimler, Resulullah'ın bu ifadesinden şu hükmü çıkarmışlardır. Bir kafirin malı, ya kendi rızayıla verdiğinde ya da ganimet olarak alındığında lıelal olur. İhanet yoluyla alınan mal ise helal değildir.

Muğire bin Şube'nin bu hadiste işaret edilen kıssası şöyle olmuştur: Muğire, Sakİf ka­bilesinin Malik oğullarından on üç kişiyle birlikte Mısır yöneticisi Mukavktsı ziyarete gitmişlerdir. Mukavkıs, Muğireye bir şey vermemiştir. Arkadaşlarını kıskanan Muğire, yolda İçki içip sarhoş olan ve uykuya dalan arkadaşlarının tümünü öldür­müş ve mallarını alıp müslüman olarak Medine'ye gelmiştir. Ebu Bekir ona: "Seninle birlikte yolculuğa çıkan Malikoğulları ne yapıyorlar" diye sorunca, Muğire "Ben onları öldürdüm, üzerlerinde bulunan mallan alıp getirdim. Resulullah bun­ların beşte birini alsın veya neyi uygun görürse onu yapsın" dedi. Bunun üzerine Resulullah: "Senin müslüman olmanı kabul ediyorum ama bu mallarla benim bir alakam yoktur" buyurdu. Muğirenin bu olayı üzerine adamları öldürülen Sakif ka­bilesi ve Malik oğullan Muğirenin kabilesiyle savaşmaya kalkışmışlardır. Urve araya girerek on üç kişinin diyetini vermeyi taahhüt etmiştir. İşte Urve, Muğİre'ye bunu hatırlatmaktadır.

[76] Bu zat, Huneys bin Alkame'dir.

[77] Burada Resulullah, bir müşrike tazim etmek İstememişti, sadece onun zayıf nok­talarını yakalayarak ondan istifade etmek istemiştir.

[78] Hadisin bu bölümü kafirlerin aleyhinde konuşmanın caiz olduğunu, ancak konuşulanların doğru olması gerektiğini göstermektedir.

[79] Hadisin bu bölümü ise bazı kafirler hakkında iyimser olmanın caiz olduğunu gös­termektedir.

[80] Katip Hz. Ali idi (ra)

[81] Resulullah, Hz. Ali'ye: '"Allah'ın Peygamberi" bölümünü sil de yerine "Abdullah'ın oğlu Muhammed diye yaz" deyince, Hz. Ali: "Vallahi ben senin Allah'ın Rasulü" unvanını katiyyen silmem" dedi- Bunun üzerine Resulullah yazıyı eline aldı. Muhammed bin Abdullah diye yazdı. (Bukârî, Kit. Sulh, bab: 6)

Diğer bir rivayette "Resulullah yazaımyordu, Hz. Ali'ye sil deyince AH silmedi, Resulullah "orayı bana göster" dedi, Ali gösterdi, Resulullah da o bölümü sildi (Buhârî, Kit. Cizye, bab: 19)

[82] Hadis-i şerifin bu bölümünden, ciddi konularda aklı eren kadınlarla istişare edil­mesinin caiz olduğu ve tavsiyeleri uygun görüldü.'!.' taktirde kabul edileceği an­laşılmaktadır.

[83] Hadisin bu bölümü bir şeyi emretmekten ise, onu yapmanın daha etkili ol­duğunu göstermektedir.

[84] Mümtehine, 10. Bu âyet-i kerime, yapılacak herhangi bir barış anlaşmasında, düş­mandan müslüman olup müminlere gelecek olan kadınların geri verileceği şartının kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Erkeklerin iade edilmesinin şart koşulması ise ihtilaflıdır. Hadisin sonunda zikredilen hükümlerde anlatılacaktır.

[85] Fetih, 24-26

[86] Bu olaylar için bkz. Buhârî, Kit. Şurut, bab: 15; Miisned İmanı Ahmed, c. IV, sh. 323, 329.

İslâm alimleri Hudeybiyc sulhunu anlatan ve Buhârî'nin en uzun hadisi olan bu hadis-i şeriften pek çok hükümler çıkarmışlardır- Bunl;ınn konumuzla ilgili olan en önemli bölümlerini şu şekilde özeüemek mümkündür.

1. Müslümanlar, savaştan doğabilecek daha büyük- tehlikeleri önlemek maksadıyla ken-

dileriyle savaşmak isteyen kafirlerle kısmen aleyhlerine olacak bir barış anlaşması yapabilirler. Yeter ki buna ihtiyaç hissedilsin ve ilerde müslüınanların menfaatine hizmet etmiş olsun. Zira Resulullah. umre yapmalarına engel olan Kureyş müşrik-İeriyle savaşmak yerine Hudcybiye sulhunu yapmıştır. Böylece bir taraftan Mek­ke müşriklerinin şerrini bertaraf etmiş, diğer taraftan İslâm'ın yayılmasına zemin hazırlamıştır. Gerçekten görünüşte müslüman olarak gelenleri kafirlere iade etmek gibi ağır şartlar yükleyen Hudeybiye sulhu, aslında tamamen İslanım ve müslüınan­ların lehine olmuştur.

Resulullah, bu sulhun sayesinde davetini çeşitli arap kabilelerine ulaştırma ve bizzat Kureyşlilerle diyalog kurma imkanı bulmuştur. Ertesi yıl müslümanların haclarını yapmaları kendileri için büyük bir başarı sayılmış, müşriklerin ise, mağlup ol­malarına vesile olmuştur. Sonuçla arap kabileleri grup grup İslama girmişlerdir.

2. Şayet kafirler yaptıkları herhangi bir sulh anlaşmasında içlerinden iman edip nıüs-

lümanlara sığınan erkeklerinin kendilerine iade edilmesini şart koşarlarsa, müs-lünıanlar böyle bir barış anlaşmasını kabul edebilir mi? Mesele ihtilaflıdır.

a. Hanefiler böyle bir şartla sulhun caiz olmayacağını, Ebu Cendel hadisinin şu hadis-i şerifle mensuh olduğunu söylemişlerdir:

Cerir bin Abdullah diyor ki: "Bir zaman Resulullah Hasama kabilesine bir müfreze gön­derdi. Bu kabileden olan bazı İnsanlar (müslüman olduklarını belirtmek ve can­larını kurtarmak için) secdeye kapandılar, buna rağmen müfreze onları hemen öl-dürüverdi. Bu haber Rasululah'a varınca onların diyetlerinin sadece yarısının ödenmesini emretti ve şöyle buyurdu: "Ben müşriklerin içinde yaşayan her müs-iümandan beriyim" sahabeler: "Ey Allah'ın Rasulü Niçin" diye sorunca Resulullah: "Bunların ateşleri birbirini görmemelidir" cevabını vermiştir. (Yani müslüman bir insan kafirlerden uzakla ikamet etmelidir. Öyleki her birinin ateşi veya ışığı diğerininkinden gözükmemelidir).

Görüldüğü gibi Resulullah bu hadis-i şerifinde müşriklerin arasında yaşayan müslüman-dan beri olduğunu beyan etmektedir. Bu da kafirden kaçıp müslümanlara sığınan bir müslümanın tekrar kafirlere iade edileceğini şart koşan bir barış anlaşmasının yapılmayacağını gösterir. (Bu hadisi Ebû Dâuûd, cl-Cihad. bab: 95, hn. 2645; Tir-mizî, Kİt. Siyer, bab: 42, hn. 1604; Nesei Kit. el-Kaseme. bab: 27'de zikretmişlerdir ve Tİrmizî bunun hakkında şöyle demiştir: "Bu hndisin ıııürsel bir şekilde (Tabi­inin Resulullah'a İsnadı şeklinde) Kays bin Hazim'den rivayet edilişi daha sahih­tir."

Şevkani de şöyle diyor: "Bu hadisi İbn Mace de rivayet etmiştir. Onun raviler zinciri güvenilir kişilerdir... / ... Ancak Buharî, Ebu Harını, Abu Davud ve Tirmizî bu hadisin mürset şekildeki rivayetinin daha sağlan) olduğunu söylemişlerdir." (Neylü'l-Evtar, c. VIII, sn. 30)

Hanelilerin görüşünü destekleyen diğer bir hadis-i şerifte şudur: Semure bin Cündeb diyor ki: "Resulullah söyle buyurdu: Kim bir müşrikle beraber otur ve onunla be­raber oturursa o da onun gibidir." (Bu hadisi, Ebû Dâvûd, Kit. Cihad, bab: 170, hn. 2787; Tirmîzî, Kit. Siyer, bab: 42 hn. 1605'de rivayet etmişlerdir. Şevkanİ diyor ki: Zehebi bu hadisin isnadının karanlık olduğunu ve bunun gibi hadislerin delil ola­mayacağını söylemiştir. iNeylu'l-Evtar, c. VIII, sn. 30}

b. Safi ilere göre ise, böyle bir şartla barış anlaşması yapmak caizdir. Zira Ebu Cendel ve Ebu Basir'in iade edilmeleri böyle bir sulh anlaşmasının caiz olduğunu göster­mektedir.

Ancak kafirlerden kaçıp müslümanlara sığınan kişi deli veya çocuk İse bu geri iade edilemez ve bunların iade edilmesi şeklinde bir şart da kabul edilmez. (Bkz. Neylu'l-Evtaı; c. Vlll, sh. 52)

3- Kafirlerle yapılacak barış anlaşmasına, iman edip müslümanlara sığınan kadınların geri verilmesi şartı konamaz. Böyle bir şartı kabullenmek caiz değildir. Zira Allah Teala buyuruyor ki; "Ey iman edenler! Sizlere mümin kadınlar hicret edip gel­miş olurlarsa, onları imtihan edin, onların imanını Allah daha iyi bilir ya, eğer onların mümin olduklarını Öğrenirseniz, artık onları kafirlere geri çevir­meyin. Ne o kadınlar kafirlere helaldir, ne de o kafir erkekler onlara helaldir..." (Mümtehine, 10)

4.  Cumhurun görüsüne göre, kafirlerle yapılacak barış anlaşması on yıldan fazla bir

süre için olamaz. Zira Resulullah Iludeybiye müşahhasını on yıllığına yapmıştır. Bazı alimler bu sürenin aşılabileceğini söylerken diğer bazıları sürenin dört yılı bazıları da üç yılı aşamayacağını söylemişlerdir.

5. Müslümanlarla kafirler arasında yapılacak barış anlaşması ve şartları yazılmalı ve buna

dair şahitler gösterilmelidir. Zira Resulullah böyle yapmıştır.

ö. Cihad hususunda müslümanlarla barış içinde olan veya müstümanların himayesin­de yaşayan ehli kitapla istişare etmek caizdir. Ancak güvenilen ve müslüınanlan kendi dindaşlarına tercih eden kişiler olmaları şarltır.

Zira Resulullah'ın Huzaa kabilesinden olan casusu kafirdi, bununla beraber Rasulul-lah'ın sırlarını koruyan bir sır küpü gibiydi.

7.  Ordu komutanı, düşmandan haber almak için gözcüler göndermelidir.

8.  Komutan yerine göre, askerlerle istişare etmelidir. Bu daha uygun olana erişmek için

de olabilir. Sadece erlerin gönlünü hoşnut etmek için de olabilir.

9.  Halife kendisinin korunması için, bazı insanları koruyucu olarak çevresinde bulun-

durabilir. Zira Muğire bin Şube Resulullah'ın başucunda yalın kılıç İle ayakta duruyordu. Bu hadisten çıkartılan diğer hükümler için bkz. Umdetul Kari, c. XIV, sh. 18

[87] Siret-i İbn Hişam, c. I, sh. 646, 647

[88] Siret-i İbn Hişam, c. I, slı. 628, 629

[89] Bk. el-Kurtubi, c. VIII, slı. 52; el-Ruhul Meani, c. X, sh. 36

[90] Enfal, 70, 71

[91] İslâm alimleri, Hz. Abbas'ın ne zaman gerçekten müslüman olduğu hakkında iki

görüş zikretmişlerdir... / . ...

a. Yukarıda zikredilen naslara dayanan bazı alimler, Hz. Abbas'ın Bedir savaşın­dan önce gerçekten İslamı kabul ettiğini, ancak çekindiği için bunu açığa vura­madığını söylemişlerdir.

b. Diğer bir kısım aİinılerse, Hz. Abbas'ın Bedir savaşında esir düştüğü ve Resulullah'ın kendisine sakladığı mallarını haber verdiği anda müslüman olduğunu söylemişler­dir.

Nitekim Kurtubi'nin Nakkaş'dan naklettiği bir rivayete göre Resulullah İle Abbas arasında geçen konuşma şöyledir: Abbas:

- "Sen beni yaşadığım müddetçe, el açıp Kureyş'den dilenmeye mahkum ettin" dedi.

Resulullah:

- "Hanımın ÜmmülFadhn yanında bıraktığın altınlar nerede" dedi. Abbas:

- "Ne altını?" dedi. Resulullah:

-  "Sen hanımına şöyle dedin: Bu gidişimde başıma neler geleceğini bilmiyorum.

Eğer bana bir şey olursa, bunlar senin ve çocuklarının olsun" dedin, buyurdu. Ab­bas:

- ""Yeğenim bunu sana kim haber verdi?" dedi. Resulullah:

-  "Allah haber verdi" dedi. Abbas:

"Ben şehadet ederim ki sen doğru söylüyorsun, senin Allah'ın Peygamberi olduğunu şimdiye kadar bilememiştim. Ancak bugün anladım. Zira ben bu işi ancak gizlilik­leri bilen Allah'ın sana öğrettiğini bildim. Ben şehadet ederim ki, Allalrdan baş­ka hiçbir ilah yoktur, sen de Allah'ın kulu ve Peygamberisin." (Tefsir el-Kurtubi, c. VIII, sn. 53)

Her halükarda Resulullah Hz. Abbas'ın müşriklerle beraber nıüslümanlara karşı savaş­ması neticesinde onun müslüman olduğunu İddia etmesini kabul etmiştir. Eğer Ab­bas müslüman olduğunu ortaya koymuş olsaydı, Resulullah ona müslman muame­lesi görürdü. Fakat Abbas azimeti seçmemenin cezasını gördü.

(l)Nesei, Kİt. Tahrim, bab: 14; îbnMace, Kit. Hudut, bab: 2; hn. 2535 Milsned, İmam Ahmed, c. 1, sh. 282, 283; Buhârî, Kit. Cihad, bab: 149, Kit. İtisanı, bab: 28, Kit. İstitabe, bab: 2; Ebâ Dâvûd, Kit. Hudut, bab: 1; hn. 4351; Tirmizî, Kit. Hudut, bab: 35 hn. 1458

[92] Sireti İbn Hişam, c. II, sh. 409, Tarih-i Taberi, c. III, sh. 59, Taberi Baskısı Hz. Os­man'ın Abdullah bin Sa'di Mısır’a vali tayin ettiğini zikretmektedir.

[93] Nahl, 106

[94] el-Kurtubi, c. X. slı. 180; el-Mebsut U's-Serahsi, c. XXIV, slı. ^3; İbn Sad, c. III, sh. 178; Hayatus Sahabe, c. 1. slı. 287

[95] Buhârî, Kir. Cilıad, bab: 170, Kil. Megazi, bab: 28, Kil. Tcvhid, bab: 14; Ebû Dâvûd, Kit. Cihad.  bab:  115, hn. 2660; Siret-i İbn Hişam, c. II, sh.  169-183; Tarih-i Taberi, c. II, sh. 538-542

[96] el-Mebsut U's-Serahsi, c. XXIV, sh. 44; Siret-i İbn Hişam, c. II, sh. 409; Tarihi Taberi, c. III, sh. 59

[97] Konu ile ilgili olarak bkz. Bedai es-Senai, c. IX, sh. 4486, 4487. el-Mebusad, c. XXIV, sh. 44, 129, 130)

[98] Nahl, 106

[99] Ali İmran, 28

[100] Nisa, 97-99

[101] el-Kurtubi, c. X, sb. 182

[102] Bkz. Azimet bölümüne aynaı Müslim, Kit. Zülıd, b;ıb: 73, lın. 3005; Tirmizî, Kit. Tefsir, sure 77, hn. 3340; Müsned îmanı Ahmed, c. IV, sh. 17

[103] Bkz. Azimet bölümü, ayrıca bkz. Ruhu't-Meani, c. III, sh. 122; el-Mebsut li's-Serah-sl, c. XXIV, slı. 135

[104] Tefsir eUKurtubî, c. X, sh. 188

[105] Tefsir el-Kurtubî, c. X, sh. 183

[106] Tefsir el-Kurtubî, c. X. sh. 190; el-Mebsut, U's-Serahsî, c. XXIV: sh. 46

[107] Tefsir el-Kurtubî. c. X, sh. 182-183

[108] Nahl, 106

[109] Bkz. Ruhsat bölümü. Aynen bkz. Tefsir el-Kurtubî, c. X, sh. 180,

[110] Bkz. Azimet bolümü. Ayrıca bkz. Siret-i İbtı Hişam, c. II, sh. 317-318

[111] İbn Mace, Kil. Talak, bab: 16, hn. 2045; Mecmeu'z-Zevaid, c. VI, sh. 250

[112] Bkz. Azimet bölümü. Ayrıca Buharı, Kit. Mennkib, bab: 25; Ebû Dâvûd, Kit. Ci-had, bab: 79, hn. 2649; Mü sned İma m Ahmed, c. V, sh. 109-115

[113] el-Muğni, li İbn-i Kudame, c. VIII, sh. 145-146

[114] Muğni el-Muhtac, c. IV, sh. 137




 


Ana Sayfa


________________ oOo _________________

<> ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir.<>