ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !           En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
   Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla    Fıkıh Usulu Hasan Karakaya Fıkıh Usulü İslâm ilim tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Fıkıh ile uğraşan herkesin usûle müracat etmesi kaçınılmazdır. Müslümanların hayat­larını İslâmî esaslara göre düzenleyebilmesi için belli bir zihni ve ameli disipline ihtiyaçları vardır. .. Her eser yazıldığı devrin ve içinde yaşadığı toplumun rengini taşır. Okuyacağınız fıkıh usulü de çağımızın ve üzerinde yaşadığımız toprağın problemlerini usûl çerçevesinde ele alarak hizmetinize sunmuştur...



   Fıkıh Usulu Hasan Karakaya    


Dini Hükümlerin Muhatapları

4. BÖLÜM.. 3

DİNİ HÜKÜMLERİN MUHATAPLARI 3

(EL MAHKÛMUN ALEYH) 3

DİNİ HÜKÜMLERİN MUHATAPLARI 3

(EL MAHKÛMUN ALEYH) 3

1. Bir Fiille Yükümlü Olmanın Sıhhatine Dair Şartlar: 3

A. Fiil, Mükellef Tarafından Tam Olarak Bilinmelidir. 3

B. Mükellefin Yükümlü Olduğu Fiil, Güç Yetirdiği Bir Fiil Olmalıdır. 4

2. Hukukullah, Hukukul-İbad (Allah'ın Hakları, Kulların Hakları): 7

1. Yalnız Allah'ın Hakkı Olan Fiiller (yükümlülükler): 7

Tarifi: 7

Hükmü: 7

Çeşitleri: 7

2. Yalnız Kul Hakkı Olan Fiiller: 8

3. Her İkisinin Karışımı Olan ve Allah'ın Hakkı Ağır Basan Fiiller: 9

4. Her İki Hakkın Karışımı Olan ve Kul Hakkı Ağır Basan Fiiller: 9

el-Mahkumun Aleyh (Mükellef): 10

Yükümlü Olmanın Sıhhatine Dair Şartlar: 10

Ehliyet: 11

1. Hak Ehliyeti (Vucup Ehliyeti): 11

Malvarlığı (Zimmet): 12

A. Ceninin, (Annesinin Karnındaki Bebeğin) Hak Ehliyeti: 12

B. Diri Doğan Çocuğun Ehliyeti: 12

2. Tasarruf (Fiil) Ehliyeti: 13

A. Tasarruf Ehliyetine Kimler Sahiptir: 13

A.  Dönemler: 13

B.  Selahiyetler: 13

C.  Yükümlülükler: 13

Birinci Dönem: 14

A. Kul Hakkı Olan Yükümlülüklerin: 14

B. Allah Hakkı Olan Yükümlülüklerin: 14

İkinci Dönem: Temyiz Gücüne Sahip Olma Dönemi: 14

Üçüncü Dönem: Ergenlik Çağına Ulaşma Dönemi 15

Dördüncü Dönem: Rüşde Erme Dönemidir 16

Fiil Ehliyetini Zedeleyen Arızalar 16

1.  Semavi Arızalar 16

2. Kulun Sebep Olduğu Arızalar 16

Semavi Arızalar 17

1. Delilik: 17

Hükmü: 17

2. Bunaklık (Ateh: Akli Dengeyi Kaybetmek) 17

Deli Ve Bunağın Hacir Altına Alınmaları (Kısıtlılık Hükmünün Uygulanması) 18

3. Unutkanlık. 18

A. Kul Hakları: 18

B. Allah'ın Hakları: 19

4. Uyumak Ve Bayılmak. 19

5. Diğer Hastalıklar 19

A.  Hastanın Mahcur (kısıtlı) Sayılması: 20

B.  Hastanın Evlenmesi: 20

C. Hastanın Karısını Boşaması: 20

6. Ölüm: 21

Kulun Sebep Olduğu Arızalar (Semavi Olmayan Arızalar): 22

1. Cehalet (Bilmemek) 22

A. İslâm Diyarında (Daru'l-îslâmda) Yaşayanın Cehaleti: 22

B. Daru'l Harpte Yaşayanın Cehaleti: 23

2. Hata (Kasıtlı Olmama) 24

A. Hatanın hükmü: 24

B. Hata Nerelerde Mazeret Sayılır: 24

C. Hatanın çeşitleri: 25

3. Şaka: 26

Hükmü: 26

4. Sarhoşluk: 27

A. Mubah Yolla Sarhoş Olmak: 27

B. Haram yolla sarhoş olmak: 28

A. Sözlü Tasassurrufları: 28

B. İşle Yaptığı Tasarrufları: 29

5. Sefihtik (Savurganlık, Beyinsizlik) 29

A. Ergenlik Çağına Sefih olarak Erenin Durumu: 30

C. Rüşd Nedir Ve Nasıl Bilinir: 30

B. Sefihin Hacir Altına Alınması (Kısıtlı Olması) 31

a. Cumhur Ulemaya Göre: 31

b) Ebu Hanife Ve Züfer'e Göre İse: 32

6. İkrah (Zorlama, Cebretme) 32

A. İkrahın Sözlü Tasarruflara Tesiri: 33

B. İkrahın İşle Yapılan Tasarruflara Tesiri: 34

İçtihad Etme Meselesi: 34

Müctehidin Şartları 35

1) Arapçayı Bilmek: 35

2. Kur'ân'ı Bilmek: 36

3. Sünneti Bilmek: 36

4. İcma Bulunan Konulan Bilmek: 37

5. Kıyas Yapmayı Bilmek: 37

6.  Şeriatın Gayesini Bilmek: 38

A.  Ferdleri Arındırmak: 38

B. Adaleti Sağlamak: 39

C. Kulların Menfaatini Gözetme: 40

A.  Din: 40

B.  Can Güvenliği: 40

C. Aklı Himaye: 41

D. Soyun Korunması: 41

E. Malı Koruma: 41

7. Doğru Anlayışlı ve İyi Takdirli Olmak: 42

8. Samimi Olmak ve îtikaden Sağlam Olmak: 42

Müctehidlerin Dereceleri: 43

1. Bağımsız Mutlak Müçtehidler (Şeriatta Müçtehid) 43

2.  Müntesih Müçtehidler: 43

3. Mezhebte Müctehidler: 44

4- Tercihde Müctehidler: 44

Taklid Eden Fıkıhçıların Dereceleri: 45

1. Muhafazakârlar 45

2.  Taklid Edenler (Mukallidler) 45

Nerelerde İçtihad Caizdir: 45

1-  Hakkında Kesin Nas Bulunan Hükümler. 45

2-  Hakkında Kesin Değil Zanni Deliller Bulunan Konular. 46

3- Haklarında Hiç Nas Bulunmayan Meseleler. 46

Ictihad Kapısının Açık Veya Kapalı Olması: 46

İçtihad Etmenin Hükmü: 47

İçtihadı Bozma, Içtihaddan Dönme: 48

İçtihadın Bölünmesi (Meselede içtihad): 49

Fetva Verme. 50

1. Kavramı: 50

2. Fetva Veren Müftülerin Dereceleri: 50

Müftülerde Aranan Müşterek Şartlar: 50

Mutlak Müctehid Olan Müftülerde Aranan Şartlar: 50

Kısmen Müctehid Olan Müftülerde Aranan Özel Şartlar: 51

Taklid Etine Meselesi 51

Taklidin Hükmü: 52

Müçtehid Alimleri Taklid: 52

 

4. BÖLÜM

 

DİNİ HÜKÜMLERİN MUHATAPLARI

 

(EL MAHKÛMUN ALEYH)

 

DİNİ HÜKÜMLERİN MUHATAPLARI

 

(EL MAHKÛMUN ALEYH)

 

Bu bölümde, yüce Mevla'nın gönderdiği ilahi hükümlerle kimlerin yüküm­lü oldukları, yükümlü olma şartları ve yükümlülüğü ortadan kaldıracak se­bepler beyan edilmeye çalışılacaktır. Ancak bu konulara değinmeden önce, kulların fiilleri olan ve "Mahkûmun fih" veya "Mahkûmun bin" denilen kav­ramı kısaca İzah etmeye çalışacağız.

Evvela belli bir ameli yapmakla veya ondan kaçınmakla yükümlü olma­nın sıhhatinin şartlan, ikinci olarak da yapılması veya yapılmaması istenilen amellerin Allah Teala'nın hakkı mı. yoksa kulların hakkı mı olduğunu izah etmeye çalışacağız.

 

1. Bir Fiille Yükümlü Olmanın Sıhhatine Dair Şartlar:

 

A. Fiil, Mükellef Tarafından Tam Olarak Bilinmelidir.

 

Kişiyi belli bir fiilden sorumlu tutabilmek için, ona bu fiili Öğretmek ge­rekmektedir. İnsan bilmediği bir amelden sorumlu tutulamaz. İşte bu sebep­ten dolayı Kur'ân'da zikredilen namaz kılma, oruç tutma, haccetme ve ben­zeri emirler, kapalı olarak zikredikliklerinden Resulullah (s.a), nasıl yapıla­caklarını tam bir şekilde izah etmiş, şüphelere yer bırakmamış ve bilmeme mazeretini ortadan kaldırmıştır. Çünkü Allah Teala Peygamber'e: "Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara kendilerine gönderilenleri açıklayasın"[1] buyurarak bunu yapmasını emretmiştir.

Burada zikredilen "bilinmeden" maksat, yükümlünün fiilleri gerçekten bil­mesi veya bilme imkânına sahip olmasıdır. Eğer mükellef, yükümlü olduğu fiilleri bilme gücüne sahipse veya ilim erbabından sorup öğrenme imkânı var­sa, bu mükellef, yükümlü olduğu fiilleri biliyor sayılır.

Yükümlünün, Daru'l-İslâm'da bulunması, yükümlü olduğu fiilleri bildiği­ne dair bir delildir. Çünkü Daru'l-İslâm'da şer'i hükümler, bilinen ve yaygın olan hükümlerdir. Bunları bilmemek mazeret sayılmaz.

Buna karşılık, Daru'l-Harp'te İslâmî hükümleri bilmemek mazerettir. Çünkü bu hükümler orada lalbik edilmediği için halk tarafından bilinemezler. İş­te bu nedenledir ki. Daru'l-liarp'te bulunan bir nıüslüman. namazın i arz ol­duğunu bilmeyerek onu kılmazsa, öğrenmesinden sonra geçmiş namazları­nı kaza etmekle yükümlü değildir. Keza bilmeyerek içki İçerse, Daru'l-İslâm'a geldiğinde ona içki cezası uygulanmaz.

 

B. Mükellefin Yükümlü Olduğu Fiil, Güç Yetirdiği Bir Fiil Olmalıdır.

 

Çünkü yükümlülükten maksat, emir veya yasaklan verine getirmektir. Şa­yet kişi bunları yerine getirmekten aciz olursa, onu bunlarla yükümlü say­mak abestir ve şeriatin koyucusu, aciz olan bir insanı mükellef kılmaktan uzaktır.

Zikredilen bu şartlardan şu sonuçlar çıkmaktadır:

a. Kişi imkânsız şeylerle yükümlü olmaz. İster imkânsızlık, iki zıttı bir ara­da toplama gibi.   hem aklen hem de İnlen mümkün olmayan bir imkansız­lık olsun. İsterse, her hangi bir araç olmadan uçmak gibi, aklen caiz olan, fa­kat lülen yapılması imkânsız olan bir fiil olsun durum aynıdır.

b. Kişi kendi  iradesi dışındaki bir şeyle yükümlü olmaz. Mesela; kişi başkasının yapacağı bir fiille yükümlü kilanamaz. Çünkü o iradesi dışında bir şeydir. Kişinin başka insanlara yapmakla yükümlü olduğu fiili, sadece onla­ra iyiliği emredip kötülüğe mani olmasıdır. Birinin ağzını bağlayarak ona zor­la oruç tutturamaz. Keza birini zorla ayağa kaldırıp rükû, secde ettirerek ona namaz kıldıramaz. Ancak ona cebir kullanma yetkisinde ise, çeşitli zorlama­larla namaz kılmasını sağlar.

Kişinin hisleri ve kalbî temayülleri de irade dışı olduklarından bunlardan da sorumlu değildir. Mesela; belli bir insanı diğerlerinden daha fazla sevmek, öfkelenmek ve benzeri şeyler kişinin iradesi dahilinde olmadığından bunlar­dan sorumlu değildir. İşle bu nedenledir ki. Peygamber efendimiz hanımla­rı arasında adaletli davranmayı, günlerini aralarında taksim etmeyi başardığ-nı. ancak kalben sevmede bunu tam olarak yapamayabüeceğinİ beyanla şöy­le buyurmuşlardır:

"Ey Allah'ım! Bu benim gücümün yettiği bir taksimdir. Senin gücünün yettiği ve benim gücümün yetmediği şeylerden dolayı beni kınama.”[2] (Ya­ni, hanımlardan birine diğerinden daha fazla kalben meyletmemi kınama. Çünkü o benim iradem dışındadır).

İler ne kadar hadis-i serifde kişinin hislerinden de sorumlu olacağı anla­tıyorsa da, bunun aslında bu manayı ifade etmediği muhakkaktır.

Peygamber elendimiz. bir adamın kendisine: Ev Allah'ın Rasulü. sen bana bir şeyi tavsiye et demesi üzerine ona: "Öfkelenme" buyurmuştur. Adam bir kaç defa tekrar etmiş, Resulullah da her defasında "öfkelenme" buyurmuş­tur.[3]

Bu hadis-i şerifte geçen “öfkelenmekken maksat, kişiyi öfkelenmeye sevkeden söz ve amellerden kaçınmaktır. Çünkü öfkelenme sebepleri ger­çekleştikten sonra artık kızmamak kişinin iradesi dışında bir şeydir.

Burada şuna iyi dikkat etmek gerekir. Kul, itikatla ilgili kalbî eğilimlerden sorumludur. Mesela: Müslüman Allah'ı ve Peygamberi sevme mecburiyetin­dedir. Şayet bunlardan birini “sevemiyorum", "elimde değil" gibi ifadelerde bulunursa, kişinin mü'min olmadığına hüküm verilir.

Dikkat edilmesi gereken ikinci husus da. çok zor olan işlerdir. Daha ön­ce belirtildiği gibi, kişi gücünün yetmediği iş ve sözlerden yükümlü değildir. Şayet zor bir işle karşılaşır ela '"buna gücüm yetmiyor" derse burada durum nedir? Vakıa hiç bir iş zorluklan uzak değildir. Zaten "yükümlülük" nefse zor gelen bir şeyi yapmak demektir. Çünkü insan nefsinin hoşuna giden yeme. içme, karşı cinsi sevme gibi şeyleri kendiliğinden yapar. Ancak bazı işler var­dır ki, insan onları aşın bir çaba harcayarak ve büyük sıkıntılara katlanarak yapabilir. İşte bu gibi fiilleri yapmakla yükümlü müdür? Bu hususta Allahu Teala, "Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiğiyle mesul tutar" buyurmuş­tur.[4]

Bu nedenle kişinin büyük çaba harcayarak ve sıkıntılara katlanarak yapa­cağı fiiller üç kısma ayrılmaktadır:

1) Birincisi, mükellefin özel bir durumundan dolayı yapacağı fiilde anor­mal zorluklar meyadana gelir. Mesela, yolcu veya hasta iken oruç tutması, kâ­fir olduğunu söylemesi için cebredümesi, iyiliği emredip kötülüğe mani ol­duğunda hayatının tehlikeye düşmesi gibi; şeriatın koyucusu yüce Mevlâ, bu gibi meşakkatlere maruz kalan kula. bu fiilleri bırakma ruhsatı vermiştir. Bu­nunla beraber, kâfir olmaya zorlanan gibi, bazı hallerde yükümlünün yap­masına ruhsat verilen söz veya fiili yapmaması daha evla kılınmıştır. Mese­la kâfir olmaya zorlanan kişi, ölümüne de sebep olsa, kendisini küfre götü­recek bir söz söylemeyip sabretmesi daha evladır.

İyiliğe emredip kötülüğe mani olan kimse de bu türdendir. Buna muka­bil yolcu veya hastanın oruç tutması, tutmamasından daha evla değildir.

2) İkincisi ise, iarz-ı kifayelerin yerine getirilmesinde karşılaşılan anormal zorluklardır. Bunların hükmü: Farz-ı kifayeieri yerine getirmek için bunlara katlanmak gereklidir. Mesela, cihad etmek bir kısım insanların ölmesine, di­ğerlerinin sakat kalmasına, mal harcamalarına, yorgunluk ve çile çekmelerine sebep olsa da bunlara katlanmak mecburiyeti vardır. Ancak bu tür çile ve zorluklar, herkesin yapmakla yükümlü olduğu fiillerde değil, belli bir gru­bun yapması İle kulların yükümlülüğü ortadan kalkan farz-ı kifayelerde gö­rülmektedir. Bu nedenle bu amele girişenlerin eziyetlere katlanmalarından başka çareleri yoktur.

3) Üçüncü türden olan zorluklar ise, kulun yapacağı fiilden kaynaklanma­yan, bizzat kul tarafından meydana getirilen çilelerdir. Bu gibi zorluklara kat­lanmak dinen caiz değildir. Mesela; kişinin hiç açmadan bir kaç gün peşpe-şe oruç tutmayı adaması yahut evlenmeyeceğine and etmesi haramdır. Bu tür adakların bozulup kefaretlerinin Ödenmesi gerekir. Bunun hakkında şu hadisler zikredilmiştir:

Bir gün Rasuİullah (s.a) hutbe okurken bir kişinin sıcak güneşin altında ayakta durduğunu gördü ve İnsanlara ne yaptığını sordu. Onlar da: "Ey Al­lah'ın Rasulü, bu Ebu İsrail'dir. Güneşin altında ayakta duracağını, oturma­yacağını, gölgelenmeyeceğini, konuşmayacağını ve oruç tutacağını adamış­tır" demişlerdi. Resulullah (s.a) da: "Ona emredin de konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın" buyurmuştur.[5] Görüldüğü gibi Resulullah, kulun kendi vücuduna eziyet etmesinin caiz olmadığını bizlere öğretmiştir. Abdullah b. Abbas diyor ki: Resulullah (s.a), Kâ'beyi tavaf ederken bir ki­şinin diğerini burnuna taktığı yularla çektiğini gördü. Resulullah (s.a), ken­di eliyle yuları kopardı ve o adama diğerini eliyle tutarak götürmesini em­retti.[6]

Yine Abdullah b. Abbas diyor ki: "Ukbe b. Amir'in bacısı yaya yürüyerek hac etmeyi adamıştı. Ancak buna güç yetiremez olmuştu. Resulullah (s.a), Ukbe'ye "Allah'ın senin bacının yürümesine ihtiyacı yoktur. Bir bineğe binsin ve keffaret olarak da bir deveyi kurban etsin" buyurmuştur.[7]

İşte bütün bu hadis-İ şerifler, kişinin yükümlü olduğu fiilleri yaparken Al­lah'ın emretmediği bir kısım çile ve zorluklara kendisini mecbur etmesinin dinen yasak olduğunu göstermektedirler. Zira Allahu Teala vücuda eziyet edip onu yıpratmayı değil, bilakis onu muhafaza etmeyi istemektedir. Böylece yü­kümlü olan kul, sorumlu olduğu amelleri zinde bir şekilde yapabilsin. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur: Eğer bir müslümanın zorluk ve çilelere katlanması, belli bir faydayı sağ­lamak veya yüce bir hedefe ulaşmak yahut meşru olan bir maksada erişmek gayesini güdecek olur ise, mükellefin bu tür zorluklara katlanması caizdir. Selef-1 salilıin'den bizlere nakledilen yaşantı ve davranışları bu gayelere matuftur. Mesela: Hz. Ömer, Hz. Ali, Ömer b. Abdulaziz ve benzerleri ümmetin Önderleri ve müslümanların işlerini üzerlerine alan liderler olmaları ha­sebiyle, kendilerini zorluklara alıştırıyorlar. Kıt kanaat geçinmeyi tercih edi­yorlar, elbiselerinde yumuşak şeylerden ziyade sert şeyleri seçiyorlardı. El-betteki onların bu davranışları takdire şayandı.

Yine kişiyi zorluk ve sıkıntılara sürükleyecek de olsa başka mü'min kar­deşini kendisine tercih etmesi dinen caiz olan bir fiildir. Keza bir insanın çi­le ve meşakkatlerine neden olsa da, zalim yöneticilerin kapılarını çalmama­sı ve onlardan yardım almaması güzel bir meziyettir. Çünkü bu davranışlar şerefli bir gaye içindir.

 

2. Hukukullah, Hukukul-İbad (Allah'ın Hakları, Kulların Hakları):

 

Mükelleflerin yükümlü olduğu fiillerle ilgili olan meselelerden biri de ya­pacağı fiiller Allah Teala'nın hakkı mıdır yoksa kulların hakkı mıdır? konu­sudur.

Bu iki hakkı birbirinden ayıran en belirgin nokta şudur: Eğer yapılması ta­lep edilen fiilden asıl maksad, özel bir menfaat sağlamaksa, bu fiil bir kul hak­kıdır. Şayet yapılacak fiilden asıl maksad, topluma ait bir fayda sağlamaksa, bu füt de Allah Tealanın hakkını yerine getirmek için yapılan fiildir. Bazan da her iki hakkın karışımı bir hak olur. Fakat haklardan biri diğerine ağır ba­sar, bu İtibarla haklar dört kısma ayrılırlar:

 

1. Yalnız Allah'ın Hakkı Olan Fiiller (yükümlülükler):

 

Tarifi:

 

Bunlar, yapılmalarıyla genel faydalar sağlayan ve herhangi bir fer­de ait olmayan haklardır. Bu nedenle belli bir insana değil, bütün İnsanla­rın Rabbi olan Allah'a isnad edilmişlerdir. Bunlara toplum hakkı denmesi ye­rine Allah hakkı denmiştir.

 

Hükmü:

 

Bu haklan, affetmek, bunlardan vazgeçmek, bunları düşürmek caiz değildir. Ayrıca isbat edilmeleri dava açmaya bağlı olamaz.

 

Çeşitleri:

 

a. Sadece ibadet olan fiiller: Bunlar, iman etme, namaz kılma, oruç tut­ma, zekât verme, hac yapma, cihad etme gibi haklardır. Çünkü bunlardan her biri, toplumun menfaatlerinin teminatıdır. Mesela iman etme, toplum için çok zaruri olan bir faydayı sağlamayı amaçlamaktadır. Zira imanını kaybeden bir topluluktan artık ümit beklenmez. İbadetlerin hepsi de böyledir.

Bütün fıkıh alimleri, zekâtın da yalnız Allah haklarından olduğu hususun­da ittifak etmişlerdir. Çünkü zekât, sosyal adaleti sağlayan servet dağılımını gerçekleştiren en büyük vasıtalardan biridir.

b.  içinde mali külfet bulunan ibadetler: Ramazandan sonra fitre ver­mek bu tür haklardandır. Bunların ihadel oluşu, fakirlere sadaka vermekle Allah'a yakın olma yönündendir. Mali bir külfet olmaları ise, mükellefe baş­kaları sebebiyle gerekli olmalarındandır. Halbuki sadece ibadet olan hukuk­larda bu son durum yoktur.

c. Aslında mali külfet olan ve içinde ibadet de bulunan fiiller: Bunlara mi­sal, arazi öşürleridir. Mali bir küliei oluşu, arazinin vergisi olmasındandır. İba­det oluşu İse. bunun da zekâtın verildiği yerîere harcanması ve kamunun men­faatini gerçekleştirmesindendir. Kuvvetle fethedilen ve üzerinde yaşayan insanlara belli bir bedel karşılığı işletmeye verilen haraç arazilerinden alınan haraçlar da bu haklardandır.

d.  Tam olan cezalar: Zina etmenin, içki içmenin, hırsızlık yapmanın ve yol kesmenin cezalan bu kabildendir. Çünkü bunlar, kamunun menfaat ve mas­lahatı İçin koyulmuş olan cezalardır. Bu nedenle bunların affedilmeleri ve­ya düşürülmeleri mümkün değildir.

e. Eksik cezalar: Katilin, mirastan ve vasiyetten mahrum edilmesi bunla­ra misaldir. Bunların eksik ceza kabul edilmelerinin sebebi, bedene uygula­nan veya hürriyeti kısıtlayan her hangi bir cezanın olmamasmdandır. Bura­da sadece katili maldan mahrum etme söz konusudur. Bu nedenle eksik bir cezadır. Bu cezalarla da kan dökülmesi önlenmek İstendiğinden, bunlar da kamu cezalarından ve hukukulllahdan sayılmışlardır.

f. İçinde ibadet bulunan cezalar: Yemini bozmanın, Ramazanda kasıtlı ola­rak orucu yemenin, hala ile bir insanı öldürmenin cezaları olan keffaretler bu haklar türündendir. Bunlar birer cezadır. Çünka yapılan bir suçun karşı­lığıdır. Aynı zamanda İbadettir. Çünkü bunlar yapılırken oruç tutma, sadaka verme, köle azad etme gibi İbadetler işlenmiş olur.

g.  Müstakil haklar: (Yükümlünün zimmctiyle alakalı olmayan haklar)

Bunların misali, ganimet mallarının beşte biri, yer altı madenleri ve hazi­nelerdir. Bu hakları yükümlü, bir itaat olarak yerine getirmiş olmaz. Bunlar başlangıçta Allah'a ait olan haklardır. Onun için müstakil haklar, yani yüküm­lünün alakası olmayan haklar İsmini almışlardır.

 

2. Yalnız Kul Hakkı Olan Fiiller:

 

Tarifi: Bunlar, yapıldıklarında yalnız fertlerin menfaatini sağlayan haklar­dır. Alacaklar, tazminatlar, mirasçı olma, diyetler, malik olma ve diğer net ma­li haklar gibi.

Hükmü: I lak sahibi, bunları alıp-almamada serbestin Dilerse bu hakların­dan vazgeçer, dilerse alır. Ancak bunları ödemekle yükümlü olan kişinin, bun­ları vermesi farzdır. Bunları yerine getirmemesi zulümdür. Allah Teala, kul hakkını asla affetmiyeceğini Peygamberi aracılığıyla bizlere bildirmiştir. Ve levki borçlu olan, canını Allah yolunda veren bir şehid olsun. Bir hadis-i şerif­te: "Allah yolunda Öldürülmek, her şeyi affettirir. Ancak borç hariç"[8] bu­yurulmuştur,

 

3. Her İkisinin Karışımı Olan ve Allah'ın Hakkı Ağır Basan Fiiller:

 

Tarifi: Bunlar öncelikle toplumun menfaatini sağlayan, aynı zamanda fert­lerin de menfaatlerini koruyan haklardır. Manefilere göre zina iftirasında bu­lunanı cezalandırma buna misaldir. İmam Şafii bu hakkın hukukulllahdan ol­duğunu bildirmiştir. Haneliler, görüşlerini şöyle İzah etmişlerdir:

Bli iftirayı yapan kimse, insanların namusunu lekeler, toplumda hayasız­lığı yayar. Bunun cezalandırılması iftiracıları caydırır, namusları muhafaza eder ve toplumu huzursuzluktan lesaddan korur. İşte bu yön öyle Allah'ın hak­kıdır. Diğer yandan, zina iftirasını yapan kişiyi cezalandırmak, iftiraya maruz kalan mağdur için de büyük bir tayda sağlar. Zira onun şeref ve itibarını ye­niden iade eder. İffet ve namusunu korur. İşte bu yönüyle de kul hakkıdır. Hırsızı cezalandırma hakkı da bu iki mezhep arasında aynı şekilde ihtilaflı­dır.

Hükmü: Bu türden olan hakları affetmek veya bunlardan vazgeçmek ca­iz değildir. Bununla birlikte kul hakkı da olduğundan tesbiti için dava açıl­ması şarttır. Hakim, bunları işleyene kendiliğinden ceza veremez.

 

4. Her İki Hakkın Karışımı Olan ve Kul Hakkı Ağır Basan Fiiller:

 

Tarifi: Bunlar, öncelikle fertlerin menfaatlerini koruyan, aynı zamanda top­lumun menfaatlerini de himaye etmeyi amaçlayan haklardır. Kısas yapma ce­zası, kısası hak edene, affedilmesi halinde diyet Ödetme cezası ve benzerle­ri bu haklara misaldir. Bu cezalar, insanların hayatını himaye etmeleri, gü­venlerini sağlamaları ve saldırıları önlemeleri yönünden toplumun menfaat-larını teminat altına alırlar.

Bu nedenle Allah'ın hakkı sayılmaktadırlar. Diğer yandan bunlar, öldürü­lenin akrabalarını rahatlatır, öfkelerini yatıştırır, katile ve yakınlarına olan kin­lerini giderir. İşte bu yönleriyle ferilerin menfaatini gerçekleştirdiklerinden kul hakkı sayılmışlardır. Ancak kısas yapmak, toplumun menfaatından çok fertlerin menfaatim gerçekleştirdiği İçin kul hakkı daha ağırdır. Öyleki, öl­dürülenin velisi dilerse, katili affedebilir. Bu da kul hakkının ağırlığını gös­termektedir.

Hükmü: Bu cezalarda kul hakkı ağır bastığından, hak sahibi, bunlardan vazgeçebilir. Kısas, düşürebilir veya onu diyete çevirebilir. Diğer yandan bunlarda Allah hakkı da olduğundan katilin affedilmesi halinde, hakim uygun gör­düğü tazir cezasını tatbik edebilir. Boyece anarşi ve zulmü önlemiş olur. Çün­kü adam öldürmek yer yüzünde fes a d çıkarmaktır. Ululemir'in bunu önleme­si asıl görevlerindendir.

Görüldüğü gibi, İslâm hem mağduru, hem de toplumu nazari itibare al­makla kuşatıcı bir yol izlemektedir. Zaten ilahi nizama yakışan da budur. Be­şeri kanunlar ise, ya yalnız toplumu ya da mağduru gözetmişlerdir. Buna şa-şılmamahdır, çünkü aciz kulların yıpımidır.

 

el-Mahkumun Aleyh (Mükellef):

 

Daha Önce de izah ettiğimiz gibi, evvela şeriatın koyucusunun Allalıu Te-ala olduğunu, sonra seri deliller, ardından şeriatın hükümlerinin neler oldu­ğu daha sonra da mükelleflerin fiillerinin çeşitleri, onun ardından da seri hü­kümlerle muhatapların kimler olduğu en son olarak hüküm çıkarma yolla­rı zikredilmeye çalışılmıştır.

Şüphesiz ki seri hükümlerin muhatapları, mükellef olan insanlardır. Mü­kellef olmanın temel şartı ise, akıllı olmak ve yükümlü olduğu fiili anlamak­tır. Çünkü aklı ve idraki olmayana hitap etmek abestir. Mesela, cansız yara­tıklara veya hayvanlara yahut aklını kaybeden delilere ya da henüz ehliyet seviyesi gelişmemiş çocuklara "sana bunu yapmak farzdır. Şunu yapmak ha­ramdır" demek faydasız bir konuşmadır. Elbetteki yüce Mevla böyle bir du­rumdan beridir. İşte bu sebepten dolayı mükellef olmanın şartlarını bilmek gerekir.

 

Yükümlü Olmanın Sıhhatine Dair Şartlar:

 

Aslında mükellef olmanın temel şartı, kişinin kendisine emredilen hüküm­leri, ya bizzat kendisinin veya vasıta ile anlayıp kavramasıdır. Hükümleri an­layabilmek için kişinin akıllı olması gerekmektedir. însan aklı, devamlı ge­lişmekte ve evreler geçirmekte olduğundan aklı tam olarak ölçmek zordur. İşte bu sebeple Allah Teala, aklın geliştiğini gösteren zahiri bir alameti koy­muştur. O da kişinin buluğa (ergenlik çağına) ermesidir. Böylece akıllı olan ve ergenlik çağma ermiş olan kişi, yükümlü sayılmıştır. Nitekim Resulullah (s.a). bu hususta şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki kalem, şu üç kimseden kal­dırılmıştır. (Onların işledikleri yazılmaz): İyileşinceye kadar deliden, uya-nıncaya kadar uyuyandan ve aklı erinceye kadar çocuktan."[9] Başka bir rivayette: "Ergenlik çağına erinceye kadar çocuktan”[10] buyurmuş ve seri hü­kümleri anlama gücünde olmayanların, şeriatla muhatap olmayacaklarını be­yan etmiştir.

Bir kısım alimler, "aklın ermesi ve hükmün anlaşılması" şartına karşı ba­zı itizarlar ileri sürmüşlerdir. Bunları şöyle Özetlemek mümkündür:

a. "Küçük çocuk ve deli kimse, bazı hallerde yükümlü sayılmışlardır. Me­sela, bunların mallarına, Hanefiler dışındaki alimlere göre zekât farzdır: Bunlar, akraba ve hanımlarına nafaka vermek zorundadırlar, telef ettikleri mal­ların bedelini ödeme mecburiyetindedirler. O halde deli ve çocuğun, seri hü­kümleri anlayamadıkları için sorumlu olmayacaklarını söylemek İsbabetli değil."

Bu itiraza şu cevap verilmiştir: Sayılan bu misallerde, çocuk ve deli de­ğil, onların velileri yükümlüdür. Bu hususlar velilere emredilmiştir. Çocuk ve deliye değil.

b. "Sarhoş da bazı durumlarda yükümlüdür. Nitekim bir âyet-i kerimede: "Ey iman edenler, sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi bilinceye ka­dar namaza yaklaşmayın"[11] buyrulmuş ve sarhoşun namaz kılmaması em­redilmiştir. Halbuki sarhoş aklı başında olmayan ve emredileni anlamayan biridir."

Bu itiraza da şu cevap verilmiştir: "Bu ayette geçen emir, sarhoşlara, sar­hoşluk halinde iken emredilen bir emir değil, ayık oldukları zamanda ken­dilerine emredilen bir emirdir. Böylece namaz vakti yaklaşınca, içki içmesin­ler.

Şunu ayrıca bilmek gerekir ki, zikredilen bu ayet, içkinin haram olduğu­nu beyan eden şu ayetten önce inmiştir ve hükmü kaldırılmıştır."

"Ey İman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işin­den birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa eresiniz."[12]

c. İslâm şeriatı bütün insanlık için geçerli olan bir şeriattır. Halbuki insan­ların çoğu Arap değildir. Bunlar seri hükümleri anlamazlar. Bu İtibarla, "se­ri hükümleri anlama" şartı bu gerçekle çelişmektedir. Arapça bilmeyen insan­ların, Arapça olan hükümlerle muhatab olmaları zikredilen şartın isabetsiz ol­duğunu gösterir.

Bu itiraza da şu cevap verilmiştir: Eğer bir insan Arapça bilmiyor, onu bi­len alimlerden öğrenme imkânına sahip olmuyor, hükümler de anlayacağı di­le tercüme edilmemişse, böyle bir İnsan, seri hükümlerle yükümlü değildir.

Ancak, günümüzde böyle bir insanın bulunduğunu söylemek, hemen hemen imkânsızdır. Bu sebeple zikredilen itiraz aslında varid değildir. Kaldı ki, müs-lümanlardan bir gurubun yabancı dilleri öğrenip onu konuşanlara dini hü­kümleri tebliğ etmeleri farz-ı kifayedir Yapmamaları halinde hepisi de sorum­lu olurlar.

 

Ehliyet:

 

Bundan maksad, insanın haklara ve borçlara sahip olabilmesi, seri hüküm­lere uygun olan fiilleri yapabilmesi, ona ters düşen fiillerden de sorumlu ol­masıdır.

Görüldüğü gibi, ehliyet iki kısımdır. Birincisi, haklara ve borçlara sahip olma ehliyetidir. Buna hak ehliyeti (vucup ehliyeti) denilmektedir. Bu ehli­yet kişide insan olmasıyle mevcuttur. İkincisi ise, seri şerife uygun olan fi­illeri yapabilme, ona ters düşen fiillerinden sorumlu olma ehliyetidir. Buna da tasarruf (eda) ehliyeti denilmektedir. Fiil ehliyeti diyenler de mevcuttur. Bu ehliyetin kişide var oluşu, sadece insan olmasıyle sabit değil, temyiz gü­cüne sahip olmasıyla gerçekleşir.

 

1. Hak Ehliyeti (Vucup Ehliyeti):

 

Bundan maksad, haklara ve borçlara sahip olabilmedir. Bu ehliyet, kişi­lere, insan olmaları dolayısıyla tanınmıştır. Binaen aleyh, bu ehliyet eksik ola­rak annesinin karnındaki bebeklere, tam olarak, çocuklara, ergenlik çağına erenlere, raşid olanlara, raşid olmayanlara, erkeklere, kadınlara, hürlere ve kölelere tanınan bir ehliyettir. İnsan ölünceye kadar devam eder. Hatta Ha­nelilere göre, ölünün borç ve vasiyetini ifa edinceye kadar devam eder.

Malvarlığı (Zimmet):

Fıkıh alimleri, hak ehliyetine sahip olanın, hayali bir cüzdana sahip olduğunu, haklarının ve borçlarının onun içinde bulunduğu­nu farzetmişlerdir. Bu itibarla, "falan insanın zimmetinde şu kadar alacağım var" denildiği zaman, "hak ehliyetine sahip olan bir insanın üzerinde alaca­ğım var" anlamı ifade edilmek istenir.

 

A. Ceninin, (Annesinin Karnındaki Bebeğin) Hak Ehliyeti:

 

Daha önce işaret edildiği gibi. ceninin hak ehliyeti eksiktir. Çünkü buna, haklara sahip olma selahiyeti tanınmış, ancak borçları yüklenme selahiyeti ta­nınmamıştır. Hatta tanınan haklar da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunun sebebi, ceninin ölü veya diri doğması muhtemeldir. Ölü doğma­sı halinde hiç bir hakka sahip olamaz. Ancak diri doğduğunda haklar kazan­mış olabilir. Diğer bir sebep de, ceninin annesinin karnında olması ve on­dan ayrılmaya müsaid bir parça sayılmasıdır. Hem annesinden bir parça, hem de ondan ayrılıp diri olarak yaşama durumunda olduğu için, şeriatın koyu­cusu, onun haklar kazanabileceğine, ancak borçlarla yükümlü olmayacağı­na karar vermiştir.

Cumhur ulema, ceninin haklarını koruması için, ona bir veli veya vasinin tayin edilmesi gerekliğini söylemişlerdir. Bunlar, ceninin malını sadece ko­ruma yönünden idare ederler. Onları artırmayı hedefleyen tasarruflarda bu­lunamazlar. Çünkü malik olup olmaması kesin değil, muhtemeldir. Hanefi-ler İse, bunun haklarının "yed-i emin"de korumması görüşündedirler.

 

B. Diri Doğan Çocuğun Ehliyeti:

 

Çocuk, diri doğmasıyla hak ehliyetine tam olarak sahip olur. Temyiz gü­cüne sahip olup veya olmaması şart değildir. Diri olarak doğan çocuk Özet­le şu haklara sahiptir:

a. Mallarına bakan velilerinin tasarrufları geçerlidir ve çocuk, rüştüne er­dikten sonra bu tasarruflardan sorumludur. Çünkü çocuk borçlara sahip ol­ma ehliyetine de sahiptir.

b. Çocuğun mallarında bütün mali yükümlülükler geçerlidir. Mesela, bu­nun malından haraç, öşür ve zakâlın verilmesi gerekir. Ancak Hanefilere gö­re zekât gerekmez. Ayrıca Ebu Hanife ve İmam Yusuf'a göre çocuğun ma­lından fitre vermek de gerekmektedir.

c. Çocuğun mallarında, mali yükümlülük mahiyetinde olan ve akrabalık bağını korumayı hedefleyen yükümlülükler mevcuttur. Hanım ve akrabala­rının nafakalarını vermesi gibi.

d. Yine bunun malından telef ettiği şeylerin ödenmesi gereklidir. Mese­la, birinin camını kırsa veya arabasını yaksa, yahut hayvanını Öldürse, çocu­ğun malından bunların değerleri Ödenir.

 

2. Tasarruf (Fiil) Ehliyeti:

 

Bundan maksad, kişinin seri hükümlere uygun olan fiilleri yapabilmesi, bunlara ters düşen fiillerinden sorumlu olmasıdır. Bu ehliyete sahip olan, hem lehine hem de aleyhine olan bir kısım haklar İhdas edebilir. Alış-veriş yapa­bilir, malını veresiye satabilir, karşılıksız hibe edebilir ve saire. Çocuk tem­yiz gücüne ulaşıncaya kadar bu hakka sahip değildir. Alış-veriş yapamaz, ma­lını bağışta bulunamaz.

 

A. Tasarruf Ehliyetine Kimler Sahiptir:

 

Şüphesiz ki, tam tasarruf hakkına sahip olmak için akıllı, baliğ ve reşid ol­mak gerekmektedir. Bu meseleyi anlamak için kişinin doğumundan rüşdüne (olgunluk çağına) erinceye kadar kaç merhale kat ettiğini, yükümlülük ve selahiyetlerin hangi kısımlara ayrıldıklarını çok iyi bilmek gerekir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:

 

A.  Dönemler:

 

Bir çocuk, tam olgunluk (rüşt) çağına erişinceye kadar şu dönemlerden geçer. Her dönemin kendisine göre özel hükümleri vardır. Bunlar da:

1) Temyiz gücünün yok olduğu dönem

2)  Temyiz gücüne sahip olma dönemi

3) Ergenlik çağına erme dönemi

4) Rüşdüne (olgunluğa) erişme dönemi

 

B.  Selahiyetler:

 

Bunlar da şu kısımlara ayrılırlar:

1) Eksik tasarrufta bulunma selahiyeti

2) Tam tasarrufta bulunma selahiyeti

3) Malını teslim alma selahiyeti

 

C.  Yükümlülükler:

 

Yükümlülükler iki kısımdır.

1) Kul hakkı olan yükümlülükler

2) Allah'ın hakkı olan yükümlülükler.

 

Birinci Dönem:

 

Temyiz Gücünün Yok Olduğu Dönem: Bu dönem, çocuğun doğumundan itibaren yedi yaşına ulaşmasına kadar devam eder. Bu çocuk hak ehliyetine sahip tasarruf ehliyetine sahip değil­dir. Bu dönemde olan çocuğun:

A. Her hangi bir tasarrufa bulunma selahiyeti yoktur. Malını satamaz, baş­kasının malını satın alamaz, bir şey bağışlayamaz, v.s.

B. Yükümlülükler bakımından yerine göre yükümlü olabilir veya olma­yabilir.

 

A. Kul Hakkı Olan Yükümlülüklerin:

 

Mali yükümlülüğü ile sorumludur. Telef ettiği malın değerini, çalıştırılan kişinin ücretini, akraba ve hanımlarının nafakalarını ödemek mecburiyetin­dedir. Bunları, velisi veya vasisi öder.

Kul hakkının ceza ile ilgili yükümlülüklerinden mes'ul tutulamaz. Birini haksız yere öldürürse, ona kısas uygalanamaz. Fakat diyet ödeme mali bîr hukuk olduğu için onu ödeme mecburiyetindedir.

 

B. Allah Hakkı Olan Yükümlülüklerin:

 

İman etme, namaz kılma, oruç tutma, haccetme gibi yükümlülüklerle mü­kellef değildir.

Yine Allah'ın hakkı olan cezalardan da sorumlu değildir. Çocuğa içki iç­me, zina etme ve benzeri cezalar uygulanmaz.

Çocuğun tasarruf ehliyeti olmadığından sözlerinden ve tasarruf!anndan hiç bir sonuç çıkmaz. Yaptığı alış-veriş hükümsüzdür, vaidleri batıldır. İtirafları, hükümsüzdür.

 

İkinci Dönem: Temyiz Gücüne Sahip Olma Dönemi:

 

Bu dönem İse, yedi yaşına girmesinden itibaren başlar ve ergenlik çağı­na ulaşınca sona erer. Bu dönemde bulunan çocuğun, hak ehliyetine sahip olduğu muhakkaktır. Fakat lasarruf ehliyeti eksiktir. Çünkü henüz aklı tam kesmemektedir. Bu sebeple, leh ve ahleyhine olan haklara sahip olur. Fakat tasarruf ve yükümlülükleri yerine göre sahih veya batıl olabilir.

A. Bu dönemde olan çocuk eksik tasarruf hakkına sahiptir. Binaen aleyh yaptığı tasarruflara bakılır:

a. Kendisi için tamamen faydalı olan tasarrufları geçerlidir, velinin iznine ihtiyaç yoktur. Bağış, sadaka ve vasiyyeti kabul etmesi buna misaldir.

b. Kendisi için tamamen zararlı olan tasarrufları batıldır. Velinin izniyle da­hi tashihi mümkün değildir. Malını hibe etmesi, vakfa bağışlaması, vasiyet et­mesi buna örnekdir.

c. Kendisi için hem faydalı hem de zararlı olma ihtimalindeki tasarrufla­rı ise, velisinin iznine bağlıdır. İzin verirse geçerli, vermezse hükümsüzdür. Alış veriş yapmak, bir malı ısmarlamak, kira akdi yapmak gibi.

B. Dini yükümlülükler bakımından temyiz gücüne sahip olmayan gibidir. Orada zikredilen hükümler, burada da geçerlidir. Mesela temyiz gücüne sa­hip olan çocuk namaz, oruç, hac gibi dini yükümlülüklerle mükellef değil­dir. Bununla birlikte temyiz gücünde olmayandan şu farklılıkları vardır:

Temyiz gücüne sahip olan çocuğun:

a. Dini hükümler hakkındaki söz ve İfadeleri geçerlidir. Kıldığı namaz sa­hihtir. Fakat bunları yapma mecburiyeti yoktur. Bununla birlikte babasının temyiz gücüne sahip olan çocuğunu dini ibadetlere alıştırması icap etmek­tedir. Tâ ki ergenlik çağında zorlanmasın, ibadetlere yatkın olsun.

b.  Dini hususlar hakkındaki sözleri geçerli olduğuna göre temyiz gücüne sahip oian çocuğun "müslüman olduğunu veya İslâm'dan döndüğünü" söy­lemesinin hükmü nedir?

Bu husus alimler arasında ihtilaflıdır.

Hanefilere göre bu devrede olan çocuk, İslâm olduğunu söylemesi halin­de müslüman sayılır. Eğer ailesi gayri müsiimse, çocuğu etkilememeleri için onlardan uzaklaştırılır.

Yine bu yaşlarda olan çocuk İslâm'dan çıktığını söylerse, Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre rnürted olur ve bundan doğacak sonuçlar gerçek­leşir. Çünkü din hakkındaki sözleri muteberdir. Ebu Yusuf'a göre ise, mür-ted olduğunu söylemekle mürted olmaz. Çünkü müslüman olmak çocuğun tamamen menfaatine, İslâm'dan dönmek ise tamamen zararına olan bir dav­ranıştır.

Şafii ve diğer bir çok fıkıh alimlerine göre ise, bu yaştaki bir çocuğun ne müslüman olduğunu söylemesi ne de İslâm'dan çıktığını bildirmesi geçerli­dir. Çünkü çocuk ergenlik çağına erişinceye kadar baba ve annesinin dini­ne tabidir. Bir de temyiz gücüne sahip olsa da aklı eksiktir. İtikadi delilleri idrakten acizdir.

 

Üçüncü Dönem: Ergenlik Çağına Ulaşma Dönemi

 

Bu dönem, erkek çocuğun İhtiiam (düş azması) olması, kız çocuğunun da adet görmesiyle başlar. Çünkü Yüce Mevki bir ayetinde: "Evlenme çağına ge­linceye kadar yetimleri deneyin"[13] buyurmuş ve evlenme çağını buluğ ça­ğı saymıştır. Şayet erkek ve kızda her hangi bir sebepten dolayı bu haller gö­rülmezse, bu defa buluğ çağı yaşla tesbit edilir. Cumhur ulemaya göre ergen­lik çağına erme yaşı onbeşlir. Ebu Hanite'ye göre ise, kız çocuğu için onye-di, erkek çocuk için on seki/, yaştır. Bu yaşlara ulaşan artık baliğ (ergen) dir. Ergenlik çağına eren bir insan bütün salahiyetlere sahip ve yükümlülükler­le de mükelleftir. Sadece sefih olması halinde malının kendisine verilmesi sa-haliyeti raşid olmasına bağlıdır Raşid olmazsa, malını velisi muhafaza eder. Binaenaleyh, ergenlik çağına eren bir çocuğun leh ve aleyline oian bütün ta­sarrufları sahihtir. Böyle birçok dini hükümleri yerine getirmekle yükümlü­dür. Şer'i şerife muhalif davranması halinde belirlenen bütün cezalar kendi-sene tatbik edilir. Çünkü bu genç, hem tam hak ehliyetine hem de tam ta-sarru! (fiil) ehliyetine sahiptir. Namaz kılacak, borcunu ödeyecek, borçlana­bilecek, kendisine kısas uygulanacak ve keffaretler gerektiğinde onları ya­pacaktır...

 

Dördüncü Dönem: Rüşde Erme Dönemidir

 

Bu dönemin başlangıç noktası alimler arasında ihtilaf konusudur.

a. Ebu Hanite'ye göre rüşd dönemi, çocuk baliğ olduktan sonra kendisin­de görülen fiili rüştle veya yirmi beş yaşına ulaşınca başlar. Böyle bir yaşa ulaşan kişi, fiilen rüşdü görülmese de bütün hak ve tasarruflara sahip oldu­ğu gibi, malının kendisine teslim edilmesi hakkına da sahiptir. Yeterki akıl­lı biri olsun. Bu yaşa ulaştıktan sonra fiilen olgunluğa ermiş olması veya sa­vurgan olması (sefihliği) Ebu Hanife'ye göre farksızdır. Çünkü Ebu Hanife sa­vurgana kısıtlı hükmü uygulamamaktadır (onu hacir altına almamaktadır).

b. Cumhur ulemaya göre, rüşt çağı yaşla ölçülemez. Fiilen olgunluğa (rüş­de) ulaşması şarttır. Binaenaleyh kişi seksen yaşında da olsa, fiilen rüşde er­memesi haiinde, malı kendisine teslim edilemez. Aksi takdirde onu saçıp sa-vurur. Fakat bunun manası "tasarrufları tamamen engellenir" demek değil­dir. Eğer savurgan (sefih) ise, onun hükümleri uygulanır. Sefihin hükmü bi­lahare zikredilecektir. Cumhur ulema, sefihe kısıtlılık (hacir) uygulamakta­dır.

 

Fiil Ehliyetini Zedeleyen Arızalar

 

Bunlardan maksad, aklı kemale erdikten sonra, kişinin başına gelen ve ak­lını eksilten yahut tamamen yok eden hallerdir. Bunlar, kendi aralarında baş­lıca iki kısma ayrılmaktadır.

 

1.  Semavi Arızalar

 

Bunlar, kulun her hangi bir kaklısı olmadan Allah'ın yarattığı arızalardır. Bunlara ilahi arızalar deme yerine semavi arızalar denilmiştir. Manası, kulun kudreti haricinde gökten gelen arızalar demektir. Bunlar: Delilik, eksik akıl­lı olmak, unutkanlık, uyumak, bayılmak, hastalık ve ölmektir.

 

2. Kulun Sebep Olduğu Arızalar

 

Bunlar, insanların sebep oldukları arızalardır. Bunlar da kendi aralarında başlıca iki kısma ayrılmaktadır:

A. Yükümlünün bizzat kendinden kaynaklanan arızalar. Bunlar: Savurgan­lık (sefihlik), cehalet, sarhoşluk, hata (kasıtsızhk) ve şaka yapmaktır.

B. Yükümlünün dışındaki bir insanın sebep olduğu arıza. Bu sadece bir tanedir. O da ikrah (zorlama )dır.

Şimdi bunların ne anlama geldiklerini ve her birinin fiil ehliyetini ne ka­dar etkilediğini ayrı ayrı görmeye çalışalım. Ancak şunu bilmek gerekkir ki, bunların hiç biri hak ehliyetine zarar vermez.

 

Semavi Arızalar

 

1. Delilik:

 

Tarifi: Aklı zedeleyen, onun doğru algılamasına engel olan, heyecan ve taşkınlığa sebep olan bir akıl hastalığıdır.

 

Hükmü:

 

a. Deli olan insan, hak ehliyetine sahiptir. Çünkü bu ehliyet kişiye, insan olması dolayısıyle tanınan bir haktır. Deli, hak ehliyetine sahip olduğu İçin, bu ehliyetten doğan leh ve aleyhine olan bütün haklara sahiptir. Deli, bu yö­nüyle temyiz gücüne sahip olmayan küçük çocuk gibidir. Bu itibarla:

- Mallarına bakan velinin tasarrufları geçerlidir.

- Mallarında bütün mali yükümlülükler geçerlidir. Malından Öşür, haraç ze­kât v.s alınır. Hanefilere göre zekât alınmaz.

- Mallarında, akrabalık bağının gereği, yapılması icab eden mali yüküm­lülükler de geçerlidir. Malından hanımının ve bakmakla yükümlü olduğu ak­rabalarının nafakası alınıp harcanır.

- Telef ettiği şeylerin değeri, malından ödenir.

b. Deli, Fiil (tasarruf) ehliyetine sahip değildir. Bu itibarla, fiil ehliyetinin icap ettirdiği hak ve yükümlülüklerle muhatap olamaz.

-  Deli, namaz, oruç ve hac gibi bedeni yükümlülükle ve keftaretleri e mü­kellef değildir. Ancak gelip geçen deliliğe sahip olanın bu tür ibadetleri ka­za etmesi gerekmektedir.

- Deli, İşlediği suçlardan bedenen sorumlu değildir. Ona hadler (cezalar) uygulanmaz. Ancak mali yönden sorumludur. Malından diyet ödenir.

 

2. Bunaklık (Ateh: Akli Dengeyi Kaybetmek)

 

Tarifi: Aklı perdeleyen, onun doğru algılamasını engeleyen ve durgun­luğa sebep olan akli bir hastalıktır.

Bunaklık iki kısma ayrılmaktadır.

a.  Temyiz gücünü kaybeden bunak (M'atuh).

Bunun durumu, hükümler yönünden temyiz gücüne sahip olmayan ço­cuk ve delinin durumu gibidir. Hak ehliyetine sahip, fiil ehliyetinden yok­sundur. Kendisinden bedeni yükümlülükler düşer. Fakat mali yükümlülük­lerle mükelleftir. İşlediği suçlardan bedenen değil, malen sorumludur. Ken­disine kısas uygulanmaz. Fakat telef ettiği malın değerini velisi öder.

b.  Temyiz gücüne sahip olan bunak.

Bunun durumu ise, temyiz gücüne sahip olan ve ergenlik çağına erme­yen çocuğun durumu gibidir. Hak ehliyetine sahip olduğu gibi, eksik fiil eh­liyetine de sahiptir. Bu nedenle, yapacağı tasarruflar yönünden durumu şu­dur:

Tamamen faydalı olan tasarrufları geçerlidir. Bağışı ve vasiyeti kabul et­me gibi.

- Fayda ve zarar ihtimali olan tasarrufları velisinin iznine bağlıdır. Alış-veriş, kira akdi yapması gibi.

- Tamamen zararlı olan tasarrufları hükümsüzdür. Malından bir şey bağış­laması gibi.

Bedeni ibadetler yönünden sorumlu olup veya olmayaycağı ihtilaflıdır:

-  Bazı fıkıh alimlerine göre sorumludur. Çünkü ihtiyatlı olmak bunu ge­rektirmektedir.

- Çoğunluğa göre ise, sorumlu değildir. Çünkü bunak da bir çeşit delidir. Ancak yükümlü olmadığı halde yaptığı ibadetler sahihtir.

 

Deli Ve Bunağın Hacir Altına Alınmaları (Kısıtlılık Hükmünün Uygulan­ması)

 

Deli olan ve temyiz gücüne sahip olmayan bunak, hacir altına alınır. Bun­ların mahcur (kısıtlı) olmaları, hakimin kararına İhtiyaç kalmadan kendiliğin­den mevcut sayılmıştır. Bunlara hacir hükümleri uygulanır, sözlü olan tasar­ruf ve ikrarları tamamen hükümsüzdür. Velileri bunların tasarruflarını sıhha­te kavuşturamazlar.

Ancak, devamlı deli olmayanın, aklı başına geldiği dönemde, tasarrufla­rı, akıllı olan İnsanın tasarrufları gibi geçerlidir. Temyiz gücüne sahip olan bunağın da lehine olan tassurfları geçerlidir. Hacir altına alma konusu bila­hare izah edilecektir.

 

3. Unutkanlık

 

Tarifi: Kişinin mükellef kılındığı yükümlülükleri hatırlamamasına sebep olan veya yapmaya niyet ettiği bir İbadeti hakkiyle başaramamasına neden olan ve kişide meydana gelen arızi bir haldir.

Namazı vaktinde kılmayı unutmak veya oruçlu iken unutarak bir şeyler yemek gibi.

Hükmü: Unutkan olan insan, hem hak ehliyetine hem de ful ehliyetine sa­hiptir. Ancak unutması, bir kısım yükümlülüklerinin kendisinden düşmesi­ne mazeret sayılır.

 

A. Kul Hakları:

 

Unutkan olan kimse, bütün kul haklarından sorumludur. Burada unutkan­lık hakların düşmesi için bir mazi ret sayılmamaktadır. Mesela, vadesi gelen bir borcu unutarak ödemediğini ileri sürerek borcun ertelenmesi müeyyide­sinden kurtulamaz. Yine bir cinayeti unutarak yapması sorumluluğunu du-

şu rm ez.

 

B. Allah'ın Hakları:

 

Buna karşılık, unutkan olan insan, Allah'a ait olan hakları unutursa, gü­nahkâr olmaz ve eksik olarak yaptığı ibadeti sahihtir. Mesela unutarak bir şey­ler yeyİp içse de orucu sahihtir. Hayvanı keserken besmele çekmeyi unut-sa da kestiği helaldir. Namazın vaktini geçirse günahkâr olmaz. Çünkü bu hu­susta Resulullah, şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki, Allah ümmetimden hatanın, unutmanın ve onlara zorla yap­tırılanın günahını düşürmüştür. "[14]

Diğer bir hadisinde: "Kim bir namazı unutursa, hatırladığı zaman onu kılsın. Namazın bundan başka keffareti yoktur..."[15] buyurmuştur.

Bu hadisin diğer bir rivayeti şöyledir: "Kim bir namazı unutur veya uyu­yarak onu geçirirse, bu namazın keffareti, hatırladığı zaman onu kılmaktır”[16] şeklindedir.

 

4. Uyumak Ve Bayılmak

 

Hükümleri: Uyuyan ve bayılan kişilerin hak ehliyetleri mevcuttur. Ancak fiil ehliyetleri yoktur. Çünkü bu hallerinde temyiz gücüne sahip değillerdir. Temyiz gücü olmayanın tasarruf ehliyeti yoktur. Binaenaleyh:

a. Bunların sözlerinin hiç bir hükmü yoktur.

b. Bedenen sorumlu olmazlar

c. Mali yönden ise sorumludurlar. Mesela, uyuyan veya baygın olan bir İn­san, yanında bulunan bir bebeğin üzerine kapansa ve o bebeği öldürse ona kısas uygulanmaz. Fakal o, diyet ödemek mecburiyetindedir. Bir malı telef etmesi de böyledir.

d.  İbadetlere gelince, bu kişiler uyurken veya baygınken ibadetleri ifa etmekle yükümlü olmazlar. Çünkü kendilerine malik ve temyiz gücüne sahip değillerdir. Ancak ibadetlerin hükmü onlardan düşmez. Zira uyanıp vaktin­de eda etmeleri kaçırılırsa, kaza etmek suretiyle onları yerine getirmeleri müm­kündür. Nitekim yukarıda geçen hadis, bunu ifade etmektedir.

 

5. Diğer Hastalıklar

 

Hükmü: Delilik, bunaklık, bayılmak dışındaki hastalıklar, her iki ehliye­ti de etkilemezler. Maşta olan kişi, hem hak hem de fiil ehliyetine tam ola­rak sahiptir. Ancak hastalık ehliyete mani olmadığı halde bazı hükümler İçin etkileyicidir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür.

 

A.  Hastanın Mahcur (kısıtlı) Sayılması:

 

Eğer bir İnsan, hastalığa yakalanır ve İyileşmeden ölürse, bu kişi malının belli miktarlarında, şu insanlara karşı kısıtlı (mahcur) sayılır. Onlara zarar ve­ren tasarrufları, haklan ölçüsünde Ölümünden sonra geçersiz kabul edilir. Bu hak sahipleri şunlardır:

a. Ölenin mirasçıları, ölen kişi ölümü anında bile malının üçte birini di­lediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olduğu için, mirasçıların hakkı, tere­kenin üçle ikisidir. Bu itibarla, ölen muris, malının üçte ikisi bakımından kı­sıtlı sayılır ve hastalığının başlangıcından itibaren mirasçıların bu haklarına zarar verecek bir tasarrufta bulunursa, bu tasarrufu ölümünden sonra hüküm­süz sayılır. Fakat ölümünden önce geçerlidir. Zira kişinin öleceği kesin de­ğildir ki, kısıtlılık hükmü sağ iken de geçerli sayılsın.

b. Ölenin alacaklıları: ölen kişi, bunların alacakları kadar hastalığının baş­langıcından itibaren kısıtlı sayılır ve bunların haklarına zarar veren tasarruf­ları, ölümünden sonra hükümsüzdür.

Binaenaleyh, hastalanıp ölen kimse, malının yarısını hastalığı anında bi­rine hediye ederse, mirasçılarının haklarını İhlal ettiği için bu bağışı hüküm­süzdür. Sadece malının üçte birinde geçerlidir. Çünkü kısıtlı İken izinsiz ta­sarrufta bulunmuştur. Buna karşılık, malının üçte birini bağışlar ve alacak­lıların hakkı da bundan daha az olursa, bu tasarrufu geçerlidir. Çünkü bu mik­tar kısıtlı olmanın dışındadır. Alacaklıların haklarını aşarsa, haklan kadarı ge­çersiz, diğeri geçerlidir.

 

B.  Hastanın Evlenmesi:

 

Bazı alimlere göre, eğer bir hasta sadece mirasçlarına zarar vermek için hastalığı anında evlenirse, bu evliilği ölümden sonra batıldır. Yeni hanımı ona mirasçı olamaz. Diğer alimler ise, bu kadının mirasçı olacağı kanaatındadır.

Eğer hastanın böyle bir niyetinin olduğu tesbit edilemezse, evliliği ve ka­dının ona mirasçı olması ittifakla sahihtir. Ancak verdiği mehir, benzerleri-ninkinden daha fazla olursa, mirasçıların ve alacaklıların iznine bağlıdır. Bu hususta farklı görüşler mevcuttur.

 

C. Hastanın Karısını Boşaması:

 

Hasta olan ve sonunda ölen kişi, zifafa girdiği hanımını, hastalığı anında kadının rızası olmadan bain (geri dönülemeyen) talakla boşarsa, bu andaki boşaması geçerlidir. Fakat kadının ona mirasçı olup veya olamayacağı fıkıh alimlerince ihtilaflıdır.

a. İmam Şafii ve Zahiriye mezhebine göre bu kadın mirasçı olamaz. Çün­kü talaki bain (kesin boşama) mirası keser, ölenin gizli niyetini Allah bilir. Şeriat zahire bakar.

b. Cumhur ulema ise, bu kadının mirasçı olmasında ittifak etmişler, ancak kadının bu hakkını ne zamana kadar koruyabileceği hususunda ihtilaf etmiş­lerdir.

- Hanefilere göre, kadının iddet beklemesi süresinde koca ölürse, kadın mirasçı olur. İddeti bitmişse olamaz.

- Hanbelilere göre, böyle bir kadın, evlenmedikçe mirasçı olabilir.

-  Malikilere göre, her halükârda mirasçı olur. İddet bitsin veya bitmesin evlensin veya evlenmesin farkı yoktur.

Eğer kişi, henüz zifafa girmediği hanımım bu halinde boşarsa, İmam Malik'e göre yine mirasçı otur. Fakat Hanefi ve Hanbeli mezhebine göre mi­rasçı olamaz.

 

6. Ölüm:

 

Daha önce de zikredildiği gibi, fiil (tasarruf) ehliyeti akıllı, ergenlik çağı­na eren ve şer'i hükümleri anlama kabiliyetinde olan kişilere tanınan bir eh­liyettir. Ölen kişide bu şartlar olmadığından artık ölenin fiil ehliyeti söz ko­nusu değildir.

Hak ehliyetine gelince, bunun çocuğun annesinin karnında iken başlayıp ölmekle sona erdiği muhakkaktır. Ancak ölenin borç ve vasiyetlerini yerine getirme ve bıraktığı mirası taksim etme açısından bu hak ehliyetinin kazan­dırdığı mal varlığının (zimmetin) devam etmesini icabettirmektedir. Bunlar yerine getirildikten sonra artık böyle bir faraziyenin devam ettiğini kabule ihtiyaç yoktur.

İşte bu sebeplerden dolayı, ölenin hak ehliyetinin ve dolayısıyle mal var­lığının ne zaman sona ereceği hususunda üç görüş zikredilmektedir.

a. Hanbeli mezhebinden bazı alimlere göre, Ölenin hak ehliyeti ve zim­meti hemen ölümü ardından sona erer. Çünkü hak ehliyetinin temelini in­sanın diri olması teşkil etmektedir. Ölmekle hayat sona erer. Böylece ne tam hak ehliyeti kalır ne de eksik hak ehliyeti.

b. Diğer bir kısım alimlere göre ise, kişinin ölmesiyle mal varlığı tamamen yok olmaz. Fakat zayıflar ve küçülür. Öyle ki, bu mal varlığı bıraktığı tere­kenin karşılayabileceği borçlar kadar veya hayatında ödemeyi tekeffül eden kefilinin üstlendiği miktar kadar devam eder. Bıraktığı malların değerini aşan veya kefilin taahüt ettiği miktardan fazla olan borçlarını kuşatamaz.

Bu görüşte olan alimlere göre, mirasçılar, sadece terekenin karşılayabile­ceği veya kefilin ödemeyi taahhüt ettiği miktardan sorumludurlar. Fakat mirasçılar, miras bırakanın malını aşan ve kefalet altına alınmayan borçların­dan sorumlu değildir. Böyle bir ölünün, ölmesinden sonra malını aşan borç­larına kefil olmak da sahih değildir.

c. Başka bir görüşe göre ise, ölünün mal varlığı, bütün borçlarının öden­mesi ve terekesinin bölüştürülmesine kadar devam eder.

Bu görüşe göre bir insan, ölenin mal varlığını aşan borçlarını ödemek İçin bağışta bulunursa, alacaklıların onu alma hakları vardır. Ayrıca, o borçla öl­mesinden sonra birinin kefil olması da sahihtir. Çünkü Resulullah (s.a), Cabir b. Abdullah'ın babasının şehid olmasından sonra borçlarına kefil ol­muştur.

 

Kulun Sebep Olduğu Arızalar (Semavi Olmayan Arızalar):

 

Daha önce de belirtildiği gibi, kulun sebep olduğu arzalar da kendi aralarında başlıca iki kısma ayrılmaktadırlar:

a.  Bizzat kulun kendisinden kaynaklanan arızalar.

Bunlar: Cehalet, sarhoşluk, hata (kasıtsızlık), şaka yapma ve savurganlık (sefihlik) dır.

b.  Yükümlünün dışındaki bir insanın sebep olduğu arıza. Bu da zorlama (ikrah )dır.

 

1. Cehalet (Bilmemek)

 

Aslında bilmeme, ne hak ehliyetini kaldırır, ne de fiil ehliyetini. Ancak ba­zı hallerde maziret sayılır. Cahilin sorumluluğunu hafifletir. Yahut tamamen kaldırır. Bunları iyi anlamak için cahilin İslâm diyarında mı yoksa daru'l-harp'te mi yaşadığnı tesbit gerekir. Çünkü yaşadığı bu iki ülkenin hükümle­ri farklıdır.

 

A. İslâm Diyarında (Daru'l-îslâmda) Yaşayanın Cehaleti:

 

a.  Burada genel kaide şudur: Kur'an veya mülevatir yahut meşhur sünnet ya da icma ile tesbit edilen bir hükmü bilmemek maziret değildir. Çünkü bu hükümler daru'l-İslâmda yürüdükte oldukları için devamlı gündemdedir. Her­kesin dikkatini çekmektedir. Artık bunları bilmemek özür sayılmaz. Yapılma­dıkları takdirde yükümlü kişi, bilmeme mazireüni ileri sürerek kendisini so­rumluluktan kurtaramaz. Namaz kılma, oruç tutma, zekât verme ve haccet­menin farz olduklarını, İçki, kumar, faiz, zina ve masum cana kıymanın ha­ram olduktaını bilmek, bu dala giren bilgilerdendir. Keza İslâmdan çıkanın, haramı helal sayanın, kendilerine tebliğ ulaşan gayri müslimlerin Allah'ın bir­liğine iman etmemelerinin mazireti yoktur. Bunları bilemiyorum iddiasıyla ce­zadan kurtulamazlar.

Bu genel kaide, İslâm ülkesinde yaşama hakkı kazanan gayri müslimler için de geçerlidir. Bunların da İslâmın kendilerine uygulanan ceza hukuku­nu bildikleri farzedilir. Bilmeme maziretiyle bu cezalardan kurtulamazlar. Çün­kü onlar da İslâm diyarında kalmakta ve herkes tarafından bilinen hüküm­leri bilmek zorundadırlar, öğrenmezlerse, bildikleri farzedilir.

b. Kıyas, istihsan, mesalih-i mürsele ve seddü'z-zerai gibi delillere başvu­rup görüşle tesbil edilen hükümler: Bunlar, genelinde detaylı hükümlerdir.

Detaylı hükümleri bilmemek mazerettir. Yükümlünün mesuliyetini düşü­rür. Çünkü, bu gibi hükümleri ancak alimler bilirler. Avam halk bunları bil­mezler. Meseİa, vasiyet edeni öldüren kişinin vasiyetten mahrum kalacağı­nı, yırtıcı kuşların artıklarının insanların artıkları gibi temiz olduklarını, kay­bolan kişinin hayatta sayıldığını, şarapçıya üzümün satılamayacağını bilme­mek mazirettir. Keza, Allah Teala'nın yaratıklara benzediği İmajını veren el, yüz gibi sıfatlarının tevillerini bilmemek de mazirettir. Çünkü bu bilgiler te­vil yoluyla elde edilen bilgilerdir.

c.  İçtihatta cehalet. Bu şık da üç ihtimal vardır:

1) Konu hakkında iki delil bulunur, bunlardan biri kuvvetli diğeri zayıf olur, kişi de kuvvetliyi bilmeyerek zayıf olanla ietihad ederse, bu cehaletin­den dolayı mazur sayılır.

Mesela, Bir insan, "Evlenmeyi ilan edin, onu camilerde yapın ve onda def­ler çalın”[17] hadisine dayanarak bundan daha kuvvetli olan: "Veli ve iki adil şahid olmadan nikâh olmaz”[18] hadisini bilmeyerek sadece ilan etmek su-

retiyle şahitsiz evlenirse, bunu bilmemesi maziret sayılır. Ona, ilan etme su­retiyle evlenmesinden dolayı zina etme cezası uygulanmaz.

2) Yasaklamayı gerektiren sebebin varlığını bilmemek, üzüm suyunun iç­kiye dönüştüğünü veya evlendiği hanımın süt kardeşi olduğunu bilmemek gibi. Burada da cehalet mazeret sayılır. Bunu yapan günkâr olmadığı gibi, ken­disine dünyevi bir ceza da uygulanamaz.

3) Hakkındaki deliller ihtilaf etmediği halde bilinmemesine dair şüphe bu­lunan bir hükmü bilmemek cezayı düşürür, fakat günahı düşürmez. Mesela, bir kişi sonradan İslâm olur da, süt emmenin evlenmeye mani olan haram­lardan biri olduğunu bilmez ve süt kardeşle evliliğini devam ettirirse, günah­kâr olur, fakat ona zina cezası uygulanmaz. Çünkü burada bilmemesini ma­zur kılacak bir şüphe vardır, o da bunun sonradan İslâm olmasıdır.

 

B. Daru'l Harpte Yaşayanın Cehaleti:

 

Daru'l-haıpte yaşayan insanın cehaleti mazeret sayılır. Böyle bir kişiden şer'i hükümler düşer. Mesela, bir insan etaru'l-harpte müslüman olur, nama­zın farziyetini bilmese, namaz ondan düşer ve İslâm diyarına döndükten son­ra o namazları kaza etme zorunda değildir. Çünkü daru'l-harpte İslâm hüküm­leri halk arasında yaygın değildir. Bu nedenle onları bilmemek mazerettir.

Kanaatimizce, aslında İslâm diyarı olup sonra daru'l-harbe dönüşen mem­leketlerin halkı, bilmemelerinden dolayı mazur sayılamazlar. Çünkü bu ül­kelerde az da olsa müslümanlar bulunmakta, İslâm'ın helal ve haramlarına dikkat etmekte farz ve vaciplerini yerine getirmektedirler. Bunları gören din­sizler, en azından bunlarla alay etmek için ne yaptıklarını öğrenmeye merak etmekte ve öğrenmektedirler. Artık bunları, daru'l-harpte yaşadıkları için ma­zur saymak İsabetli değildir.

 

2. Hata (Kasıtlı Olmama)

 

Bundan maksad, kişiden bir söz veya işin, istemediği şekilde meydana gel­mesidir. Mesela, oruçlunun abdest aldığı zaman boğazına su kaçırması gibi.

 

A. Hatanın hükmü:

 

Hata ne hak ehliyetini ne de fiil ehliyetini ortadan kaldırır. Fakat hata, ba­zı şeylerden sorumlu olmamaya bir maziret olabilir. Çünkü bu hususta Ra-sulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah, ümmetimden hatanın, unutmanın ve onlara zorla yaptırılanın günahını düşürmüştür. "[19]

 

B. Hata Nerelerde Mazeret Sayılır:

 

a.  Allah'ın haklarında mazeret sayılır. İster bu haklar ibadet İsterse ceza olsun. Mesela:

- Kişinin kıbleyi tayin etmede hata etmesi mazerettir. Namazı sahihtir.

- Yine insanın, hanımı sanarak yabancı bir hanımla ilişkide bulunması du­rumunda, bu hatası zina cezasını düşürür. Çünkü cezalar kesin suçlara uy­gulanır, şüpheli suçlardan düşürülür.

b.  Kulların bedeni ceza mahiyetindeki haklarını da düşürür. Mesela: Bir in­san başkasını hata ile öldürürse, ona kısas uygulanmaz. Fakat kulların mali ceza sayılan haklarını düşürmez. Örneğin, birini hata ile öldüren, diyet öde­me sorumluluğundan kurtulamaz. Ancak diyeti sadece hata İle öldüren değil, bütün erkek akrabaları üç yıl müddetinde öderler. Böylece hata burada da et­kisini göstermektedir. Zira kasıtlı olarak birini öldürenden kısas yapma ceza­sı affedilir ve ondan diyet istenirse diyeti, bizzat katilin ödemesi gerekir. Al­lah Teala, hata İle öldürme hakkında şöyle buyuruyor: "Kim bir mü'minİ ha­ta İle öldürürse, bir mü'min köle azad etmesi, bir de ölünün ailesine diyet teslim etmesi gerekir... Köle bulamayan kişinin arka arkaya iki ay oruç tut­ması gerekir. "[20] Hadis-i şeritler bu ayette zikredilen diyetin hata ile öldüre­nin erkek akrabaları tarafından ödeneceğini beyan etmişlerdir.

Kasıtlı olarak birini öldürenin, kısasının affedilip diyet ödemesi hakkın­da da Allahu Teala şöyle buyuruyor: "Ey İman edenler! Öldürülenler hakkın­da kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın, kısas yapılır. Fakat kim (katil) din kardeşi tarafından (Ölenin velisi tarafından) affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir..."[21] Burada diyeti biz­zat katilin kendisi öder. Çünkü hatada diyet, telef edilen bir kişinin bedeli­ni ödeme mahiyetindedir. Kasıtlı öldürmede ise. katilin öldürülmesinin alter­natifidir. Kısas katile uygulandığı gibi, diyeti de o öder.

c.  Hata, kulların bedeni cezalar dışındaki haklarını düşürmez ve mazeret sayılmaz. Bu itibarla birinin malını hata ile telef eden, o malın değerini öde­mek zorundadır.

d.  Sözle yapılan muameler için hatanın mazeret sayılıp veya sayılamaya­cağı alimler arasında ihtilaflıdır.

- Hanefilere göre, bu gibi muamelelerde hata etmek mazeret sayılmaz. Bu muameleler ve neticeleri geçerlidir. Öylekİ bir insan yanlışlıkla hanımını bo-şasa, hanımı boş olur. Ahş-veriş yapsa akdi geçerlidir. Ancak rıza bulunma­dığından sadece fasittir. Sonradan tamir edilebilinir. Çünkü bu muamelele­ri hata ile yapan İnsan, kendi iradesiyle bunları yapmıştır.

- Cumhur ulemaya göre ise, sözlü muamelelerde hata etmek mazerettir. Hata edenin akidleri hükümsüzdür. Bu nedenle bir insan yanlışlıkla hanımı­nı boşarsa, hanımı boş olmaz. Mesela, bir şey söylemek isterken, ağzından yanlışlıkla hanımını boşadığı ifadesi çıkarsa, hanımı boş olmaz. Zira bir sö­ze itibar edebilmek için onun kasıtlı olarak söylenmesi gerekir. Hata edenin ise, böyle bir kastı yoktur. Sözün maksatlı söylenmesi şart olduğundandır ki, uyuyan ve baygının sözlerine itibar edilmez. Çünkü sözler, konuşanın mak­sadını aktarmak için konulmuş vasıtalardır. Konuşanın, her hangi bir mak­sadı olmadığında artık onun sözü boş laftır ve itibar edilmez. Nitekim hata­nın muaf oludğunu beyan eden ve yukarda zikredilen hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.

Hanefiler, cumhur'a şu cevabı vermişlerdir: "Hanımını boşayanın hata et­tiği, bilinemeyen gizli hususlardandır. Şeriatın koyucusu, gizli hususlar için belli alâmetler koymuş, o alâmet görülünce gizli şeyin var olduğu farz edil­miştir. Konulan alâmet; akıllı olmak ve ergenlik çağına ermektir. Mademki bo­şama sözü akıllı ve baliğ bir insanın ağızından çıkmıştır, onun sözüne İtibar edilir. Uyuyan veya bayılan bir İnsan farklıdır. Çünkü onların maksatsız ko­nuştukları açıktır. Buna dair bîr alâmet koymaya ihtiyaç yoktur.

Kanaatimizce cumhurun görüşü daha isabetlidir. Yanlışlıkla hanımını bo­şayanın hanımı boş olmaz. Her ne kadar zayıf da olsa, baştarafta geçen hadis-i şerif bunu ifade etmektedir.

 

C. Hatanın çeşitleri:

 

Hata; işde hata, kasıtta hata, takdirde hata olmak üzere başlıca üç kısma ayrılmaktadır.

a.  îşde (fiilde) hata: Bundan maksad, kişinin yaptığı herhangi bir İşde ha­ta etmesidir. Mesela nişan aldığı belli bir hedefe atmak isterken yanlışlıkla insana atması ve onu öldürmesi veya ramazanda oruçlu olduğu zamanda ab-dest alırken ağzına su vermek istemesi ve yanlışlıkla boğazına suyun kaçma­sı gibi.

Bu türden olan hatalar, bedeni cezaları düşürürler, fakat mali cezaları düşürmezler. Hata ile birini öldürene kısas uygulanmaz. Fakat bundan diyet öde­me yükümlülüğü düşmez.

b. Kasıtta hata: Burada kişi, yapmakta olduğu işde değil, maksadında yan­lışlık yapar. Mesela, bir insanı av hayvanı sanarak onu öldürmek buna mi­saldir. Bu türden olan hatalar da bedeni cezaları düşürürler. Fakat malî so­rumlulukları ortadan kaldırmazlar. Misalde zikredilen katile kısas uygulan­maz, fakat diyet gerekir.

c. Takdir ve tahminde hata: Burada kişi, yaptığı tahminde hata eder. Bu da çeşitli tahminler olabilir. Mesela bir doktor, hastalığı teşhis ettiğini tahmin eder, ona göre ilaç verir, sonra hastalığın başka bir hastalık olduğu ve ilacın yanlış olarak verildiği, bu yüzden hastanın öldüğü anlaşılırsa, burada bir tak­dir etme hatası vardır. Keza bir doktor, hastanın belli bir organının kangran olduğu kanaatine varır, onu keser, daha sonra organın kangran olmadığı or­taya çıkarsa, burada da bir tahmin hatası vardır.

Bu gibi hatalardan kişi sorumlu değildir. Hatası onu mazur kılar. Kıbleyi yanlış tahmin etme de böyledir.

 

3. Şaka:

 

Bundan maksad, kast etmediği bir sözü veya hükmü şaka yoluyla söyle­mesidir. Şaka yapan kendi iradesiyle konuşur. Konuştuğunun hangi mana­yı ifade ettiğini bilir. Fakat o, konuşmasının gerektirdiği hükümleri kast et-mememektedir.

 

Hükmü:

 

Şaka, ne hak ehliyetini, ne de fiil ehliyetini ortadan kaldırır. Fakat bazı hü­kümlerin geçersiz olmasına sebep olur. Bunları şu şekilde Özetlemek müm­kündür:

A. Haberler: Şaka yoluyla zikredilen haberler batıldır. İtibar edilmez. Çünkü doğru olan haberlere itibar edilir. Haberin şaka yoluyla aktarılması ise, onun yalan olduğunu ortaya koyar ve kabul edilmez.

Mesela bir insan, şaka yoluyla altş-veriş yapmış olduğunu, evlendiğini ve­ya hanımını boşamış olduğunu haber verip de itirafta bulunsa, bunun itira­fı kabul edilmez. Hatta şaka yapanın, sonradan ciddiye çevirmesi bile red­dedilir. Çünkü yalan bir şeyi kabul etmek geçersizdir.

B. İnançla İlgili şakalar: İnanç ciddi bir meseledir. Bunda şaka, gevşeme ve alay etme caiz değildir. Bu itibarla inançla ilgili olan şakaya itibar edilir ve sonuçlarını doğurur. Mesela, bir insan şakadan kâfir olduğunu söylerse, kâfir olur, ona tevbe etmediği sürece mürtedin hükmü uygulanır. Çünkü İti-kadi şeylerle şaka yapmak, onları alaya almak olur, dinle alay etme ise ki­şiyi küfre götürür. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmuştur: "Onlara niçin alay ettiklerini sorsan, yemin olsun ki: "Biz lafa dalmıştık eğleniyorduk" der­ler. Onlara de ki: "Allah ile, ayetleri ve Peygamberi ile mi alay ediyorsu­nuz?" Artık özür beyan etmeyin. Çünkü sizler iman ettikten sonra kâfir oldunuz. .."[22]

C. Şaka İle bir kısım akidleri yapma:

Şaka yapma bakımından akidler İki kısma ayrılmaktadır:

a. Şaka ile yapılsa da geçerli olan ve hükümlerini doğuran akidler. Bun­lar da evlenme, boşanma, ve tam boşanmayan hanıma dönmeyi söylemedir. Çünkü bu hususta Rasulullalı (s.aj şöyle buyurmuştur: "Üç şey vardır ki, on­ların ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir. Bunlar da: Evlenmek, boşan­mak ve hanımını tekrar geri almaktır."[23] Burada şuna dikkat etmek gere­kir. Bu akidleri daha önce yaptığını şaka ile itiraf etse geçersizdir. Çünkü ya­landır. Fakat bunları fiilen şaka ile yaparsa geçerlidir.

b.  Şaka ile yapıldıklarından dolayı batıl sayılan akidler. Yukarıda zikredi­len akidler dışındaki bütün akidler, şaka ile yapılırsa hükümsüzdür. Mesela, kişinin şakadan bir şeyi sattığını veya kiraladığını yahut aldığını söylerse, bu sözüne itibar edilmez. Akidler doğmamıştır.

 

4. Sarhoşluk:

 

Bundan maksad, Hanefilere göre kişinin alkol veya her hangi bir uyuş­turucu alarak ayıklığında ne söylediğini hatırlamayacak derecede ve kadını erkekten ayıramayacak kadar sarhoş olması, cumhur ulemaya göre ise, ko­nuştuklarının çoğu abuk sabuk olacak seviyede sarhoş olması ve aklını gi­dermesidir. Bundan daha az sarhoş olan uyanık sayılır.

Aslında sarhoşluk, kişinin aklını çalışmaz hale getirir. Onun temyiz gücü­nü giderir. Bu itibarla sarhoşu, temyiz gücünü kaybeden çocuk, deli ve benzeri kişilere kıyaslayıp onların hükmüne tabi tutmak gerekir. Fakat fıkıh alimleri, sorhoşa her zaman bu hükümleri uygulamamışlar, sadece mubah yol­la sarhoş olana uygulamışlardır. Bu nedenle sarhoşu iki kısma ayırmak ge­rekmektedir: Mubah yolla sarhoş olmak, haram yolla sarhoş olmak.

 

A. Mubah Yolla Sarhoş Olmak:

 

Kişi, uyuşturucuyu, çaresiz kaldığı veya içmeye cebredildiği yahut ne ol­duğunu bilmediği ya da ilaç olduğu için içtiği zaman mubah yolla sarhoş ol­muş sayılır. Mesela, bir insanın boğazına bir şey tıkanır da onu gidermek için İçkiden başka bir şey bulamazsa ve onu İçerek sarhoş olursa, işte bu kişi ça­resizdir. Eğer içki içmeye zorlanır, içmediği takdirde ölüdürülme tehdidi ile karşı karşıya kalırsa ve içkiyi içip sarhoş olursa, bu kişi cebredilmiştir. Yahut, üzüm suyunun içkiye dönüştüğünü bilmeden onu şıra zannederek içerse ve sarhoş olursa, bu kişi bilmeyerek içendir.

Şayet, hasta kendisine verilen şurubu içer ve ondan dolayı sarhoş olur­sa, işte bu da ilaç sanandır.

Bu yolla sarhoş olanın hükmü, bayılanın baygınlık halindeki hükmü gibidir.

a. Allah'ın hakları: Sarhoşluk anında, Allah Tealanın haklarını ifa etmek­le yükümlü değildir. Ancak ayıldiktan sonra bunları kaza eder.

b. Sözlü tasarrufları geçersizdir. Böyle bir sarhoşun alış veriş, kira akdi yap­ması, evlenmesi ve hanımını boşaması, hükümsüzdür.

c.  İşle yapılan tasarrufları, İki kategoride sınırlandırılmıştır:

1) Yaptığı suçlardan bedenen sorumlu değildir. Zira sorumlu olmanın te­melini akıllı olmak teşkil eder. Böyle bîr sarhoşun aklı başında değildir. Mu­bah yolla sarhoş olduğundan yaptığının cezasını görmesi de söz konusu de­ğildir.

2) Yaptığı suç ve cinayetlerden mali yönden sorumludur. Birinin malım telef ederse, onu ödemek mecburiyetindedir. Zira mallar ve canlar himaye altına alınmışlardır. Bunların dokunulmazlığı hiç bir mazeretle kaldırılamaz. Cana kıymasıyla diyetini, malı telefle de bedelini ödeme yükümlülüğü asla düşmez.

 

B. Haram yolla sarhoş olmak:

 

Birinci şıkta zikredilen sebeplerin dışındaki her hangi bir sebeple kişi sar­hoş olursa, haram yolla sarhoş olmuş sayılır.

Fıkıh alimleri, haram yolla sarhoş olanın hükmü hakkında aşağıda zikre­dilecek şekilde İhtilaf etmişlerdir:

 

A. Sözlü Tasassurrufları:

 

1) Hanefi, Şafii ve Maliki mezheplerinin oluşturudğu cumhur ulemaya gö­re, bazı meseleler hariç, sarhoşun sözlü tasarrufları geçerlidir ve seri sonuç­larını tam olarak doğururlar. Mesela, bu halde iken hanımını boşarsa, hant-mı boş olur. Zira burada kişi aklının gitmesine, kendisi, hem de haram yol­la, sebep olmuş ve günaha girmiştir.

Artık bu, cezasının hafifletilmesine layık biri değildir. Bu nedenle onu te'dip etmek için aklının başında olduğu farzedilir ve sorumlu olduğuna ka­rar verilir. Bu mesele, miras bırakanını öldürenin mirastan mahrum edilme­sinde, miras bırakanı diri farzedip terekenin intikaline engel olmaya benze­mektedir. Nasıl ki, miras meselesinde ölü kişi diri sayılır, konumuzda da ak­lı giden sarhoş akıllı sayılır. Tâ ki, te'dip edilmiş olsun.

- Hanefilerin İstisna ettikleri sözlü tasarruflar: Sarhoşun dinden döndüğü­nü söylemesi, bir de söyledikten sonra dönebileceği İtiraflarıdır. Zira dînden dönmek, inancı değiştirmektir. Bu da kasdın bulunmasını veya uyanık hal-

de konuşma gibi açık bir alametin bulunmasını gerektirir. Sarhoşta ne kasıt vardır, ne de onu gösteren alamet. Bu nedenle dinden döndüğünü ifade ede­nin sözlerine İtibar edilmez ve ona müslüman muamelesi yapılır.

-Dönmesi muhtemel olan itiraflarının kabul edilmemesine gelince, çün­kü sarhoş istikrarsız biridir. Bazen bir şey söyler sonra da onun tersini iddia eder. İşte bu sebepten dolayı sarhoş olan kişi, zina ettiğini söylese bu sözü geçersizdir. Çünkü zina etme itirafı, kendisinden dönülebilinecek bir itiraf­tır.

- Malikilerin istisna ettikleri sözlü tasarruflar: Bunlar, haram yolla sarhoş olanın bütün itirafları ve boşama dışındaki akidleridir. Çünkü, akidlerde temyiz gücüne sahip olmak şarttır. Sarhoşun böyle bir gücü yoktur. İtirafla­rına gelince, eğer malla ilgili itiraflarda bulunursa, buna itibar edilmez. Çünkü sarhoş hacir altında (kısıtlı olma) durumundadır. Kısıtlının kendisine zarar veren tasarrufları batıldır.

Şayet İtirafları malla İlgili değilse de, recmedilen Maiz el-Eslemî'nin hadi­sesi, bu türden olan itirafların da geçersiz olduklarını göstermektedir.[24]

2) Zahiri mezhebi, Şii, Caferi mezhebi, İmam Ahmed'in bir görüşü ve Ha-nefiler den Tahavî'nin görüşüne göre ise, haram yolla sarhoş olanın bütün sözlü tasarrufları hükümsüzdür, İtibar edilmez. Sarhoşun hanımını boşama­sı da, alış-verişi de, zina ettiğini itirafı da batıldır. Hiç bir sonuç meydana ge­tirmezler. Çünkü bir ayette de ifade edildiği gibi, sarhoş ne söylediğini bil­mez. Ne söylediğini bilmeyeni, söylediğinden sorumlu tutmak mümkün de­ğildir. Sarhoş, aklının gitmesi bakımından deliye benzer ve seri hükümlere muhatap olmaz. Ayrıca yükümlü olmanın temel dayanağı olan "anlamak" ve tasarrufun sahihliğinin şartı olan "kasıt", sarhoşta yoktur.

Kanaatimizce, cumhurun görüşü daha İsabetlidir. Çünkü bu insan kendi iradesiyle sarhoş olmuş ve neticelerini baştan kabullenmiştir. Artık bunu ko­rumaya gerek yoktur.

 

B. İşle Yaptığı Tasarrufları:

 

1) Sarhoşun, mali yükümlülüklerinden sorumlu olacağı alimler arasında ittifak konusudur. Sarhoş, telef ettiği malları Ödemek zorundadır.

2)  Bedeni cezalara gelince, kahir çoğunluğa göre, bunlardan da sorum­ludur. Haram yolla sarhoş olan kişi, birini öldürürse, o da öldürülür. Zina eder­se, zina etme cezası uygulanır.

Zahiriye mezhebine göre ise, haram yolla sarhoş olan, bedeni cezalardan sorumlu değildir. Buna yalnız içki içme cezası uygulanır.

Burada da cumhurun görüşünün isabetli olduğu muhakkaktır. Sebep ise, yukarıda zikredilen sebeptir.

 

5. Sefihtik (Savurganlık, Beyinsizlik)

 

Bundan maksad, kişinin aklı olmasına rağmen, malını seri şerifin ve ak­lın uygun görmediği yerlere harcamasıdır.

Görüldüğü gibi sefih, aklı olan bindir. Fakat rüşde ermemiştir. Sefih, akıllı ve ergenlik çağına eren bir kişi olması hasebiyle, hem hak hem de fi­il ehliyetine sahiptir. Ancak malını aklın icabettirdiği yerlere harcamadığın­dan fiili ehliyetinde, arıza bulunan biri sayılmıştır. Bu itibarla sefih, aslında bütün hükümleri yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak sefihlik arızası, ba­zı hükümleri etkilemektedir. Bu etki kendisini iki surette göstermektedir:

a.  Küçük çocuğun sefih olarak ergenlik çağına ulaşmasında.

b.  Akıllı ve baliğ olan sefihin, hacir altına alınmasında. (Kısıtlı yapılma­sına).

 

A. Ergenlik Çağına Sefih olarak Erenin Durumu:

 

a. Böyle bir insan, malının kendisine teslim edilmesi dışında bütün hak­lara sahip ve her yükümlülükle mükelleftir. Mali olmayan akidleri, geçerli­dir. İşlediği suçların hepi sinden eksiksiz sorumludur. İbadetlerin tümünü yap­maya mecburdur v.s.

b. Sefihe, mallarını teslim etmenin caiz olmadığı hususunda, Zahiriye dı­şında bürün mezhepler ittifak etmişlerdir. Çünkü bu hususta Allah Teala şöy­le buyurmuştur: "Allah'ın, yaşayış sebebi kıldığı inallarınızı aklı zayıf (sefih) olanlara vermeyin. Fakat onlara mallarından yedirin ve giydirin. Ve onlara güzel söz söyleyin."[25]

Çocuk ergenlik çağma erince bakılır, eğer raşid ise ona mallan verilir. Çün­kü bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Evlenme çağına gelinceye kadar yetim­leri deneyin; eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz, mallarını kendi­lerine verin..."[26]

 

C. Rüşd Nedir Ve Nasıl Bilinir:

 

1) Zahiriye mezhebine göre raşid, akıllı olarak ergenlik çağına erendir. Se-h'h ise, aklı olmayandır. Bu nedenle cumhurun sefih saydığı bunlara göre se­fih değildir ve mallan kendisine teslim edilir.

2)  Şii Caferilere göre rüşd, akıllı olmak, baliğ olmak, malını güzelce ida­re etmek ve dinde adil olmaktır. Ancak dinde adii olma şartı ittifakla kabul edilen bir şart değildir.

3) Cumhur ulemaya göre rüşd. akıllı olmak, baliğ olmak ve malını muh-faza edecek yetenekte olmaktır.

Cumhur ulema, rüşdün gerçekten bulunmasını şart koşmuşlar, Ebu Hanİ-fe ise, yirmi beş yaşma kadar rüştün gerçekten bulunması gerektiğini, bu ya­şa ulaştıktan sonra ise, artık rüşdün gerçekten varlığının şart olmadığını, var olduğu kanaatiyle hareket edileceğini söylemiştir.

Cumhlur ulemaya göre kişi, seksen yaşma da ulaşsa, gerçekten raşid ol­madıkça malı ona teslim edilmez. Zira sefih, malları açısından delilere ben­zer. Delilere, belli bir yaşa ulaştıklarında kendilerine malları verilmediği gi­bi sefihlere de verilemez.

Ebu Hanife ve Züfer'e göre İse, sefihe mallan, yirmi beş yaşına kadar ve­rilmez. Bu yaşa ulaştıktan sonra, artık malları kendisine teslim edilir. Çünkü bu yaşa ulaşıncaya kadar tecrübe kazanmış olur. Ayrıca bu yaşa ulaştıktan son­ra, mallarını kendisine vermeyerek onu te'dip etme, faydasızdır. Çünkü bü­yümüştür. Mallarını kendisine vermemeyi bir cezalandırma kabul etme de ca­iz değildir. Çünkü cezalar şüphe ile düşerler. Ayette rüşdün şart koşulması­na gelince, yirmi beş yaşına ulaşanda rüşdün bulunduğu kanaatine varılır ve şart tahakkuk etmiş olur.

Âyetin zahiri, cumhurun daha isabetli olduğunu göstermekledir. Bu ne­denle cumhurun görüşü tercihe şayandır.

 

B. Sefihin Hacir Altına Alınması (Kısıtlı Olması)

 

Fıkıh alimleri, sefihin hacir altına alınıp alınmaması hakkında ihtilaf etmiş­lerdir. İster sefihlik küçüklükten devam eden köklü bir sefihlik olsun, ister­se kişi ergenlik çağına erdiğinde raşid olmasına rağmen daha sonra meyda­na gelen bir sefihlik olsun kısıtlı olma yönünden hükümleri aynıdır.

 

a. Cumhur Ulemaya Göre:

 

Şafii, Maliki, Hanbelİ, Caferi mezheplerinin ve Hanefi mezhebinden Ebu Yusuf ve Muhammed'in oluşturdukları cumhur ulemaya göre, aslından ve­ya sonradan sefih olan kişi, hacir altına alınır ve malt tasarrufları açısından temyiz gücüne sahip olan küçük çocuk gibi olur. Bağışı kabul etme gibi men-raatına olan tasarrufları geçerlidir. Keza bozulma ihtimali olmayan evlenme ve boşanma gibi akidlcri geçerlidir. Fakat bozulma ihtimali olan ve sadece kendisine zarar veren bağışta bulunma gibi akidleri hükümsüzdür. Kendisi­nin zarar ve menfaatına olabilecek alış veriş, kira akdi gibi tasarrufları ise, velisinin İznine bağlıdır.

Cumhur ulema sefihin hacir altına alınacağına dair şu delilleri zikretmiş­lerdir:

1) Şu âyet-i kerime, sefihin velisi bulunduğunu ifade etmektedir. Veli ise, hacir altına alınmasından sonra tesbit edilir. "Eğer borçlu sefih veya zayıf yahutta yazdırmaya gücü yetmeyen biri ise, onun yerine velisi doğru olarak yazdırsın..."(1)

2) Hz. Ali, Hz. Osman'ın halifeliği döneminde ondan, Cafer-i Tayyar'ın oğ­lu Abdullah'ı hacir altına almasını istedi. Fakat Osman, Abdullah'ın ticaret­te maharetli olan Zübeyr b. el-Avvam'la ortaklık yaptığından onu raşid gör­dü. Hacir altına almadı ve şöyle dedi: "Ortağı Zübeyr olan bir insanı ben na­sıl hacir altına alabilirim."

Şayet sefihi hacir altına alma caiz olmasaydı, Hz. Ali, Osman'dan bunu ta­lep etmezdi.

3) Sefih, mallarında İyi davranamaz, bu nedenle mallarını himaye edecek bir velinin, hacirden sonra, tayin edilmesi bizzat kendi menfaatına olur.

4) Sefih, mallarını saçıp savurmakla muhtaç olur ve topluma bir yük ha­lini alır. Toplumun menfaati de sefihin hacir altına alınmasını gerektirmek­tedir. Çünkü topluma zarar veren herkesin tasarrufları kısıtlanır ve hacir al­tına alınır. Mesela, bilgisiz doktor, çılgın müftü hacir altına alınırlar. Sefihin durumu da bunu icap ettirir.

 

b) Ebu Hanife Ve Züfer'e Göre İse:

 

Her ne kadar sefih olarak ergenlik çağma erene, yirmi beş yaşına kadar mallan teslim edilmese de sefih, hacir altına alınamaz. Onun bütün malî ta­sarrufları geçerlidir. Velevki bağışta bulunması gibi zararına olan bir tasarruf olsun. Ebu Hanife görüşüne delil olarak özetle şunları zikretmiştir.

1) Enes b. Malik (r.a) diyor ki: "Resulullah (s.a)'ın döneminde bir kişi alış veriş yapıyordu. Akidlerinde zayıf olan biriydi. Ailesi bunu Resulullah'a ge­tirdi ve "Ey Allah'ın Rasulü! Sen bunu hacir altına al, çünkü bu, alış veriş ya­pıyor. Akidlerinde zayıf biridir" dediler. Resulullah (s.a) ona, alış veriş yap­masını yasakladı. Fakat o kişi "Ey Allah'ın Rasulü! Ben alış veriş yapmadan duramam" dedi. Resulullah da "Eğer alış verişi bırakmıyorsan şöyle de: iş­te şu şu kadardır. Fakat aldatma yok.”[27] Bundan sonra o adam alış-veriş yap­tığında "aldatma yok" derdi.[28]

Abdullah b. Ömer de diyor ki: Bir kişi Resulullah (s.a)'a, alış verişte al­dandiğini anlattı. Resulullah ona: "Alış veriş yaptığında de ki: "Aldatma yok" buyurdu.”[29]

Şayet sefihin mutlaka hacir altına alınması gerekseydi, Resulullah (s.a) bu adamı hacir altına alır ve bir daha alış veriş yapamamasını emrederdi. Hal­buki, adamın İsrarından sonra Resulullah (s.a), ona alış veriş yapma izni ver­miştir.

2) Sefih, şer'i yükümlülüklerle mükellef olduğundan, yaptığı akidleri ye­rine getirmek zorundadır. Eğer hacir altına alınırsa sözleşmelerini ifa edemez, böylece bu husustaki naslara muhalefet etmiş olur.

3) Sefih, bütün şer'i hükümlerle mükellef olduğundan, onun aklı tamdır, eksik değildir. Aklın tamhğı ise, fiil ehliyetinin tamlığını gerektirir. Bu da ha­cir altına alınmamasını icab ettirir.

4) Sefihi hacir altına almak, ne kendisi için ne de toplum için faydalıdır. Kendisi İçin faydalı olmadığı, hürriyetinin kısıtlanmasında sözünün, hatta in­sanlığının itibar edilmemesinde görülür. Onun bütün mallarını heder etme­si, hürriyet ve insanlığına kısıtlama getirilmesinden daha İyidir. Toplum için faydalı olmadığı ise, şurada hissedilir, milli servetin heder edilmesinden ise, sefihin elinden çıkıp daha güzel kullanılması toplum için daha hayırlı­dır. Ebu Hanife'nin delilleri daha akla yatkınsa da, cumhurun dayandığı âyet, hacirin gerektiğini İfade etmektedir. Resulullah (s.a)'ın hacir altına almadı­ğı adama gelince, ihtimal ki bu sahebe teknik anlamda sefih olmadığından­dır.

Bundan dolayı sefihlerin hacir altına alınması görüşü daha evladır.

 

6. İkrah (Zorlama, Cebretme)

 

Daha önce beyan edildiği gibi fiil ehliyetini anzalayan sebeplerden biri de ikrahdır. Semavi olmayan ve kullar tarafından meydana getirilen bir arı­zadır. Ancak bu arızaya bizzat yükümlü değil, onun dışında biri sebep olur.

Azimet ve ruhsat bölümünde ikrahdan uzunca bahsedilmiştir. Orada ik­rahın tarifi, şartlan, türleri ve hükümleri beyan edilmiştir. Burada ise muha­tabın fiil ehliyetine etki etmesi yönünden İkrahın sözlü tasarruflara ve yapı­lan işlere ait olan hükümlerini kısaca özetlemeye çalışacağız.

 

A. İkrahın Sözlü Tasarruflara Tesiri:

 

a. Haneliler dışındaki cumhur ulemaya göre, bir insana zorla söyletilen sözün hiç bir hükmü yoktır. İster söz evlenme, boşanma gibi bozulmaları mümkün olmayan akitieri meydana getiren bir söz olsun, isterse ahş veriş gi­bi bozulabilen bir akdi meydana getirmiş olsun fark yoktur. Binaenaleyh, zor­la hanımını boşayanm, hanımı boş olmaz. Cebren bir şeyi satanın satışı sa­hih olmaz v.s. Cumhur ulema, görüşlerine delil olarak şunları zıkreımişlerdir:

- Allahu Teala, cebredilen insanın kâfir olduğunu söylemesiyle kâfir ol­mayacağını beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tutarsa, Allah'ın gazabı onların üze­rinedir. Bunlara büyük bir azap da vardır. Ancak kalbi imanla mutmain olduğu halde, İnkâra zorlanan hariçtir."[30] Elbetteki alış veriş, Allah'ı inkâr­dan daha ağır bir şey değildir ki, akidlerin tümünde ikrah etkili olmasın. Bi­naenaleyh, bütün sözlü tasarruflar ikrahın etkisiyle hükümsüzdür.

- Rasuluilah (s.a), bir hadis-i şerifinde: "Şüphesiz ki Allah, ümmetimden hatanın, unutmanın ve onlara zorla yaptırılanın günahını kaldırmıştır"[31] buyurmaktadır. Bu da cebredilenin zorla söyletilen sözlerinden sorumlu ol­mayacağını ifade etmektedir.

-  Hz. Ali ve diğer bir çok sahabe, zorla boşamanın geçerli olmayacağını söylemişlerdir.

b. Hanefilere göre ise, zorla söyletilen sözlerin hepisi aynı değildir. Ba­zılarında zorlamanın hiç bir etkisi olmaz sözü geçerlidir. Diğer bir kısım söz­lerinde etkili olur ve sözü batıldır.

- Zorlama ile yaptırılan itiraflar hükümsüzdür. Çünkü kasıtsız olarak söy­lendiğinden, yalan hükmündedir. Yalan itiraflar reddedilir.

- Zorlama ile yaptırılan, kendilerinden cayma mümkün olmayan ve şaka ile de sahih olan evlenme, boşanma gibi akidler geçerlidir. Bunlara zorlama­nın hiç bir etkisi yoktur. Çünkü bu türden akidlerin meydana gelmeleri için kasıtlı olmaya ihtiyaç yoktur. Nitekim, şaka ile de yapılslar geçerlidirler.

- Zorlama ile yaptırılan, kendilerinden caymak mümkün olan ve şaka ile sahih olmayan akidler ise, fasittir. Alış veriş, kira sözleşmesi gibi. Bu akid­ler, zorla yaptınlırsa, batıl değil fasittirler. İkrahdan sonra düzeltilmeleri mümkündür. Bunlar tamamen hükümsüz değillerdir.

Çünkü zorlama rızayı ortadan kaldırsa da, kişinin iradesini tamamen yok etmemiştir. Zira zorlanan kişi, cezalara katlanarak bunları yapmayabilir. Ta-raiların rızası ise, akdin geçerli olmasının değil, sıhhatinin şartıdır. Burada rı­za olmadığından akid sahih değil fasittir. Fakal tamamen batıl değildir. Ha­nelilere göre fasitlik batıl olmadan farklıdır. Fasidi düzeltme mümkündür. Ba­tılı değil.

Cumhurun görüşü daha isabetli görülmektedir. Zorlananın hiç bir sözü hü­küm doğurmaz. Hanefilerin. zorlananı şaka edene benzetmeleri kıyas maal fariktir. Zira zorlamada cebir vardır. Şakada böyle birşey yoktur. Kişi kendi yaptığının cezasını çeker.

 

B. İkrahın İşle Yapılan Tasarruflara Tesiri:

 

a. Eksik İkrah ile zorlanan kimse, yaptığı amellerinden bizzat kendisi so­rumludur. Mesela, hafif dövülmekle tehdit edilen kişi içki İçerse, ona ceza uygulanır. Çünkü zorlama eksik bir zorlamadır.

b. Tam İkrahla (öldürülme veya azalarından birini koparma tehdidi gibi) zorlananın yapacağı işler üç kışıma ayrılır:

- Yapılması vacip oİan işler. Bunları yapmazsa günahkâr olur. İçki içme­ye, domuz eti yemeye zorlanan bunlara Örnektir. Bunları yapmalı ve canım kurtarmalıdır.

- Yapılmasına ruhsat verilen fiiller. Bunları yapmazsa, sevap kazanır. Ya­parsa günahkâr olmaz. Kalbi imanla dolu olduğu halde öldürülme tehdidi al­tında kâfir olduğunu söylemek buna misaldir. Diretirse, şehid olur. Söyler­se günahkâr olmaz.

- Yapılmasına asla ruhsat verilmeyen fiiller. Masum bir insanı öldürmek, zina etmek, Hanefilere göre babayı dövmek bu fiillere Örnektir.

 

İçtihad Etme Meselesi:

 

Tarifi: İçtihadın lügat manası, her hangi bir şeyi yaparken, bütün gayre­ti sarfetmek ve elden gelen çabayı harcamaktır.

Fıkıh usulündeki ıstılahı manası ise, müctehid alimlerin hüküm çıkarma yoluyla şer'i hükümleri bilmeyi talep etmesidir.

Tariften de anlaşıldığı gibi içtihad yapmak için, şu temel esasların bulun­ması gerekmektedir:

a.  Müctehidin, daha fazlasından aciz kalacağı derecede bütün çabasını har­caması gerekir.

b. Çabasını harcayanın müctehid olması gerekir. Müctehid olmayanın bu yolda harcadığı çabalara itibar edilmez.

c. Çaba, şer'i hükümleri öğrenme ve tanıma, maksadıyla harcanmalı, başka bir maksatla harcanmamahdır. Bu nedenle, kelimelerin lügat manala­rını veya gramerdeki yerlerini, yahut belagattaki edebi değerlerini öğrenmek için harcanan çabalar, fıkıh usulünde içtihad sayılmaz.

d.  Şer'i hükümleri öğrenmeye çalışma, fıkıh usulündeki hüküm çıkarma yollarıyla olmalı, konuları ezberlemekle veya müftülerden sorup öğrenmekle, yahut kitaplardan okumakla olmamalıdır.[32]

 

Müctehidin Şartları

 

Bir alimin müctehid olabilmesi için, aşağıda zikredilen şartlara sahip ol­ması gerekmektedir. Aksi takdirde müctehid olamaz. Bu şartlar şunlardır:

 

1) Arapçayı Bilmek:

 

Bir kişinin müctehid olabilmesi için Arapçayı, Arapların konuşmalarında ifade şekillerini, edebi metinlerini, belagat ve fesahatlarını, kelimeler arasın­daki nüansları iyi bilmesi gerekir. Bu da Arap dilinin gramerini, belagatını, edebiyatını okumayı veya halis Arap olmasından tabiatiyle bunları bilmeyi gerekli kılmaktadır. Zira şeriatın temel kaynağı olan Kur'an-ı Kerim ve onu açıklayan sünnet-i seniyye, Arap dilinin en beliğ ve fasih üsluplarıyla gelmiş­lerdir. Yeteri kadar Arapça bilmeyenin, içtihad gibi zor bir fiili başaramaya­cağı muhakkaktır. Günümüzde Arapça öğrenme zorluğuna katlanamayan ve tercüme eserlerden beslenen hayali müçtehidlerin abuk sabuk konuşmala­rı, yerine göre Resulullah (s.a)'ı yargılamaya kalkışmaları ve Allah'ın Kitabı­nı aciz akıllarına uydurmaya çalışmaları, Arapçayı bilmenin zorunlu olduğu­nu açıkça ortaya koymaktadır.

Müctehidin, Arapçanın bütün kelimelerinin manasını, çeşitli kabilelerin şi­ve farklılıklarını ve üsluplarını bilmesi şart değildir. Fakat ne kadar çok bi­lirse, o kadar güçlü müctehid olacağı muhakkaktır.

İmam Gazali, müctehidin Arapçayı ne kadar bilmesi gerektiği hususunda şunları söylemektedir: "Müctehidin bilme mecburiyetinde olduğu Arapça se­viyesi, Arapların konuşmalarını anlaması, cümle ve kelimeleri kullanma üs­luplarını bilmesidir. Bu kadar bilmesi lazımdır ki, Arapça bîr metin ve sözün, açık ifadeler mi yoksa kapalı bir kelam mı, hakiki manada kullanılan mı yok­sa mecazi anlamda isti'mal edilen mi, genel bir ifade mi yoksa Özel bir hü­küm mü, muhkem mi yoksa müteşabih mi, kayıtsız şartsız mutlak mı yoksa kayıt ve şartlara bağlı mı olduğunu idrak edebilsin. Metnin içeriğini ve genel anlamını kavrayabilsin, yanlışlığını ve mefhumunu anlayabilsin."

Müctehidin, bu seviyede Arapça bilme mecburiyetinde olması, yaptığı İç­tihadın, müctehid olmayan müslümanları bağlamasının tabii bir sonucudur. Okuduğu her Arapça kitabı anlayamayan, zor metinler altından kalkamayan bir insanın içtihadına ne kadar güvenilir. Kaldı ki elifi, ba'yı bilmeyenlerin içtihadları hepten mürekkep bir cehalettir. Herkes haddini bilmeli ve ona gö­re davranmalıdır. Aksi takdirde hem kendisi sapar, hern de İnsanları saptırır.

 

2. Kur'ân'ı Bilmek:

 

İçtihad eden zatın, Kur'anın tümünü genel olarak, hüküm ayetlerini İse, detaylı olarak bilmesi, nasihini ve mensuhunu öğrenmiş olması, ahkâmla il­gili olan ayetlerin iniş sebeplerini bilmesi şarttır. Zira Kur'an, İslâm hukuku­nun temel kaynağıdır. Diğer bütün delillerin menbaıdır. Her ne kadar müç-tehidin hafız olması, şart değilse de, meselelerle ilgili ayetlerin yerlerini bilmesi gerekmektedir.

Kur'an'ın ahkâmla ilgili ayetlerini özel bir eser şeklinde yazan bir çok alim çıkmıştır. Bunlara başvurularak ahkâm ayetlerinin kahir çoğunluğunu öğrenmek mümkündür. Bu sahada yazılan kitaplardan bazıları şunlardır:

- Cessas'm "Ahkâmu'l-Kur'an" İsimli eseri.

- İbni Arabi'nin "Ahkâmu'l-Kur'an" adlı kitabı.

Nasih ve mensuhla ilgili olarak yazılan kitapların en önemlilerinden biri de Nehhâs'ın yazdığı eserdir.

 

3. Sünneti Bilmek:

 

Müctehid olacak alimin, sünneti bilmesi gerekmektedir. Çünkü, Kur'an'dan sonra İslâm hukukunun ikinci kaynağı ve Kur'an'ı açıklayan şerhi sünneti se-niyyedir. Kur'ân'ı, en doğru ve güzel açıklayan Resulullah (s.a)'dır. Zira bu ona yüklenen bir vazifedir. "... Sana da Kur'ân'ı gönderdik ki, İnsanlara ken­dilerine gönderileni açıklayasın ve onlar da düşünsünler."[33]

Resulullah (s.a)'ın fiilleri, sözleri ve tasvibinden ibaret olan sünnete aşi­na olmayanın veya onu hesaba katmayanın, değil ki müctehid olması, alim sayılması dahi yanlıştır. Çünkü Kur'anın açıklanmasından mahrumdur.

Müctehidin bilmesi şart olan sünnetin miktarı, Resulullah (s.a)'ın yapmak­la yükümlü olduğumuz hükümlerle ilgili olan sözlerini, fiillerini ve tasviple­rini okuyup anlayarak İdrak etmek, nasih ve mensuhlannı, amm ve hasları­nı, mutlak ve mukayyedlerini, rivayet yollarını, raviler zincirini, ravilerin hal­lerini, hadislerin sahih veya zayıf olduklarını, mütevatir veya ahad oluşlarını, içerdikleri manaları, hangi münasebetle söylendiklerini bilmektir.

Müçtehidin, sünnetin tümünde bulunan bu hususları bilmesi, şart değil, ahkâmla ilgili olan hadislerin bu Özelliklerini bilmesi şarttır. Yine bu hadis­leri ezberlemesi de şart değildir. Elinde sahih hadis kitaplarının bulunması ve müçtehidin ahkâmla ilgili olan hadislerin bu kitaplardaki yerlerini bilme­si, hadis alimlerinin hadis kriteri olarak yazdıkları kitaplara sahip olması ve onları okuyup anlaması yeterlidir. Zira bütün hadisleri yukarıda zikredilen şekilde bilmek, hemen hemen bir beşerin takati üstünde olan bir özelliktir. Buna ulaşmak nerede ise İmkânsızdır.

 

4. İcma Bulunan Konulan Bilmek:

 

Müçtehidin, icma yapılan konulan bilmesi gerektiği ittifak konusudur. İc-maın kesin olarak yapıldığı mevzular, şunlardır: Farzlar, mirasla İlgili temel hükümler, Kur'ân ve sünnetin beyan ettikleri ve üzerlerinde icma edilen ha­ramlar ve sahabiler döneminden itibaren müçtehid imamların asrına kadar yapılan diğer icma meseleleridir. Müçtehidin bu konuların hepisini ezbere bil­mesi şart değüdir. Fakat ele aldığı her mesele hakkındaki icmaı bilmek zo­rundadır.

Diğer yandan müçtehidin fıkıh ekollerinin İhtilaf ettikleri temel esasların neler olduğunu bilmesi de gerekmektedir. Medineli fakihlerin, Irak fakihle-rinden farklı metodları olduğunu bilmeli, selim aklı ve dengeli takdiriyle, bu ekolleri birbiriyle karşılaştırmalı, hangisinin Kur'an ve sünnete daha yakın ol­duğunu idrak etmelidir. Böylece kendi görüşüne muhalif olanların kanaat­lerini Öğrenir, hem kendisini yanlış yapmadan uzaklaştırır, hem de görüşü­nün sağlamlığım ölçer ve kendisine güveni artar.

İmam Ebu Hanife, insanların ihtilaflarını en iyi bileni, insanların en alimi sayardı. Zira çeşitli görüşlerin çarpışmasıyla hak nuru parlar ve ortaya çıkar.

İmam Malik, Ebu Hanife'nİn talebeleriyle karşılaşınca İncelediği konular hakkında Ebu Hanife'nİn görüşlerini sorardı.

İmam Şafii, fıkıh alimlerinin ihtilaflarını inceleyip o konularda derinleşİn-ce, fıkıh usulü ilmini ortaya çıkarmış ve fıkhın ölçüsünü icad etmiştir.

Vakıa, insanın sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen fakihlerin sözleri­ni incelemesi ve onları birbiriyle karşılaştırması, kişide yorum yapma, tak­dir etme ve derinliklere İnme melekesini geliştirir ve onu insaflı bir münek-kid yapar.

Fakihlerin ve mezheplerin İçtihadlarını karşılaştıran kitaplardan bazıları, Hanefi mezhebinde Kaşani'nin "Bedai es-Sanai" isimli eseri, Maliki mezhe­binde İbnü Rüşd'ün "Bidayetü'l-Müçtehid" isimli kitabı, Hanbeli mezhebin­de İbni Kudanıe'nin "el-Muğni" isimli eseri, Şafii mezhebinde Nevevi'nİn "el-Mezheb ve Şerhuhu" isimli eseri, Zahiriye mezhebinde de İbni Hazm'm "el-Muhatla" isimli kitabıdır.

 

5. Kıyas Yapmayı Bilmek:

 

Müçtehidin sahih kıyasın nasıl yapıldığını bilmesi gerekmektedir. Bu da müçtehidin, hükmün dayanağı olan nassı, hükmün illetini ve bu İlletin bel­li olmayan hüküm için geçerli olup veya olmayacağım bilmesini gerektirmek­tedir. Ayrıca müçtehidin, kıyasla ilgili olan kural ve kriterleri, selef-i salibi­nin bu sahada takip ettikleri metodları bilmesi İcap etmektedir.

İmam Şafii, "İçtihad, kıyası bilmektir" demekte, Esnevi de: "Müçtehidin kı­yası ve şartlarım bilmesi lazımdır. Zira kıyas, içtihadın temelidir ve hüküm­lerin sayısız detaylarına ulaştıran bir yoldur..."[34] demektedir.

 

6.  Şeriatın Gayesini Bilmek:

 

Şer'i deliller izah edilirken, mesalih-i mürsele bölümünde İslâm şeriatının temel gayesinden bahsedilmiştir. Burada da, içtihad eden kişinin bilmesi açı­sından şer'i şerifin gayesinden bahsetmek gerekmektedir. Bununla ilgili ola­rak şunları Özetle zikretmek mümkündür.

İslâm şeriatının temel gayesi, insanların huzur ve saadetlenini sağlamak, onları ilahi rahmet ve nimetlere ulaştırmaktır. Nitekim yüce Mevla şöyle bu­yurmuştur. "Ey Muhammedi Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gön­derdik"[35] "Ey iman edenler! Size, Rabbinizden bir öğüt gelmiştir. O, kalplerdeki hastalıklar İçin bir şifa, iman edenler için bir hidayet ve rahmettir."[36]

İslâm nizamının hedeflediği bu yüce gaye, İslâm hukukunun insanların menfaat ve maslahatlarını gözönünde bulundurmasını gerekli kılmıştır. İster bu menfaatler, gerçekleşmeleri zaruri olan maslahatlar, ister bulunmalarına ihtiyaç hissedilen maslahatlar, İsterse bulunmaları güzel olan maslahatlar ol­sunlar.

Yine bu gayeden dolayı İslâm hukukunun, çok zaruri olmadıkça her za­man kolaylıkları zorluklara tercih ettiğini, ancak yeryüzünden fesadı kaldır­ma mecburiyetinden dolayı cihad gibi zor bir yükümlülüğü farz kıldığını gö­rürüz.

İslâm hukuku, insanları ilahi merhametten payidar etmek için şu üç yo­lu takip etmiştir.

-  Ferdleri arındırmak.

- Adaleti sağlama

- Kişilerin gerçek menfaatlerini tahakkuk ettirmek.

 

A.  Ferdleri Arındırmak:

 

İslâm, toplumun küçük birimi olan fertleri, gelişigüzel yetişmeye terk et­memiş, onların daha küçükken kendilerine ve çevrelerindeki insanlara za­rar verecek huy ve adetlere esir olmalarını serbest bırakmamış, aksine on­ları, adeta kirlerden yıkarcasına manevi hastalık ve mikroplardan arındırma yolunu izlemiştir. İslâm'ın farz kıldığı ibadetler bu hedefi gerçekleştirmek içİn-dir. Mesela, kulun günde beş vakit Rabbinin huzurunda kemali tazimle dur­ması ve O'nun gönderdiği nizamın maddeleri mahiyetinde olan Kur'an'i okuyarak namaz kılması, onun kalbinden kendisi gibi aciz kullara kin bes­lemeyi giderir, onu hayasızlık ve kötülüklerden uzaklaştırır. Bakarsınkİ, in­sanlara karşı güler yüzlü, hoş görülü, muamelesinde kendisiyle kolayca an­laşılan biri olur. "... Şüphesiz ki, namaz insanı fuhuş ve kötü şeylerden alı-koyar..."[37] Mü'minin bu halini idrak edemeyen akılsızlar ise, onun ahmak, hatta korkak olduğunu sanırlar. Kâfirlerin zulmünü önlemek için cihad edip can verdiğini unutuverirler.

Orucun, fakirlerin halini anlamayı, haccın organize olmayı, zekâtın zen­gin ve fakir arasındaki dayanışmayı sağlamayı öğrettikleri ve böylece ferdi, toplum için bir şer aracı değil, hayır vasıtası kıldıkları nasıl inkâr edilebilir?

 

B. Adaleti Sağlamak:

 

İslâm hukuku, adaletin sağlanmasına büyük bir önem vermiş, düşmana karşı dahi insaf ölçülerinin aşümamasmı emretmiştir. "Ey iman edenler! Al­lah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olun. Bir kav­me olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun çünkü o, Al­lah'tan korkmaya daha yakındır."[38]

İslâmda adalet çok yönlüdür. Yargılarda adalet, idarede adalet, şahitlik­te adalet, ilişki ve muamelelerde adalet, kanun önünde adalet, sosyal den­geyi sağlamada adalet, hakkını alırken adalet, şahsi davranışlarında adalet v.s.

İslâmda kişi, insanların kendisine nasıl davranmasını isterse, onun da on­lara karşı öyle davranması esası vardır.

İslâmda fakir zengin hukuk önünde fiilen eşittir. Onda tarafgirliklere, adam kayırmalara, İltimas geçmelere mahal yoktur. "Şayet Muhammed (s.a)'in kızı Fatime hırsızlık yapsaydı onun da kolunu keserdim"[39] esasına dayanmak­tadır.

Bu ilahi nizamda sınıf diye bir ayrım yoktur. "Haksız kuvvetli zayıftır, tâ kendisinden hak alınıncaya kadar. Haklı zayıf güçlüdür, tâ hakkını alıncaya kadar" prensibini esas almıştır. İnsanlar arasında renk ve ırk farkı yoktur. Çün­kü hepsinin atası Adem, anneleri de Havva'dır. Adem ise topraktan yaratıl­mıştır: "... Hepiniz Ademdensiniz. Adem de topraktandır. Arabın Arap olma­yana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah'tan korkmadadır...”[40]

 Evet İslâmda lord avam ayrımı, kast efsanesi, asker sivil farklılığı, zengin fakir sınıflandırması yoktur. Zira bu herkesin yaratıcısı ve terbiye edicisi yü­ce Allah'ın nizamıdır. İnsanların hepisi İnsan olmaları itibariyle şerefli sayıl­mışlardır. "Şüphesİzki Biz, Adem oğlunu şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıdık, temiz şeylerle rızıklandırdık, onları yarattıklarımızın bir çoğun­dan üstün kıldık."[41] Allah nizamı olan İslâm, kimseye zulmetmemek için her­kesin yaptığının karşılığını görmesini beyan etmiş, hiç bir kimseyi başkası­nın suçundan dolayı hesaba çekmemiştir. "Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar kötülük yaparsa o da onun kar­şılığını görür. "[42]

Allah Teala, haklan yükümlülükler nisbetinde belirleyerek adaleti hassas bir şekilde tesis etmiş ve kimseye hak etmediği yükü yüklememiş ve kimse­nin de hakkım eksütmemiştir. Mesela, kadınların yükümlülüklerini hakları­na denk kılmış, kölelerin bölünebilen cezalarını hürlerin yansına indirmiş­tir. Çünkü toplumda kölenin hakkı hürlerden daha kısıtlıdır. Şu âyet-i kerime­yi okuyup anlayan insaflı İnsan, İslâm'ın adaleti tesise ne kadar ehemmiyet verdiğini çok iyi idrak edecektir. "Şüphesizki Allah, adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabalara yardım etmeyi emreder. Hayasızlığı, kötülüğü ve haksızlığı yasaklar... “[43]

 

C. Kulların Menfaatini Gözetme:

 

İslâm'ın bütün hükümleri, muhatabı olan insanların hakiki menfaat ve mas­lahatlarını gerçekleştirmekte ve görünürde faydalı gibi olsa da, zararlı şey­leri bertaraf etmektedir. İslâm, gerçekleştirmeyi hedeflediği maslahat ve menfaatlerin şu beş şeyi muhafaza altına almakta olacağını beyan etmiş ve bunları korumak için bütün tedbirleri almıştır.

Bunlar da din, can, mal, akıl ve nesildir. Çünkü insanın İçinde yaşadığı dünya bu beş. şeyin varlığı üzerine kuruludur. Bunlar olmadan refah bir ha­yat düşünmek mümkün değildir.

 

A.  Din:

 

İnsanlığını idrak eden herkes için kaçınılma/ bir zarurettir. Çünkü, insa­nı diğer hayvanlardan ayıran en belirgin özelliklerdendir. Kişi bu özelliğe sa­hip olduğunda ancak hayvan seviyesinden kurtulup insan edercesine erişe­bilir. Bu nedenle İslâm, toplum için çok zaruri olan bu dini korumayı önem­li bir maslahat saymış ve bu uğurda can vermeye de sebep olsa, gerekenin tereddütsüz yapılmasını emretmiştir. Kişilerin dindarlığı ve dolayısıyle ken­dilerini arındırmaları İçin de ibadetler farz kılınmış, insanı mecburi bir teda­viye ve mikroplardan arınma yoluna sevk etmiştir. Tâ ki beşeriyetin başına bela kesilmesin, hem kendisinin hem de çevrenin huzur ve saadetini kaçır­masın.

 

B.  Can Güvenliği:

 

İslâmin gerçekleştirmek istediği maslahatların zorunlu olanlanndandır. Ta­bii ki can güvenliği, İnsanları öldürmeyi, organlarından birini kesmeyi veya yaralamayı, onların şahsiyetlerini rencide edecek söz ve işlere duçar olma­yı insanın insan olma haysiyet ve şerefini İncitecek davranışlarda bulunma­yı kesin bir şekilde yasaklamayı ve bunları yapanları cezalandırmayı gerek­tirmektedir. İşte İslâm, bunları işleyenlere verilecek cezaların yapılan suçla­ra deng olmasını öngörmüştür. Tâ ki gevşekliğe yer kalmasın.

İslama göre. öldüren öldürülür, organ kesenin organı kesilir, İffetli İnsan­lara hayasızlık iftirasında bulunana seksen adet .sopa vurulur v.s. Böylece suç ve ceza dengeli olsun.

Kimsenin hakkı, kimsede kalmasın, suçlu gerçekten le'dip edilsin. Kötü niyetliler ibret alsın ve topluma huzur ve saadet gelsin.

 

C. Aklı Himaye:

 

İslâm, insanların topluma bir yük ve bir şer kaynağı olmamaları için on­ları diğer hayvanlardan ayırıcı özelliklerinden biri olan akıllarını muhafaza etmeyi de zaruri bir maslahat saymıştır. Bunu koruma için gereken tedbirle­ri almıştır. Maddi tedavileri ihmal etmediği gibi, manevi tedavilerin neler ol­dukların1, beyan etmiş ve geçici de olsa, aklın perdelenmesini yasaklamış ve içki içeni cezalandırmıştır.

 

D. Soyun Korunması:

 

İslâm, çocuğun anne ve babası tarafından eğitilmesi halinde toplumun kü­çük numunesi olan ailenin huzurlu bir aile olacağını ve bu çocuğun kolay­lıkla toplumla kaynaşabileceğin! kabul etmiştir. Şayet çocuk, aile dışında ye­tişirse. İçine kapanık, topluma karşı kapalı ve huyu İtibariyle hırçın biri olacağını, çünkü anne ve babanın şefkat ve himayelerinden nasibini alama­yacağını göz önünde bulundurarak, çocuğun meşru evlenme yoluyla mey­dana gelmesine büyük bir önem vermiş ve evlilik dışı iuhuşu ağır bir şekil­de cezalandırmıştır. Zira cinsel arzuları gelişi güzel tatmin etmekten doğacak zarar ve ziyanlar bu cezadan daha büyük olacaktır, toplumda düzeltilmesi im­kânsız olan yaralar açacaktır. Bundan dolayı evlilik dışı ilişkiler, insanlara de­ğil, aklı olmayan hayvanlara yakışan bir davranıştır. Çünkü onlar, neticenin ne olacağını İdrak edemezler ve sokaklarda sefil, perişan olurlar. Aklı olan bir kişinin bu seviyeye düşmesi elbetteki gayri kabildir.

 

E. Malı Koruma:

 

Elbetteki malı koruma, ona saldırmayı, onu gasbetmeyi ve çalmayı yasak­lamakla, insanlar arasındaki çeşitli akidleri düzenlemekle ve mallan emin el­lerde değerlendirmekle gerçekleşir, işte İslâm buna da büyük bir önem at­fetmiştir. Hırsız ve gasıbı en sert şekilde cezalandırır. Alış verişin tarafların rızasıyle olacağını emreder. Aldatmanın her türünü yasaklar. Tekelciliği ve stokçuluğu men eder. Serbest bir piyasa oluşturur. Böylece insanların alın ter-leriyle kazandıkları mallarını himaye altına alır. Tefecilere, açgözlülere, fır­satçılara imkân vermez. Milli gelirin adil bir şekilde dağılımını sağlar, zengi­nin malında fakirin hakkı olduğunu vurgular ve böylece sözde değil, gerçek­ten toplumda denge sağlar. Ulamda bir tarafta aşırı zengin, diğer tarafta bir lokma ekmeğe muhtaç fakir görülmez. Çünkü İslâm. "Onların mallarında, dilenenin ve yoksulun hakkı vardır"[44] esasını koymuştur.

Evet işte İslâm'ın gayesi bu gibi zaruri olan menfaat ve faydalan himaye altına almaktır. Kaldı ki. sadece zaruri olan menfatları değil, aynı zamanda ihtiyaç hissedilen diğer menfaatleri ve hayata güzellik bahşeden menfaat ve maslahatları korumayı da hedeflemektedir. Bunlarla ilgili olarak mesalih-i mür-sele bölümünde yeteri kadar izah yapıldığından burada tekrar edilmemek­tedir.

işle içtihad yapan bir müçtehid, İslâm'ın hangi gayeyi hedeflediğini çok iyi bilmelidir ki, bu gayeler doğrultusunda İçtihad etsin. Yanlış bir sonuca var-

masın.

 

7. Doğru Anlayışlı ve İyi Takdirli Olmak:

 

Müçtehidin, anlama kabiliyetinin sıhhatli olması, meseleleri iyi ölçebilme­si gerekir. Müçtehidin elde ettiği bilgileri kullanma, yönlendirme ve ayıkla­mada başvuracağı aracı, anlayış kabiliyeti ve ölçme gücüdür. Eğer konulan sağlıklı kavrarsa ve onları doğru olarak değerlendirebilirse, işte o zaman ba­tıl görüşleri, doğrulardan, kuvvetli olanları zayıflardan İsabetli olarak ayırır. Aksi takdirde görüşleri birbirine karıştırır ve istenmeyen hükme varır.

 

8. Samimi Olmak ve îtikaden Sağlam Olmak:

 

Kişinin işlerinde samimi olması, niyetinin halisane olması, onun zihnini ve kalbini Allah'ın nuruna açar. Böylece kişi hak din olan îslâmm özünü an­lar, dinî gerçeklere yönelir. Çünkü Allah, ihlaslı olanın kalbine hikmet ilham eder ve onu sözü itibar edilen biri kılar.

İnanç ve niyeti bozuk olan insan, ilahi naslara sağlam bir kalble yönel­mediği için gerçeğin nurunu göremez. Çünkü onun düşüncesine şeytanî he­vesler hakim olur ve onu adeta bağlar. Zira çarpık niyetli olanın düşüncesi de çarpıktır, vardığı hükümler yanlıştır.

Nitekim geçmişteki içtİhadlarıyla bizleri nurlandıran müçtehidler takva sa­hibi, halis niyetli ve kalbleri ilahi nurla aydınlanan zatlardı. Bu nedenle gö­rüşleri çağlar boyu yaşadı ve yaşamaktadır.

Samimi insanlar, kuru taassuptan, kendilerini beğenmeden uzak İnsanlar­dır. Bu nedenle kendi sözünün hak, diğerlerinin ki batıldır gibi bir vehme ka­pılmazlar. Böylece hakkı araştırıp bulabilirler, yanlış yaptıklarını anlar anla­maz hemen ondan dönerler.

Bu hususta İmam Şafii şunu söylemiştir: "Eğer ben, Resulullah'ın hadisi­ne muhalefet edersem, hangi yer beni üzerinde taşır? Hangi gök beni gölge­lendirir. Hadis gördüğünüzde onu alın, benim sözümü duvara çalın."

Ebu Hanif'e de şöyle demiştir: "Bizim uluşabüdiğimiz en güzel sonuç bu­dur. Kim bundan daha iyi bir neticeye ulaşırsa ona uysun."

Hulasa, içtihad etme her kahramanın haddi değildir. Buna ancak salih ve muttaki alimler ulaşabilir. Bid'at ehli olan veya heva ve hevesine uyan İnsan­ların bu mertebeye ulaşmaları hiç mümkün müdür?

Fıkıh usulü alimleri, fıkıh alimlerini altı kısma ayırmakta, bunlardan dör­dünün müçtehid, ikisinin de mukallid olduklarını beyan etmektedirler. Bun­ları şöylece özetlemek mümkündür. Müçtehidler ve dereceleri, mukallidler ve sınıfları.

 

Müctehidlerin Dereceleri:

 

1. Bağımsız Mutlak Müçtehidler (Şeriatta Müçtehid)

 

Bunlar, müctehidlerin birinci mertebede olanlarıdır. Seri hükümleri Kitap ve sünnetten çıkarırlar. Kıyas ve istihsan yaparlar. Varlığına kanaat getirirler­se, mesalih-i mürseleye dayanırlar, seddü'z-zeraii işletirler. Hulasa uygun gör-Jükleri seri delillerin hepsine başvurarak hüküm çıkarırlar. Hükümleri çıkar­mada herhangi bir kimseye tabi olmazlar. Kendileri için özel metodlar belir­lerler ve o metodlarını takip ederler.

İşte bu kısımdan olan müctehidlerin yukarıda zikredilen şartların hepsi­ne sahip olmaları gerekmektedir.

Sahabilerin fakihleri, Said b. el-Müseyyeb, İbrahim en-Nehai gibi tabiinin müçtehidleri, Muhammed el-Bakır, Caferi Sadık, Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Evzai, Süfyan-ı Sevri, Leys b. Sa-ad, Ebu Sevr ve benzeri müçtehid fakihler, bu guruptan olan müçtehidlerdir.

Her ne kadar bunların bazılarının görüşleri bizlere bir kitap halinde top­lu olarak gelmemişse de, kitaplarda zikredilen mezhebi ihtilaflar arasında gö­rülmekte ve doğruluklarına güvenilınekledir.

Ebu Hanifenin talebeleri sayılan Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Züfer'İn bu sınıfa girip-girmedikleri tartışmalıdır. Hanefi fakihlerinden İbn Abidin, bun­ların bu sınıfa girmediklerini, ikinci mertebede olduklarını zikretmekdir. Bu türden olan içtihadın kapısının açık olup-olmadığı mezhepler arası ihti­laflıdır. Buna konunun sonunda değinilecektir.

 

2.  Müntesih Müçtehidler:

 

Bunlar ise, müctehidlerin ikinci mertebesinde olan fıkıh alimleridir. Bun­lar, bir mezhebin belirlediği usul ve metodu takip ederler. Ancak detaylı hü­kümleri çıkarmada o mezheple kendilerini bağımlı saymazlar. Ebu Hanife'nin talebeleri, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasan, Züfer -ihtilaflı olmakla bera­ber- bu sınıftan sayılmışlardır. İmam Şafii'nin mezhebindeki İsmail b. Yah­ya el-Müzenî ve İmam Malik'in talebeleri de bu sınıflandır. Büyük imamlar­dan sonraki asırlar, bu kısımdan olan müçtehidlerden boş değildirler.

Mesela Hanefi mezhebinden Ebu'l-Hasen el Kerhî, "evlenecek adaylar ara­sında denk olmanın temel bir şart olmadığını" beyan ederek Ebu Hanife'ye ve talebelerine, fer'i bir konuda muhalefet etmiştir. Yine Ebu Bekr el-Esamm, "evlenme hususunda çocukların velayet altında olmalarının şart olmadığını" söyleyerek Hanefi mezhebine muhalefet etmiştir. Halbuki, hem Kerhî hem de el-Esamm, Hanefi mezhebinin metodunu takip etmişlerdir.

 

3. Mezhebte Müctehidler:

 

Bunlar ise müçiehidlerin üçüncü mertebesinde oian fıkıh alimleridir. Buniar, hem merodda hem de detaylı hükümlerde bir mezhebin imamına bağ­lı kalırlar. Buniar sadece mezlıeb imamından nakledilmeyen fer'i meselele­rin hükümlerini belirlemeye çalışlar. İmamlarının belirlediği illetlere dayana­rak, daha ünce çıkarılmayan hükümleri çıkarmaya çalışırlar. Bunların, önce­den varolan detaylı hükümlere muhalif hüküm çıkarmaları çok sınırlıdır. O da, Önceki lakihlerin. sonra gelenlerin örfünde olmayan bir mesnede daya­narak çıkardıkları fer'i hükümlerdir. Öyle ki, önceki fakibler, sonra gelenle­rin müşahede ellikleri durumu görmüş olsalardı, sonrakilerin vardıkları hü­kümlere varırlardı ve eski görüşlerinden vazgeçerlerdi. Vakıa: Mezhepte müctehidler iki işlemi yaparlar:

Birincisi, önceki imamiann bağlı kaldıkları kaideleri ve onların çıkardık­ları kıyas illetlerini oluşturan genel fıkiıi ölçüleri netleştirmektir.

İkincisi ise, o kimi Hara dayanılarak çıkarılmamış oian yeni ier'i hüküm­leri çıkarmaktır. Aslında i'ikhi mezhepleri ya/ılı kitap haline getiren, onların büyümesini sağlayacak prensipleri koyan, görüşlerin doğru olanını isabetsiz olanından ayırarak karşılaştırma ve doğru olanı tercih eline esaslarını belir­leyen alimler. İşte bu sınıftan olan müçtehidlerdir. Her mezhebin Fıkhı olu­şumunu birbirinden ayıran da bunlardır.

 

4- Tercihde Müctehidler:

 

Müclehiclleı'in dördüncü ve sonuncu sınıfını bunlar oluşturmaktadır. Bun­lar, sadece bir önceki müçtehidlerin belirlediği tercih kaidelerine dayanarak rivayet edilen fıkhı görüşler arasında tercih yapma İşini ifa ederler. Bunlar, delillerin kuvvelliliğine veya yaşadıkları çağın şartlarına münasib olduğun­dan uygulamaya daha elverişli olmasına göre görüşler arasında tercih yapa­bilirler. Fakat konu ile ilgili herhangi bir yeni görüş beyan edemezler.

Hülasa, birinci mertebede olan müctehidler. her yönüyle içtihad edebilen mutlak müçtehidlerdir. ikinci öcvcccdc olan müçlehidler, fer'i meselelerde mutlak bir şekilde içtihad ederler. Üçüncü derecede olan müctehidler, hü­kümlerin illetlerini çıkarmada ve bu illetlerin yeni ortaya çıkan hükümlerde de bulunup bulunmadığını inceleyen müçiehidlerdir. Ancak dördüncü sını­fın içtihadı sınırlıdır. Bunlar sadece görüşler ve rivayetler arasında tercih yap­ma salahiyetine sahiptirler.

 

Taklid Eden Fıkıhçıların Dereceleri:

 

1. Muhafazakârlar

 

Bunların işi. tercih edilen görüşleri öğrenmek, görüşleri birbirine tercih eden müçtehidlerin beyan ettikleri usule göre tercihlerin derecelerini sırala­maktır.

Tercih eden müçtehidlerin tercihlerini öğrenmeye çalışmak, bazan bun­ları, tercihciler arasında hüküm vermeye sevk edebilir. Bazıları, tercih eden müçlehidlerden bir kısmının tercihini alır. Diğerler başkalannınkini alır. Tercihlerden bazıları daha kuvvetli veya mezhebi esaslara daha uygun, ya­hut çok müreccih Kiralından benimsenen ya da tercih eden müctelıid, mez­hep içinde daha kuvvetli olduğundan dolayı tercihler arasında da tercih ya­pılır. Hanefi mezhebinde. Kenz isimli kitabın. Dürru'l-Muhtar'ın, Vikayenin ve Mecm'aın müellifleri bu türden olan mukallid alimlerdir. Bunlar kitapla­rında reci edilen görüşleri ve zayıf rivayetleri zikretmezler.

 

2.  Taklid Edenler (Mukallidler)

 

Bunlar, sadece fıkiıi kitap ve görüşleri anlayabilen alimlerdir. Bunlar, sözler ve görüşleri karşılaştırarak tercih etme yeteneğine sahip olmadıkları gibi, tercih edilenleri belli bir sıraya koyma gücüne de sahip değillerdir. Bun­lar, kuvvetli görüşle zayıf görüşü ayıracak güçle dahi değildirler. Buldukla­rı söz ve görüşleri toplarlar. İbn Abidin'in vasıflandırdığı gibi, "bunlar gece karanlığında odun toplayan kişiye benzerler. Kilerine ne gelirse onu alırlar." İbn Abidtn bunları taklid edenlere şöyle diyor: "Vay haline! Bunları taklid edenlerin vay!"

Günümüzdeki fıkıhçıların kahir çoğunluğu bu sınıfdandır. Bazen, yaptık­larına fetva bulmak İsteyenlere, zayıf görüşleri aktararak, onların kötü amel­lerine alet olmaktadırlar. Zira verdikleri fetvanın dayanağını ve sıhhatlilik de­recesini araştırma yeteneğine sahip değillerdir.

Bu derecede kalmamak için çok okuyup düşünmek gerekmektedir. Diğer ilim dallarında olduğu gibi, İslâm hukukunda da ucuzculukla bir yere varı­lamaz.

 

Nerelerde İçtihad Caizdir:

 

Hlbetteki bütün seri hükümlerde içtihad yapmak caiz değildir. İçtihad ya­pılacak sahaları ve ne şekilde içtihad yapılacağını bilmek gerekmektedir. Bu hususta şunları özetlemek mümkündür:

 

1-  Hakkında Kesin Nas Bulunan Hükümler.

 

Bunlarda içtihad yapılamaz. Namaz, oruç, zekât ve haccın farziyeti; zina, faiz, hırsızlık, masum bir İnsanı öldürmenin haram olması bu hükümlerden­dir. Artık bunlar yeniden tartışılamaz.

 

2-  Hakkında Kesin Değil Zanni Deliller Bulunan Konular.

 

Bunlar da kendi aralarında iki kısma ayrılmaktadırlar:

a.  Teshilleri zanni olan delillerin ifade ettikleri hükümler:

Bu ihtimal, haberi ahad olan hadislerde mevcutlun Burada müçtehid, nas-lann ne şekilde tesbit edilebildiklerini, sened zincirlerinin sıhhat ve kuvvet-lilik derecesini, ravilerin güvenilir olup olmadığını ve benzeri meseleleri in­celer ve kendisine göre bir sonuca varır. İşte bu işlemine içtihad denir. Bu şıkta müçtehidler, çokça ihtilaf ederler. Bazılarına göre belli bir hadis sahih ve sabittir, diğerlerine göre İse, sabit olmayabilir.

b.  Manaların İfadeleri zanni olan delillerin gösterdikleri hükümler.

Bu ihtimal İse, ayetlerde ve mü te vat ir sünnetlerde mevcuttur. Burada müçtehid, nasdan kastedilen manayı ortaya çıkarmaya çalışır. Buna ulaşmak için de kelimelerin manalarını İfade etme şekillerini İnceler, bir delalet şek­lini başkasına tercih etmeye çalışır. Fıkıh alimleri bu meselede de çokça ih­tilaf ederler.

 

3- Haklarında Hiç Nas Bulunmayan Meseleler.

 

Müçtehid, burada kıyas gibi seri delillere başvurur. Konunun hükmünü tes-bite çalışır. Başvurulan delilin konuya uygunluğu açısından müçtehidler İh­tilaf edebilirler.

 

Ictihad Kapısının Açık Veya Kapalı Olması:

 

İçtihad etme, her zaman ve yerde mümkün müdün* Yoksa sadece belli bir zamana mahsus mudur? Bu mesele fıkıh alimleri arasında ihtilaflıdır. Bunu şöyle özetlemek mümkündür.

1- Şafiilere ve Hanelilerin çoğunluğuna göre, içtihadın birinci derecesi olan mutlak İçtihadın bile kapısı açıktır. Bunlara göre, her zaman Ebu Ilanife gi­bi müçtehidler ortaya çıkabilir.

2- Hanefilerin diğer bir kısmına göre ise, artık mutlak mahiyetteki içtiha­dın kapısı kapalıdır, bir daha mezhep imamları gibi imamlar gelmeyecekler­dir.

3- Malikilere göre, her hangi bir asır, mutlak müctehidden boş olabilir. Fa­kat hiç bir asır, mezhepte müçtehiclden boş olamaz.

4- Hanbeiilere göre ise, bütün içtihadlann kapısı açıktır. Hatta herhangi bir asrın müçlehidlerden boş olması mümkün ueğildir. aksine her asırda müçtehidlerin bulunması gereklidir. Zira bu hususta Rasuİullah (s.a) şöyle buyur­muştur: "Şüphesiz ki, Allah bu ümmete her yüz yılın başında dinini yeni­leyecek birini gönderir."[45] İşte Resulullah'ın bildirdiği bu müçtehid, mutlak içtihad yapabilecek müçtehiddir.

Fakat, Hanbeli mezhebinden olan İbn Hamdan diyor ki: "Uzun zamandan buyana mutiak müçtehid gelmemiştir. Halbuki şimdi içtihad etme, öncesin­den daha kolaydır."

5- Şii, Caferi mezhebine göre de, içtihad kapıları açıktır. Ancak bunların mezhep anlayışlarına göre, imamların sözleri hadisler gibi hüccettir. Bu sözlere aykırı içtihad yapılamaz. On bir asırdan beri son İmamları kayboldu­ğundan, fıkıh alimleri içtihad edebilirler. Fakat imamların belirlediği usulle­re bağlı kalmaları ve onların beyan ettikleri hükümlere muhalefet etmeme­leri şartına bağlıdırlar.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Kanaatimizce hangi türden olur­sa olsun, içtihada bütün kapılar açıktır. Zira aksini ifade eden her hangi bir nas yoktur. İçtihadın kapısının kapandığını söyleyen alimler bile buna bazı istisnalar tanımışlar, Hanefi mezhebinden Kemal İbnu'l-Humam'm mutlak müctehid olduğunu söylemişlerdir.

Ancak müçtehidde, daha önce zikredilen şartların bulunması gerekir. Her insan kendisini müçtehid sanar ve içtihad yapmaya kalkışırsa, varılan hü­kümler İsabetsiz olabilir. Böylece şer'i şerife olan güven sarsılır ve anarşi yay­gınlaşır. Nitekim günümüzde kendilerini müçtehid sayanlar, saçma sapan fi­kirler ortaya atıyor insanların kafalarını bulandırmaktan başka bir şey yap­mıyorlar.

Diğer yandan bir kısım kaba sofiler de, mezhebinin görüşünü ayet veya hadis gibi telakki ediyor, başka mezhepleri adeta İslâm dışı görüyorlar. Bunların ifradmdan bir öncekilerin de tefrîdinden kaçınılmalı ve orta yol tu­tulmalıdır. İçtihad edebilme şartlarına sahip olan varsa İçtihad yapsın, yok­sa bir mezhebe bağlı kalsın ve diğer hak mezhepleri de hoş görsün.

 

İçtihad Etmenin Hükmü:

 

İçtihad etme şartlarını haiz olan bir müçtehidin İçtihad etmesi vaciptir. Ak­si takdirde ortaya çıkan yeni meseleler hükümsüz kalır ve İslâm'ın evrensel­liğine ters düşer. Binaenaleyh müçtehid olan zat, hakkında nas ve içtihad bu­lunmayan yeni meselelerin hükümlerini belirlemek için şer'i delilleri İnceler ve bir sonuca varır. Vardığı bu sonuç, uyulması gereken bir hüküm olur. Eğer içtihadında isabetli olursa İki kat mükâfat, olmazsa bir- mükâfat alır. Çünkü o her iki durumda da büyük bir efor harcar ve yorulur. Bu çabasından dolayı sevap kazanır. Nitekim Resulullah (s.a), bu hususta şöyle buyurmuşlar­dır: "Hakim ictihad eder, hüküm verir ve içtihadında da isabetli olursa, ona iki mükâfat vardır. Eğer içtihad eder hüküm verir ve yanılırsa, bunun için de bir mükâfat vardır."[46] Ancak bu hadi.sien hareket ederek, herkesin içti­had etmeye kalkışması cihetteki yanlıştır. Hadis-i şerif, müçtehicl olan hakim­ler ve fakihier için zikredilmiştir. Cahillerin bunu yapmaya hakları yoktur. Di­ğer yandan yanlış olan içlihad. bağlayıcı değildir, aksine red edilir. Zira Resulullah (s.a): "Her kim, bizim üzerinde bulunduğumuz duruma ters düşen bir iş yaparsa o red edilir"[47] buyurmuştur. Yukarıda geçen hadis, müçtehi-din sorumlu olmayacağını, aksine mükâfat alacağını, ifade etmektedir. Yan­lış olan içtihada uyulabileceğine hiç bir zaman delalet etmemektedir. Son h-adis de bunu göstermektedir. Binaenaleyh, bir müçlehidin yanlış içtihad et­tiği delillerle teshil edilirse, artık ona itibar edilemez.

İmam Buharı, birinci hadisi rivayet etlikten sonra şunları zikretmiştir: "Bir vali veya hakim, içtihad eder de bilmeyerek Resulullah'ın (emirleri) hilafına bir yanlışlık yaparsa, onların içlihadlan reci edilir. Zira Resulullah (s.a): Her kim bizim üzerinde bulunduğumuz duruma muhalif olan bir şey yaparsa o şey reddedilir buyurmuşlur. Yine Resulullah (s.a), adi hurmalardan iki ölçe­ği İyi hurmalardan bîr ölçek karşılığında değiştirme içtihadı yapan memuru­nun bu içtihadını red etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Böyle yapmayın. Aynı mik­tarlarda değiştirin veya birini satın, onun değeriyle diğerinden alın. Ölçü ile tartılan her şey böyledir."[48]

 

İçtihadı Bozma, Içtihaddan Dönme:

 

İçtihadı bozma hususunda şu kaide koyulmuştur:

"İçtihad başka bir içühadla bozulamaz." Huna göre bir hakim, her hangi bir meselede içlihad ederse, onun naslara ters düştüğü isbatlanmadıkça, baş­ka bir hakimin o içtihada ters bir içiihac! yapması caiz değildir.

Içtihaddan vazgeçme İse, caiz görülmektedir. Binaenaleyh, bir hakim bir mesele hakkında belli bir İçtihad yapar, sonra aynı mesele hakkında önce­ki içtihadına lers bir İçlihad yaparsa, son içtihadı caiz ve bağlayıcıdır.

Nitekim Hz. Ömer, ilk dönemlerinde, öz kardeşlerin anne bir kardeşler­le birlikle oldukları bir miras meselesinde, anne bir kardeşlerin payından bir şey artmadığı gerekçesiyle öz kardeşlere bir şey vermemiş, anne bir kardeş­lere ise, ölen üvey kardeşlerinin bıraktığı misarlan pay vermişlir. Öz kardeş­leri bunların payına ortak etmemiştir.

Daha sonraki dönemlerinde İse, benzeri bir miras meselesinde öz kardeş­leri, anne bir kardeşlerle eşit saymış ve Kur'an'da anne bir kardeşlere takdir edilen paya öz kardeşleri de ortak etmiştir. Önceki meselede mağdur olan Öz kardeşler, Hz. Ömer'e geiip itiraz ettiklerinde. Ömer onlara şu cevabı ver­miştir: "'O, bizim verdiğimiz Önceki hükme göre idi. Bu da şimdi verdiğimiz hükme göredir." Görüldüğü gibi Hz. Ömer önceki İçtihadından vazgeçmiş­tir. Müçtehidler için de bu hak vardır.

Son olarak şunu ifade edelim ki, "önceki müçlehidlerin içtihadı sonra ge­len müçtehidleri bağlar" görüşüne katılmıyoruz. Zira her müçlelıid, kendi ya­şadığı dönemin şartlarına göre İcıİhacl eder. Hğer bir Övi'e dayanarak içtihad yapılır, sonra da o örf değişirse, onun zamanında yaşayan nıüçtehidlerin eli­ni kolunu bağlamak cihetteki isabetli değildir. Ycterki içlihad etme selahiye-Tinde olsun.

 

İçtihadın Bölünmesi (Meselede içtihad):

 

İçtihadın bölünmesinden maksacl. fıkıh aliminin belli bir veya bir kaç me­sele hakkında birikimi olduğu için sadece onlarda içtihad etmesidir. Bütün fıkhi meselelerde içtihad etme yeteneğine sahip değildir. İşle böyle bir içti­hadın caiz olup veya olmadığı, alimler arasında ihtilaf konusudur.

1- Cumhur ulemaya göre, içtihadın bölünmesi caiz değildir. Mesela, "bu zat, evlenme ve boşanma konusunda müçtehicldir. Fakat diğer konularda ınu-kaiüddir" denilemez. Zira içtihad cime, laklicl etmenin zıddıdır. Bir kişide iki zıcldın bir arada bulunması mümkün değildir. Nasıl ki kişi hem alim hem de cahil olamaz. Aynı şekilde hem müçtehid hem de mukallid olamaz.

Diğer yandan, içtihad cime şanlarına sahip olan kişi. bütün şer'i hüküm­lerde içlihad etme gücüne maliktir. Zira müçtehid olma, fıkhı bir rütbedir. Bu­na ulaşan zat, temel esasları, şer'i şerifin gaye ve maksadını idrak etmiş olur. O halele bir konuda içtihad edip diğerinde edememesi ihtimal dışı bîr fara­ziyedir.

Buna ilaveten, şeriat parçalan birbirine hilişik olan bir bütündür. Bunla­rı ayırmak mümkün değildir ki, belîi bir bölümünde içtihad yapılsın, diğe­rinde yapılamasın. Mesela. İbadetlerin hükmünü bilmek, ancak muamelatın hükmünü iyi bilmekle gerçekleşir. Bunun aksi de aynıdır.

Ayrıca, içtihad etme bir yetenektir. Ona sahip olan kişi, her meseleye nü­fuz edebilir.

2- Zahiriye mezhebine. Maliki ve I lanbelİ mezheplerinden bazı alimlere göre İse, içtihadın bölünmesi, fıkıh aliminin yalnız bazı konularda müçtehid olması caiz ve mümkündür. 13unlara göre bir fıkıh alimi, genel olarak içtihad etmenin yolunu bilir de, bazı konuların delillerini idrak eder, diğerlerinin delillerini bilmezse, bu kişi delillerini bildiği konularda içtihad edebilir. Bilme­diklerinde ise, öğreninceye kadar fetva vermez.

Dikkat edilirse, içtihadın bölünebîleceğini söyleyen bu alimler, böyle bir içtihadı yapacak alimin, "genel olarak içtihadın araç ve gereçlerini bilmesi­ni" şart koşmuşlardır. Böylece içtihadın bölünmesini değil, aşamalı olacağı­nı İfade etmişlerdir. Zira bîr insanın her hükmün dayanağını birden bilmesi hemen hemen imkânsızdır. Elbetteki müctehid, delillerini bildiği konularda hemen içtihad edecek, bilmediklerini de araştırıp sonuca varacaktır. Bu şekliyle içtihad, imamların yaptıkları İçtihada benzemektedir. Bunun caiz ol­duğu muhakkaktır.

Buna mukabil bir insan içtihad etme yolunu genel olarak bilmiyorsa, sa­dece bir veya birkaç konuyu derinlemesine inceleyerek onlar hakkında bir şeyler beyan ediyorsa, buna içtihad deniimemelidir. Zira içtihad, müctehidin yapacağı bir şeydir. Beüî konuları araştıranın değil.

 

Fetva Verme

 

1. Kavramı:

 

Fetva vermek, ortaya çıkan bir meselenin hükmünü açıklamaktır. Görül­düğü gibi fetva, içtihaddan daha dar kapsamlıdır. Çünkü İçtihad, ortaya fi­ilen çıkan konuların hükmünü belirleme olduğu gibi, henüz ortaya çıkma­yan farazi meselelerin hükmünü de belirtmektir. Halbuki fetva, sadece orta­ya çıkan meselelerin hükmünü belirtmektir.

 

2. Fetva Veren Müftülerin Dereceleri:

 

Tabii ki fetva veren fıkıh alimleri aynı derecede değillerdir. Fetva veren bir müftü:

a.  Mutlak müctehid olabilir. Mezheb imamları bunlardandır.

b.  Kısmen müctehid olabilir. İbni Teymiye bunlardandır.

c.  Müctehid olmayabilir. Bunlardan her birinin kendilerine has şartları ol­duğu gibi, hepisinin müşterek şartlan da vardır. Bunların ortak ve özel sarı­larını zikretmeden önce şunu belirtmek gerekir. Fetva veren müftü, Peygam­berlerin yaptıkları işin benzerini yapmaktadır. Çünkü Peygamberler, ümmet­lerine farz ve mendupları, helal ve haramları açıklamışlardır. Müftüler de pey­gamberlerin beyan ettikleri hükümleri daha sonra gelen insanlara aktarırlar. Bu itibarla peygamberlerin varisleridirler. Mademki müftüler bu kadar yük­sek mevkide bulunuyorlar, mevkilerine layık bir şekilde davranmaları gere­kir. Hiç bir zaman heva ve heveslerine kapılmamalılar, Öne atılmaları gere­ken yerlerde öne çıkmalılar, hakkı haykırmaları icab eden yerlerde, kınayanın kınamasından korkmadan onu söylemelidirler. Niyetleri halisane, amel­leri salih olmalıdır.

 

Müftülerde Aranan Müşterek Şartlar:

 

a.  Müftü, verdiği fetva ile kendisi de amel etmelidir. Şayet kendisine ruhsatlar bulur, başkalarına verdiği fetvada zorlukları seçerse, onun adale­tini sarsar ve sözünü dinlenmez kılar.

b.  Müftü, acele etmemelidir. Mesele hakkında hangi fetvanın doğru oldu­ğuna, vereceği fetvanın ne gibi sonuç doğuracağını, fetva soranın hangi ha­leti ruhiyede olduğunu düşünmelidir. Bu onun için bir kusur sayılmaz, bila­kis bir meziyettir. Ancak âcil konularda mümkün oldukça kısa zamanda fet­va vermelidir.

c.  öfkeli iken fetva vermemeli ve insanlar arasında hakemlik yapmama­lıdır.

 

Mutlak Müctehid Olan Müftülerde Aranan Şartlar:

 

a.  Bağımsız müctehid olma şartlarına sahip olmalıdır.

b.  Niyeti halisane olmalı.

c.  Bilgili, halim, selim, vakarlı ve ağırbaşlı olmalıdır.

d.  Fetva verdiği meseleyi iyi bilmeli ve yetenekli biri olmalıdır. Aksi tak­dirde insanlar onu sakız gibi çiğnerler.

e.  İnsanları tanımalı, vereceği fetvanın ne gibi yankıları olacağını basire-tiyle kestirmelidir. Eğer fetvası daha kötü sonuçlara sebep olacaksa onu söy-lememelidir. Eğer müsbet neticeler doğuracaksa onu vermelidir.

f.  İnsanları ne zorluğa koşmalı, ne de çözülür hale getirmelidir. Orta yo­lu takip etmelidir.

g. Fetvasında azimetlere değil, ruhsatlara öncelik tanımalıdır. Zira Rasu-lullah (s.a): "Allah, günahların yapılmasını sevmediği gibi, ruhsatlarının da yapılmasından hoşlanır”[49] buyurmuştur.

 

Kısmen Müctehid Olan Müftülerde Aranan Özel Şartlar:

 

Bunların da her hangi bir mezhebe bağımlı kalmaları şart değildir. Çün­kü kendileri de kısmen de olsa, müçtehiddirler. Böyle bir müctehid, uygun gördüğü mezhebin görüşünü fetva olarak aktarabilir. Ancak şu şartlara uy­ması gerekir:

a. Mezheplerden delili zayıf olanı seçmemelidir. öyle ki, o mezhebin ali­mi, diğerlerinin delilini bilmiş olsaydı, delilinin zayıf olduğunu anlar ve go-rüşüncien dönerdi.

b. Fetvası, insanların faydasına olmalıdır. Yani ifrat ve tefritten kaçınmalıdır. Ne insanları çok zorluğa sürüklemeli, ne de onları gevşetecek bir du­ruma sevk etmelidir.

c. Fetvayı mezheplerden seçerken, halis bir niyetle seçmeli. Yöneticileri razı etmek için veya insanların heva ve heveslerini okşama maksadıyla seç-memclidir. Yoksa insanları memnun eder ama Rabbinİ gazablandtrır.

d. İhtilaflı konularda cumhurun görüşünü tercih etmelidir.

e. Yine ihtilaflı konularda hem şer'i seril" için hem de fetva soran İçin ih­tiyatlı davranmalıdır. Mesela: Bir insan, annesinden sadece bir defa emen ha­nımla evleneceğinin hükmünü sorduğu zaman, şer'i yönden ihtiyatlı olarak Ebu Hanife'nin ve İmam Malik'İn görüsünü fetva olarak vermeli ve bu kadın­la evlenemeyeceğini belirtmelidir. Diğer yandan, bir insan annesinden bir de­fa emen kadınla evlendiğini ondan çocuğu bulunduğunu ve bunun hükmü­nü sorarsa, burada fetva soran için İhtiyatlı oiur, İmam Şafii'nin görüşünü esas alır ve evliliğin caiz olduğunu bildirir. Zira İmam Şafii süt hükmünün tahak­kuk etmesi İçin beş kere emmeyi şarl koşmuştur.

Milçtehid olmayan müftüler.

Bunlar, fetva soranın mezhebindeki tercih edilen görüşü fetva verirler.

 

Taklid Etine Meselesi

 

Bundan ınaksad, kişinin delilini bilmeksizin başkasının görüşünü alma­sıdır.

 

Taklidin Hükmü:

 

Fıkıh alimleri bir mükellefin, her hangi bir alimi kayıtsız şartsız taklid ede­bilip edemeyeceği hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir. Bunları şu şekil­de özetlemek mümkündür:

 

Müçtehid Alimleri Taklid:

 

İslâm şeriatında asıl olan taklid etmemedir. Çünkü taklid, delilsiz olarak bir İnsanın sözünü kabul etmek ve ona göre amel etmektir. Halbuki müslü-ınan, bakıp araştırmakla, yaptığı amelleri bilinçli olarak yapmakla yükümlü­dür. Ayrıca taklid cime, mukallitler arasında kuru bir taassuba sebebiyet ver­mekte, taktid edilen alimleri eleştirmeye yol açmaktadır. Bu da müslüman-ların kardeşliğini ve birbirlerine saygılı olmalarını zedelemektedir.

Bununla birlikte her müslüman ferdin, deniz gibi olan İslâm hukukunun bütün hükümlerini ve onların dayandığı delilleri inceleme, hatta anlama im­kânı olmadığı da bir vakıadır. Bu itibarla, "Hiç bir müslüman başkasını tak­lid edemez" sözü ifrat olduğu gibi, "Asıl olan müslümanın taklid etmesidir" sözü de tefrittir. Orta yolu takip etmek gerekmektedir. O da şudur:

A. Eğer bir müslüman, içtihad cime yeteneğine, bilgi ve ehliyetine sahip ise. artık onun, tenbellik ederek başkalarını taklid etmesi caiz değildir. Zira her müslüman, Allah'a ve Resulüne İlaat etmekle yükümlüdür. İtaat etme de Allah'ın gönderdiği hükümlerin neler olduğunu bilmekle olur. Bunları bilmek ise, Kitab ve sünnete ve diğer seri delillere başvurup onlardan hüküm çıkar­mada olur. Elbeileki naslardan hüküm çıkarma belli bir ilmi, birikimi, nas-ların derinliklerine inmeyi, onların zayıfını, kuvvetlisinden ayırabilmeyi ve basiret sahibi olmayı gerekli kılar. İşle bu sıfatları haiz olan kişinin artık baş­kalarını laklitle yetinmesi caiz değildir.

B. Şayet bir müslüman, ilahi hükümleri zikredilen şekilde anlayamazsa, elbelteki Allah Tealanın buyurduğu gibi, bilenlere sorup öğrenmesi gerekir. "... Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun."[50] Bu da bir taklittir. Bura­da İlim erbabına meselenin hükmünü soran kişinin, hükmün delilini de so­rup öğrenmesi, muhalif gurupların delillerini de öğrenebilmesi çok âlâ ve çok güzeldir. Ancak, teoride kolay olan bu iş, pratikle pek de kolay değildir. Zi­ra kendisinden hüküm sorulan herkesin, delilleri biime iluümali de az bir ih­timaldir. Bu nedenle "mukallid, delilleri öğrenemezse taklidi sahih olmaz, de­mek havada kalan bir sözdür. Mukallid, güvendiği bir alime sormalı ve fet­vasıyla amel etmelidir.

C. Bir mezhebi taklid etme: Bilindiği gibi, İslâmi mezhepler, fıkhi ekoller­dir. Kurucularının isimleriyle anılmaktadır. Bunlar, gerçekten saygıdeğer, büyük alimlerdir. Hepisinin de İiim erbabı içtihad ehli ve takva sahibi olduk­larında şüphe yoktur.

Bu mezheplerin bazıları silinip gitmiştir. Evzai'nin, Sevrî'nin, Leys'in mez­hepleri bunlardandır. Diğer bazıları ise. günümüze kadar devam edip gelmiş­lerdir. Bunların görüşleri fıkıh kitaplarında yazılıp korunmuştur.

Bir müslümanın bunlardan birini laklid etmesi caiz midir?

Burada da, müçtehid bir ferdi taklid etmede söylenen sözler geçerlidir. Eğer bir müslüman, müçtehidlik ehliyet ve yeteneğine sahip İse, her hangi bir mez­hebi taklid etmesi caiz değildir. Zira bu bir tenbellik ve bir atalettir. Müslümana münasip değildir.

Şayet bir Müslüman içlihad etmeden ve ilahi hükümleri şer'i delillerden çıkarmadan aciz ise, bilinen mezheplerden birini Laklid etmesi caizdir. Eğer bunu yapmaz da hoşuna gittiği gibi amel ederse, şer'i şerifin hükümlerine mu-halir amel edeceği her zaman muhtemeldir. İlim erbabından sorup öğrenme emrine muhalefettir. Ancak mukallid bir müslüman, laklid ettiği mezhebin bir mesele hakkındaki delillerinin zayıf olduğunu, diğer mezhebin delillerinin daha kuvvetli olduğunu öğrenirse, o meselede diğer mezhebi taklid etme­lidir. En azından taklid etmesi caizdir.

Mezheplerin taklid edilmeleri hususunda şunları bilmekte fayda vardır:

a.  Mezheplerin, Kitap sünnet ve icma gibi, kesin delillere dayanmayan gö­rüşlerini, semadan gelen bir İlahi vahiy olarak kabul etmek, bir cehalet ve kuru taassup olduğu gibi, ilimden payını almayan, mezheplerin ne olduğu­nu bilmeyen, bir iki hadis kitabı okumakla kendisini allame sayan ve bilgiç­lik taslayan kişilerin de mezhep alimlerini hafife almaları, onları iğneli dil­leriyle eleştirmeleri de ayrı bir taassub ve cehalettir. Bu insanlar, Resulullah (s.a)'ın daha önce zikredilen şu sahih hadisini hiç mi duymamışlardır?

"Eğer bir hakim hüküm verir ve hükmünde içtihad eder de isabetli olur­sa, ona iki mükâfat vardır. Şayet hüküm verir hükmünde içtihad eder ve iç­tihadında hata ederse, onun için de bir mükâfat vardır.”[51]

Biz bu müçtehidleri, kutsamaksızın, takdir ediyoruz, onlara saygı göste­riyoruz. Onlara karşı haddimiz! biliyoruz. Onların içtihadlarında isabet ettik­leri zaman iki, etmedikleri zaman da bir mükâfata erdiklerine İnanıyoruz. Ve onlara yüce Mevlanın şu ayetinde bizlere öğrettiği şekilde davranıyoruz: "On­lardan sonra gelen mü'minler şöyle dua ederler: Ey Rabbİmiz! Bizi ve biz­den önce iman etmiş olan kardeşlerimizi affet. Mü'mİnlere karşı kalple­rimizde bir kin bırakma..."[52]

b. Bir mezhebi taklid eden müslümanm, mezhebine dair kuru taassuplar­dan uzak durması gerekir. Zira mezhepler, ne İslâmı bölüp sadece bir dili­mini alan bir parçadır. Ne de ayet ve hadisi nesheden yeni bir dindir. Mez­hepler, İslâm şeriatının tefsirleri, ona açılan pencereleri, okuma, inceleme ve araştırma metodları, hüküm çıkarma yollan ve Allah'ın indirdiği nizama ulaşmayı hedefleyen vasıtalardır.

c. Mezhepler arası ihtilaflar, bizleri rahatsız etmemelidir. Çünkü, her han­gi bir veciz metni anlamada ve ondan hüküm çıkarmada farklı düşüncelerin ortaya çıkacağı tabii bir şeydir. Zira ihtilaf etme, beşer akimin özelliklerin-dendir. Hatta aynı insanın bir mesele hakkında görüş değiştirdiği bir vakıadır. Yeter ki ihtilaf, heva ve hevesten, gurur ve kibirden, cehalet ve taassuptan kaynaklanmasın.

d. Her hangi bir mezhebe tabi olan kişinin, bazı meselelerde başka bir mezhebi taklid etmesi caizdir. Zira bir mezhebin görüşlerinin tümüne uyma zorunluluğu yoktur. Ancak diğer mezhebin bazı görüşlerini taklid eden ki­şi, bunu öğrendiği delilden dolayı yapmalıdır. Hoşuna gittiği veya daha ko­lay olduğu için bunu yapmamalıdır. Ancak zor durumda olursa, çare olarak taklid etmesi de caizdir.

e. İslâmda esas olan Kitab ve sünnettir. Bunların muhkemlerine ters dü­sen görüşe itibar yoktur. Fakat burada nasih ve mensubu, kelimelerin mana-armn ade şekillerini iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde, bir had.se uyarken, baka bir hadisi terketmls olabilir ve hükmü kaldmlm.ş bir nassa tab, olmuş oLbi ir Yahut mesele bir kaç şekilde yapı.d.ğı için her mezhep bir şeklim alm, ur Burada da aralannda sağlamhk bak.rn.ndan fark bulunmadığı tak­dirde, birini birak,p diğerini yapmanın fiili bir değeri yoktur.

f. Kur'ân ve sünnet, bütün mezhepleri kuşatır mahiyette olduğu ha d e, h,ç bir mezhep Kur'an ve sünnetin tümünü kuşatacak sev.yede değildir. Bunu hatırımızdan çıkarmamamız gerekir.

Allah'ın rahmet ve bereketi üzerimize okun Ayak sürçmelerimizi atretsın. O, çok affeden ve çok bağlayandır. Ne güzel mevla ve ne güzel bir dost tur.

 



[1] Nahl, 44

[2] Ebû Dâvûd, Kil. Nikııh, B:ıb. 38, hn. 2138; Tirmizi Kil. Nihak, Bab. 42, hn. 1140; Nesei, Kil. A«reiün-Nİsa, Bab. 2; İbn Mace, Kil. Nikah, Bab. 47, hn. 1971.

[3] Buharı, Kit. Edeb bab. 70; Tirmizî, Birr bab. 73. İm. 2020; Muuatta Kil. Hüsnül-Mulk, Bab. 11; Müsned İmanı ahmed, C. 2, Sh. 175, 362.

[4] Bakara, 286

[5] Buhârî, Kit. Eyıııan. Bab. 31: EbûDâvûd, Kıt. Eynıan, Bab. 19, hn. 3300

[6] Buhârî Kit. Eyman, Bab. 31; Ebû Dâuûd, Kil. Eyman, Bab. 19, hn. 3302

[7] Ebû Dâvûd, Kit. Eyman, Bab. 19. hn. 3303.

[8] Müslim, Kit. îmare, B:tb. 122, lın. 1886, Tirmizi, Kil. Fedail, Bnb. 13, hn. 1640.

[9] Buharı, Kit. Hudud, Bab. 22, Kit. Talak, Bab. 11 (Buharı senedsiz zikretmiştir); Ebû Dûvûd, Kit. Hudud, Bab. 17, hn. 4398, 4399, 4400, 4401, 4402, 4403; Tirmizi, Kit. Hudud, Bab. 1, hn. 1423 (Hasen, garib.); İbnMace, Kit. Talak, Bab. 15, hn. 2041, 2042; Darimi, Kit. Hudud, Bab. 1; Müsned İmanı Ahmed, C. 6, Sh. 100, 101, 144.

[10] Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, Bab. 17, hn. 4401, 4402, 4403 ve bir önceki notta zikre­dilen kaynaklar.

[11] Nisa, 43

[12] Maide, 90

[13] Nisa, 6

[14] İbnMace, Kit. Talak, Bab. 16, hn.2043,2045.

[15] Buhari, Kit. Mevakit, Bab. .3?: Müslim, Kil. Mesacid. Bab. 309  314  hn   684- Ebû Davud, Kıt. Salat. Bab. II. hn. 441- Tirmizi, Kit. Sahi, Bab. 16, 17, hn. 178- İbni Mace, Kir. Sala!, Bab. 10, hn. 696.

[16] Müslim, Kit. Mesacid, Bab. 315, hn. 684: Tirmizi, Kit. Salat  Bab   16  hn   177' İbnı Mace, Kil. Salat, Bab. 10. hn. 698.

[17] Tirmizi, Kit. Nikah, Bab. 6, hn. 1089. Ehu İs:i bu hadisin, bu babda garip bir ha­dis oiduğunu, hadisin çivilerinden İsa b. Meynuın'un hadis ilminde zayıf biri gö­rüldüğünü söylemektedir. Bu hadis, altı hadis kinbından sadece Tirmizi'de zikre­dilmiştir.

[18] Süneni Beyhaki, c. 7, Sh. 202, hn. 13719. Ayrıca bkz, Tirmizi, Kit. Nikah, Bnb. 15, hn. 1103.Tirmizi, "Şahitsiz nikah olmaz" iradesinin Abdullah b. Abbas'ın sözü ol­duğunu söylemiştir.

[19] îbniMace, Kit. Talak, Bab. 16. hn. 2043, 2045. Heysemi, "Hadisin ravilerinden Ebu Bekir el-Hezli’nin zayıf" olduğu hakkında ittifak edildiği için, bu hadisin senedinin zayıf olduğunu" söylemiştir.

[20] Nisa, 92

[21] Bakara, 178

[22] Tebve 65, 66

[23] Ebû Dâuûd, Kit. Talak, Bab. 9, hn. 2194; Tirmizi Kit. Talak, Bab, 9. hn. 1184; îb-niMace Kit. Talak, Bab. 13, hn. 2039.

[24] Rasuluüah (s.a), Maİz'in zina edip etmediğini tesbit için ona dört kere bunu sor­muş, aklı başında olup olmadığını tesbit etmiştir. Bu da gösteriyor ki, aklı başın­da olmayanın itirafları, maila ilgili olmasa da hükümsüzdür.

[25] Nisa, 5

[26] Nisa, 6

[27] Ebû Dâuûd, Kıt. Buyu, Bab. 66, hn. 3501; Tirmizi, Kit. Buyu, Bab. 28, hn. 1250; Nesei, Kit. Buyu, Bab. 12, hn. 4489.

[28] Bkz. Age.

[29] Buhârî, Kit. Buyu, Bab. 48, Kit. İstikrazd, Bab. 19, Kit. Husumat, Bab. 2, Kit. Hiyel, Bab. 7; Müslim, Kit. Buyu, Bab. 48, hn. 1533; Ebû Dâvûd, Kit. Buyu, Bab. 66, hn. 3500; Nesei, Kit. Buyu, Bab. 12, hn. 4490.

[30] Nahl, 106

[31] îbni Mace, Kit. Talak, Bab. 16, hn. 2043, 2045. Heysemi bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir.

[32] Başka bir gurup alim, içtihadı şöyle tarif etmişlerdir: İçtihad, ya seri hükümleri çıkar­mak veya onları detaylı konulara uyarlamak için son gayreti göstermek ve bütün çabayı harcamaktır.

Bunların tariflerine göre iki türlü içtihad vardır:

a) Tam manasıyla İçtihad. Bu türden olan içtihad, çok özet bir seviyeye ulaşan alim­lerin işidir ve bu zaman zaman kesilir. Kapısı kapanır. Hanbelîler, ise bunun da kapısının kapanmayacağı kanaatindedirler.

b) Seri hükümlerin uygulanmasında içtihad ise, mütevazi bir İçtihadtir. ittifakla her asır­da bulunur. Bu türden olan içtihadda, müçtehidler öncekilerin çıkardığı hüküm­leri, daha Önce bilinmeyen hükümlere tatbik ederler. Bu mesele, müçtelıitlerin dereceleriyle ilgili bir meseledir, daha sonra izsh edilecektir.

[33] Nahl, 44

[34] Şerhul Esnevi, C. 3, Sh. 310 Tahrir Haşiyesi.

[35] Enbiya, 107

[36] Yunus, 57

[37] Ankebut, 45

[38] Maide, 8

[39] Buharı, Kit. Fedail el Esluıb, B;ıb, 18; Müslim, Kil. Hudud, Bab. 11, hn. 1689; Tir-mizi, Kit. Hudud, Bab. 6, lın. 1430; Nesei, Kil. Sank, Bab. 5

[40] Müsned îmam Ahmed, C. 5, Sh. 411.

[41] İsra, 70

[42] Zilzal, 8

[43] Nahl, 90

[44] Zarivat, 19

[45] Ebû Dâuûd, Kit. Melahim, Bab. 1, hn. 4291, Müsned İmam Ahmed, C. 2, Sh. 88

[46] Buhâri, Kit. İtisam, Bab. 21; Müslim, Kil. Akdiyc. Bab. 15, hn. 1716; Ebû Dâvâd, Kil. Akdiye, Bab. 2. hn. 3574 Nesei, Kir. Kuduh. Bab. 3; İbni Mace, Kil. Ahkâm, Bab. 3, hn. 2314; Müsned İmam  Ahmed, c.4,sh.194, 204.

[47] Buhâri, Kit. İnsanı, Bab. 20; Müslim, Kil. Akdiye, Bab. 20, lın. 1718.

[48] Buharı, Kit. İtisam, Bab. 20

[49] Müsned İmam Ahmed, c. 2, Sh. 108.

[50] Nahl, 43;Enbiya, 7.

[51] Bkz. dipnot 47.

[52] Haşir, 10.

 




 


Ana Sayfa


________________ oOo _________________

<> ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir.<>