ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !           En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
   Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla    Fıkıh Usulu Hasan Karakaya Fıkıh Usulü İslâm ilim tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Fıkıh ile uğraşan herkesin usûle müracat etmesi kaçınılmazdır. Müslümanların hayat­larını İslâmî esaslara göre düzenleyebilmesi için belli bir zihni ve ameli disipline ihtiyaçları vardır. .. Her eser yazıldığı devrin ve içinde yaşadığı toplumun rengini taşır. Okuyacağınız fıkıh usulü de çağımızın ve üzerinde yaşadığımız toprağın problemlerini usûl çerçevesinde ele alarak hizmetinize sunmuştur...



   Fıkıh Usulu Hasan Karakaya    


Dil Kuralları

DİL KURALLARI: 2

1- Kelimelerin Manalara Konulmaları: 2

a.  Hass Kelimeler: 2

b. Âmm Kelimeler: 2

c. Müşterek Kelimeler: 2

Hass Kelimeler: 2

1. Has Kelimelerin Hükmü: 2

2. Hass Kelimelerin Kısımları: 4

A.  Mutlak Olan Hass Kelimeler: 4

Mutlak Olan Hass Kelimelerin Hükmü: 4

B.  Mukayyed Olan Hass Kelimeler: 5

1)  Her İki Nassın Da Sebepleri Ve Hükümleri Ayrı Olursa: 7

2)  Her İki Nassda Da Sebepler Aynı, Fakat Hükümler Farklı Olursa: 7

Emirler: 12

A.  Emrin Kavramı: 12

B.  Emir İfade Eden Formüller (Kipler): 13

Emir Maddesi: 13

Yazmak Maddesi: 13

1) Emrin İfade Ettiği Hüküm: 13

Yasaklardan Sonra Zikredilen Emrin Hükmü: 16

Nehiyler (Yasaklar) 17

A. Nehyin Kavramı : 17

B. Nehyi İfade Eden Formüller: (Kipler) 17

C. Nehyin ifade Ettiği Hüküm: 19

D. Emrin Ve Nehyin Aciliyet İfade Edip Etmemesi: 19

E. Emir Ve Nehyin Aslında Tekrar İfade Edip Veya Etmemeleri 20

F. Nehiylerin İbadetlerde Ve Muamelattaki Fonksiyonu: 21

Âmm Kelimeler (Genel Anlam İfade Eden Kelimeler) 24

1. Âmm Kelimelerin Kavramı: 24

2. Hangi Kelimeler Âmmdır: 24

3. Âmm Kelimeler Bütün Fertlerini Kapsarlar: 26

4. Âmm Kelimeler Fertelerini Kesin Mi Yoksa Zanni Mi Kapsarlar?. 27

C. Bu İhtilafdan Doğan Sonuçlar Özetle Şunlardır: 27

5. Amm Kelimelerin Bazı Fertlerini İttifakla Kapsamadıklarını Gösteren Deliller  30

A. Müstakil Bir Cümle Şeklinde Zikredilen Deliller: 30

B. Müstakil Bir Cümle Şeklinde Zikredilmeyen Deliller: 31

C. Yazılı Olmayan Deliller: 32

Tahsis, Kasr, Nesih: 33

1. Cumhur Ulemanın Görüşü: 33

A. Muhassis Deliller (Hükmü Özelleştiren Deliller) 33

B. Nasih Deliller (Hükmü Bozan Deliller) 33

2. Hanefilerin Görüşü: 34

A. Kasır Deliller: 34

a. İstisna: 35

b.  Şart: 35

c. Sıfat: 35

B. Muhassıs Deliller (Tahsis eden deliller) 35

C. Nasih Deliller: 36

Nesh ile Tahsis Arasındaki Fark: 36

Müşterek Kelimeler: 38

1. Müşterekin Kavramı: 38

2.  Müşterek Kelimelerin Türeyiş Sebebi: 38

 

DİL KURALLARI:

 

Burada, fıkıh usulü ile alakalı olan dil kuralları kasdedilmektedir. Gramer ilmiyle alakalı olan diî kuralları, konumuzun dışındadır. Bu kuralları şöyle sı-ralmak mümkündür:

1. Kelimelerin manalara konulmaları

2.  Manaların açık veya kapalı olmaları

3.  Kelimelerin manalarını gösterme şekillen

 

1- Kelimelerin Manalara Konulmaları:

 

Kelimeler, manalarına konulmaları bakımından hass kelimeler, âmm ke­limeler ve müşterek kelimeler  diye üç kışıma ayrılmaktadır .

 

a.  Hass Kelimeler:

 

Tek bir manaya konulan ve kapsadığı fert veya fert­leri sınırlı olan kelimelere denilir. Mesela Muhâmmed, insan, görüş, bin, ke­limeleri ve on kişiye ulaşmayan topluluk anlamına gelen "nefer" kelimesi hass kelimelerdir.

 

b. Âmm Kelimeler:

 

Tek bir manaya konulan, bütün fertlerini kapsayan ve kapsadığı fertleri sınırlı olmayan kelimelerdir. Mesela "her" "bütün" ''kim" ke­limeleri âmm kelimelerdir.

 

c. Müşterek Kelimeler:

 

Önce bir manaya konulan, daha sonra başka bir veya birkaç manada kullanılan kelimelerdir. Mesela Türkçede çehre, yüz ra­kamı, hayvanı yüzme emri, denizde yüzme emri gibi anlamlara gelen "yüz" kelimesi. Arapça da, göz, pınar, altın, dinar, casus, güneş, "ayn" harfi ve da­ha başka anlamlara gelen "ayn" kelimesi' müşterek kelimelerdir.

 

Hass Kelimeler:

 

1. Has Kelimelerin Hükmü:

 

Bunlar, gerçek manalanm ifade ederler, aksine bir delil bulunmadıkça.

a. Hass kelimeler, tek bir manaya konuldukları ve kapsadıkları fert veya ferileri sınırlı olduğu için, bu türden olan kelimeler, manalarını kesin ola­rak ifade ederler.[1] Yanı hass kelimeler, .sadece konuldukları hakiki manalarını ifade ederler. Hakiki manaları dışında her hangi bir manayı ifade et­tiklerine dair bir ihtimal yoktur. Hass kelimelere misal olarak şu âyet ve ha­dislerde geçen bazı kelimleri zikretmek mümkündür. Allah Teala şöyle bu­yuruyor:

"Karılarına zihar yapıp sonra sözlerini geri almak isteyenlerin kanla­rıyla temasta bulunmadan evvel "bir köle" azat etmeleri gerekir ..." "Azat edecek köle bulamayan'in ise, karısı ile temasta bulunmadan önce" ara-laıksız "iki ay" oruç tutması gerekir. Buna da gücü yetmiyenin altmış yok­sulu doyurması gerekir ..."[2]

Bu âyetle zikredilen, "bir köle", "İki ay" " altmış yoksul" kelimeleri hass kelimelerdir. Bu kelimeler manalarını kesin bir şekilde itade ederler. Bu ne­denle, zihar yapan kişinin kefterati, bir köle azat etmek, buna gücü yetmez­se, arka arkaya İki ay oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmaktır. Başka bir keffaret İhtimali yokuır.

Resulullah da bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Her kırk koyundan bir koyunu zekat vermek gerekir,"[3]

 Bu hadis-i şerifte zikredilen "kırk" ve "bir koyun" kelimeleri hass kelime­lerdir, Manalarını ifadeleri kesindir. Bu İtibarla zekat nisabı (yeter sayısı) ko­yunlar için kırk adettir. Kırk koyunu olanın zekat olarak bir koyun vermesi gerekmektedir. Bu sayıları değiştirip azaltmak veya çoğlatmak mümkün de­ğildir.[4]

b. Hass kelimelerin hakiki manalarında kultanılamayıp başka bir mana­da kullanıldıklarına dair herhangi bir delil bulunursa bu durumda hass ke­limelerin hakiki manalarında değil de delilin gösterdiği manada kullanıldak-lan kabui edilir. Mesala, Hanefi mezhebine mensub olan alimler "Her kırk koyundan bir koyunu zekat vermek gerekir"[5] hadis-i şerifindeki " bir koyun" kelimesinden bizzat koyun kasdedildiği gibi, koyunun değerinin de kasde-dildiğini, bu ilibarİa kırk koyunu olan bir insanın , zekat olarak bir koyunu veya bir koyunun değerini vermekte serbest olduğunu söylenişlerdir. Zira Resulullahın zekat almak için Vemen'e gönderdiği Muaz b. Cebel, Yemen hal­kına şöyle demiştir: "Bana zekat olarak mısır veya arpa yerine eşya getirin. Beş arşın boyundaki kumaşlardan ve giyilmiş elbiselerden verin. Bu hem si­zin için daha kolay ve hem de Rasululah'ın sahabeleri İçin daha hayırlıdır."[6] Bundan da anlaşılıyor ki, zekatta hayvanlardan hayvan ve eşyalardan eşya verilebileceği gibi, hayvan ve eşyaların değeri de verilebilir.

Diğer yandan zekatın asıl maksadı, fakirlerin ihtiyacını gidermektir. Fakir­lere nakit para vermek, ihtiyaçlarını gidermekte daha faydalı olacaktır. Çün­kü fakirin yiyeceğe, içeceğe, elbiseye, konula ve daha birçok şeylere ihtiya­cı olabilir. Kendisine para verildiğinde ona en zaruri ihtiyacını karşılama İm­kanı sağlanmış olur. Şayet koyun verilecek olursa, fakire geniş hareket etme imkanı sağlanmaz.

Görüldüğü gibi, Haneliler, "bir koyun" kelimesinin hass bir kelime olma­sına rağmen, Mz. Muaz'ın Yemen halkına söylediği söze dayanarak bu hass-kelimenin asıl manası dışında "bir koyun değeri" anlamına da gelebileceği­ni söylemişlerdir.

Şafii mezhebine mensup olan alimler ise, Hanefiierin bu tevil şeklini ka­bul etmemişler ve delil olarak şunu söylemişlerdir:

"Hadis-i şerifte açıkça koyunun verilmesi zikredilmekledir, koyunun de­ğerini vermek koyunu vermek gibi sayılamaz. Zira burada asıl maksat, fakiri her türlü malda zenginine ortak etmektir. Bu da ancak koyundan koyun vermekle gerçekleşmiş olur."

Hanefi mezhebinin görüşü daha isabetli görülmektedir.

 

2. Hass Kelimelerin Kısımları:

 

Hass kelimelerin birçok kısmı bulunmakladır. Bu kısımlardan en önem­lileri mutlak ve mukayyed . emir ve nehy şeklinde olmalarıdır. Bu Kısımla­rın her birinin kendisine göre hükmü bulunduğu için bunlar ayrı ayrı zikre­dilecektir.

 

A.  Mutlak Olan Hass Kelimeler:

 

Bunlar manalarını daraltacak herhangi bir kaydı bulunmayan hass kelime­lerdir Mesela "bir adam",   "bir talebe",   "bir kitap" gibi.

 

Mutlak Olan Hass Kelimelerin Hükmü:

 

Mutlak kelimelerin manalarını daraltacak herhangi bîr kayıt ve şarta rast­lanmadığı müddetçe, bunlar mutlak olma özelliklerini korurlar.

Mesela "...buna da gücü yetmeyenin altmış yoksulu doyurması gere­kir ..."[7] âyetindeki "yoksul" kelimesi mutlak olan bir hass kelimedir. Zihar yapan erkeğin herhangi bir yoksulu doyurarak keffaretini yerine getirmesi mümkündür. Yoksul olan kişinin müslüman veya gayri müslim, hür veya'kö­le olması şart değildir.

 

B.  Mukayyed Olan Hass Kelimeler:

 

Bunlar, manalarını daraltacak bir kaydı bulunan hass kelimelerdir. Mese­la "olgun bir adam", "zeki bir talabe", "dini bir kitap" ifadeleri bu türden­dir. Burada herhangi bir adam veya lalabe yahut kitap kasdedilmemektedir. Olgunluk sıfatı bulunan bir adam. zekilikle nitelendirilen bir talebe ve dini kapsamlı olan bir kitap kasdedilmektedir. Olgunluk, zekilik, dine ait olmak birer kayıttır. Bu kayıtlar yukarda zikredilen kelimelerin manalarını belli öl­çüde daraltmışlardır.

Mukayyed olan hass kelimelerin hükmü:

Herhangi bir kaydı bulunan hass kelimelerden mana çıkarılırken, bunla­rın kayıtlarının ifade etmek islediği ek manalar ela göz önünde bulunduru­larak mana çıkarılır. Böylece çıkarılan manalar, kayıtlar ölçüsünde daraltılır.

Mesela: "... Kim bîr mümini hata İle öldürür ise bir "mümin köle azat etmesi, bir de Öldürülenin ailesine diyet ödemesi gerekir..”[8] ayetindeki ''köle" kelimesinin '"mümin" olma kaydı bununmaktadır. Bu itibarla ha­la ile bir mümini öldüren insanın, herhangi bir köleyi azat etmesi kafi değil­dir. Azat edeceği kölenin "mümin" olması gerekmekledir, kafir bir köle azat etmesi halinde keffaretini yerine getirmiş sayılmaz.

Mutlak ve mu kay yed ayrımında, en karışık meselelerden biri de:

C. Mutlak hass kelimelerin mukayyed hass kelimlere göre yorumlanması Hass bir kelime herhangi bir nasda kayıtsız şartsız olarak mutlak bir şe­kilde zikredilir, aynı kelime başka bir nasda da kayıtlı olarak zikredilecek olur­sa, iki ihtimal vardır:

a.  Bazı yerlerde kayıtlı olanların kaydı, kayıtsız olanları da bağlar ve ka­yıtsız kelimelerin de aynı kayda sahip oldukları farzedilir.

b.  Diğer bazı yerlerde ise, kayıtlının kaydı, kayıtsız olan hass kelimeyi bağ­lamaz. İşte bunu bilmek için, her iki missin karşılaştırılması sebep ve hüküm­lerine bakılması gerekmektedir.

1- Her iki nassın da sebepleri ve hükümleri aynı olursa, kayıtlı olan hass kelimenin kaydı, kayıtsız olan İçin de geçerlidir. Bu hususta alimler arasın­da herhangi bir ihtilaf yoktur. Buna misal olarak şu âyeti zikretmek mümkün­dür:

"... Yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on faki­ri doyurmak yahut giydirmek veya bir köle azad etmektir. Bunlara gücü yetmeyen ise, üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Bununla beraber yeminlerinizi bozmaktan sakının..."[9]

Âyet-i celilede, "... bunlara gücü yetmeyen", "üç gün oruç tuttar..." İfade­si keffaretin en son şıkkının kayıtsız şartsız üç gün oruç tutmak olduğunu bil­dirmektedir. Bu oruçların, arka arkaya tutulup tutulmayacağı kaydına İşaret edilmemekledir. Ancak bu âyet. Abdullah b. Mes'ud'un kıraatine göre şöy­ledir:

"... bunlara gücü yetmeyen üç gün arka arkaya oruç tutar..." İşte bu kıraatteki "arka arkaya" kaydının diğer kıraatları da bağlayacağı bil­dirilmektedir. Çünkü hüküm ve sebepler aynıdır. Aksi takdirde kıraatlere gö­re manaların çelişeceği sözkonusu olur.

Bu konuya misal olarak su hadis-i şerifler de zikredilmektedir: "Ramazan ayında gündüzlerin hanımına yaklaşan bir kişi, Resulullah  (sav)'den ne yapması gerektiğini Öğrenmek istemiş, Resulullah da ona şunu sormuştur: Azad edecek bir kölen var mı? Adam: Hayır demiştir. Resulullah; İki ay oruç tutmaya gücün yeter mi? demiş, adam: Hayır cevabını vermiştir. Bunun üzerine Resulullah: O halde altmış yoksulu doyur buyurmuştur."[10] ha-dis-i şerifin bu rivayetinde iki ay orucun arka arkaya tutulup veya tutulma­yacağı zikredilmemektedir.

Diğer bir rivayette ise, hadis-i şerif şöyledir: "Bir adam Resulullah'a gelir, ona: "Ben helak oldum" der. Resulullah ona, "niçin" diye sorar. Adam: "Ra­mazan günü aileme yaklaştım" der. Resulullah ona: "Bir köle azat et" buyu­rur. Adam: "kölem yoktur" cevabını verir. Resulullah: "îki ay peşpeşe oruç tut" der. Adam: "Buna gücüm yetmez" cevabını verir. Resulullah: "Altmış yoksu­lu doyur" buyurur. Adam: "Bir şeyim yok der. Bu arada Resulullah'a hurma dolu bir sepet getirilir. Resulullah: "Soru soran adam nerede" diye seslenir. Adam: "İşte ben buradayım" der. Resulullah: "Al şu hurmayı sadaka olarak dağıt" buyurur. Adam: "Ey Allah'ın Rasulü, bunu bizden daha ihtiyaçlı biri­ne mi vereceğim. Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki; Medine-nin iki siyah taşlığı arasında bizden daha ihtiyaçtı bir aile yoktur" der. Bu­nun üzerine Resulullah güler, öyleki ön dişleri gözükür ve ona şöyle der: "O halde bu sizin olsun."[11] Hadis-i şerifin bu rivayetinde "iki ay orucun peşpe­şe" olması beyan edilmiştir.

Görüldüğü gibi, her iki hadiste de hükmün sebebi aynıdır. O da Rama­zan ayında gündüzün kasıtlı olarak orucu bozmaktır. Bu hadislerin hüküm­leri de birdir. O da bozulan orucun yerine keffaretin vacip olmasıdır.

Keffaretin şıklarından biri olan "iki ay oruç tutmak" birinci hadiste kayıt­sız, ikinci hadiste '"peşpeşe" kaydıyla birlikte zikredilmiş ve hadisler arasın­da çelişki olmuştur. Şöyjeki birinci hadis mutlak bir mahiyette olduğundan ayrı ayrı günlerde tutulacak. İki ay orucun da keffaret sayılabileceğini ifade etmekte iken, İkinci hadis, oruçların peşpeşe olmasını şart koşmaktadır. İş­te bu çelişkiyi gidermek için. mutlak olan hadis, mukayyed olana göre yo­rumlanır ve "kerTaretin iki ay peş peşe oruç tutmak" olduğuna hüküm veri­lir.[12]

 

1)  Her İki Nassın Da Sebepleri Ve Hükümleri Ayrı Olursa:

 

Böyle bir yerde kayıtlı olarak zikredilen hass bir kelimenin kaydı, başka bir yerde mutlak olarak zikredilen aynı İıass kelimeyi bağlamaz. Şu iki âyet­te zikredilen "'eller" kelimesi buna misaldir.

"Hırsızlık yapan erkeğin, hırsızlık yapan kadının yaptıklarının karşı­lığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin..."[13]

"Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklere kadar yıkayın..."[14]

Görüldüğü gibi, birinci âyette eller kelimesi mutlak olarak, ikinci âyette ise "dirseklere kadar" kaydıyla birlikte zikredilmiştir.

Her iki âyette de hem sebepler hem de hükümler değişiktir. Birinci âyet­te hükmün sebebi hırsızlık, ikinci âyette ise abdeslsiz iken namaz kılmayı is­temektir. Keza birinci âyetin hükmü, "hırsızlık edenin elini kesmek", ikinci âyetin hükmü, "abdest alanın ellerini yıkamasının gerekli oluşudur.'*

İşte bu türden olan nassların birindeki kayıt diğerini bağlamaz. Abdest ala­nın elleriyle birlikte kollarının dirseklere kadar bölümünü de yıkaması ge­rekirken, hırsızlık edenin eli sadece bilekten kesilir.

 

2)  Her İki Nassda Da Sebepler Aynı, Fakat Hükümler Farklı Olursa:

 

Böyle bir durumda, mutlak olarak zikredilen hass kelimenin, mukayyed olarak zikredilen aynı hass kelimeye göre yorumlanıp veya yorumlanmaya­cağı alimler arasında ihtilaflıdır.

aa) Cumhur ulemaya göre, burada mukayyed olan hass kelimenin kaydı sadece kendisi için geçerli olur. Kayıtsız zikredilen aynı mutlak kelimeyi bağlamaz. Zira bu durumda iki nassın çatışması sözkonusu olmadığından nass-ları bağdaştırma mecburiyeti yoktur.

bb) Şafii mezhebine mensup olan alimlerin çoğu ise, burada mukayyed olan hass kelimenin kaydı, aynı türden olan mutlak mahiyetteki hass kelime­yi de bağlar. Zira, her İki nasda da hükmün sebepleri aynıdır. Bu itibarla ara­larında bağlantı bulunmaktadır.

Bu şıkka misal olarak şu âyette iki kez zikredilen "eller" kelimesi göste­rilmiştir:

"Ey iman edenler! namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve "ellerini­zi" dirseklere kadar yıkayın..." "... su bulamazsanız temiz toprakla teyem­müm yapın. Yüzlerinizi ve "ellerinizi" toprakla meshedin..."[15]

Bu âyette iki farklı hüküm mevcuttur. Birinci hüküm, abdest alırken el­leri yıkamak, ikinci hüküm ise, teyemmüm ederken elleri meshetmektir. Fa­kat her İki hükmün de sebepleri aynıdır. O da; "Abdestsiz iken namaz kıl­mayı istemektir." âyetin birinci bölümünde eller kelimesi, ''dirseklere kadar" kaydıyla zikredilmiş, ikinci bölümünde ise, böyle bir kayıt yoktur. Hüküm­ler farklı olduğu için, cumhur ulemaya göre kayıtlının kaydı mutlak olanı bağ­lamaz. Bu itibarla abdest alırken ellerin dirseklere kadar yıkanması gerekir. Buna mukabil âyete göre, teyemmüm ederken sadece ellerin meshedilmesi icap ederdi. Ancak, teyemmümde de kolların dirseklere kadar meshecH-leceğini bildiren hadisler bulunmaktadır.

Bu hadislerin sağlam olduklarını kabul edenler, teyemmümde de ellerle birlikte kolların dirseklere kadar bölümünün meshedümesini söylemişler, bu hadislerin sıhhatine güvenemeyen alimler ise, sadece ellerin meshedileceği-ni beyan etmişlerdir.[16] Her halükârda cumhura göre ellerin dirseklere kadar yıkanmasını emreden âyetin "dirseklere kadar" kaydı ellerin meshedilmesi ni emreden bölümünü bağlamaz. Şafiilere göre bağlar.

3) Her iki nasda da sebepler ayrı, fakat hükümler bir ise:

Burada da bir nasda mutlak olarak zikredilen hass kelimenin başka bir nasda mukayyed olarak zikredüen aynı hass kelimeye göre yorumlanıp veya yorumlanamayacağı alimler arasında ihtilaflıdır:

aa) Hanefilere göre, bu durumda kaydı bulunan hass kelimenin kaydı, kaydı olmayan mutlak mahiyetteki hass kelimeyi bağlamaz.

bb) Şafiilere göre ise. burada kayıtlı olarak zikredilen hass kelimenin kaydı, kayıtsız olarak zikredilen aynı hass kelimeyi de bağlar. Bu şıkka mi­sal olarak şu iki âyelte zikredilen, "köle" kelimesi gösterilmiştir:

"Kim bir mü'mini hata ile öldürürse, "bir mü'min köle" azat etmesi, bir de öldürülenin ailesine diyet ödemesi gerekir..."[17]

"Karılarına zihar yapıp sonra sözlerini geri almak isteyenlerin, kan­larıyla temasta bulunmadan evvel, "bir köle" azat etmeleri gerekir..."[18]

Görüldüğü gibi, "köle" kelimesi birinci âyette "mü'min" kaydıyla birlik­le, ikinci âyette ise, mutlak olarak kayıtsız bir şekilde zikredilmiştir. Her iki nassın sebepleri değişiktir. Birinci âyette hata ile adam öldürmek, ikinci âyet­le ise, zihar yapanın tekrar hanımına dönmeyi işlemesidir. Her iki âyetin hük­mü ise aynıdır. O da yapılan kusur karşısında kofta ret olarak köle azat etmek­tir.

Şafiiler, mutlak olan âyelî, mukayyed olana göre yorumlayarak, "hata İle İnsan öldüren gibi, zihar yapan erkeğin de keffaret olarak "mü'min bir kö­le" azad etmesi gerektiğini, zihar edenin, mü'min olmayan bir köle azad ede­rek keffaretini ifa etmeyeceğini söylemişlerdir. Delil olarak da şunları zikret­mişlerdir:

Şeriatin koyucusu yüce Mevla, mü'min olan kölelerin hürriyetlerine ka­vuşmalarını kolaylaştırmak istemiş, bu İtibarla hala İle insan öldürme duru­munda bunu açıkça belirtmiştir. Zİharda da azad edilecek kölenin mü'min ol­ması, şart koşulduğu takdirde, şeriatın koyucusunun isteği doğrultusunda ha­reket edilmiş olunacaktır.

Ayrıca Kur'an-ı Kerim'in veciztiği, "mü'min" olmak sıfatının tekrar edilme­mesini icap ettirmektedir. İlahi kelam olan Kur'an birdir, âyetleri birbirini izah eder. Bu itibarla, ziharda da azad edilecek kölenin mü'min olması gerekir.

İmam Malik de aynı görüşledir.

Hanefiler İse, sebepleri değişik ve hükümleri aynı olan bu naslarda zik­redilen kayıtlı kelimenin kaydını kayıtsız olan keiimeyi bağlamasını icap et­tiren bir ciddi sebep bulunmadığını söylemişler ve delil olarak şunları zik­retmişlerdir:

Hata ile bîr mü'mini Öldürenin "mü'min bir köle" azad etmesi, zihar ya­pan insanın "herhangi bir köle" azad etmesine ters düşmemekte ve nassların birbirleriyle çatışmaları sözkonusu olmamakladır. Çünkü keffaretlerin se­bepleri farklıdır. Sebeplerin farklı oluşu, keffaretlerin de farklı olmalarını icap ettirmiştir. Şöyleki; Hata ile insan öldüren, masum bir cana kıydığı için, mü'min bir köleyi hürriyetine kavuşturmalıdır. Ayrıca buna münasip olan kef-faretinin zorlaştınlmasıclır. Tâ ki, hata ile adanı öldürmekten kaçınsın.

Nitekim şeriatın koyucusu yüce Mevla, bu zorluğa işaret ederek hata ile adam öldürmenin keffareti olan "mü'min bir köle azad etmeye" tek bir alter­natif zikretmiştir, O da, "iki ay oruç tutmaktır." Halbuki zihar yapan erkeğin, keffareti olan "bir köle azad etmeye", iki alternatif zikretmiştir. Onlar da İki ay arka arkaya oruç tutmak ve altmış kişiyi doyurmaktır.[19] Çünkü zihar ya­pana uygun olan keffaretinin kolay olmasıdır. Tâ ki en kısa zamanda hanı­mına dönebilsin. Bu nedenle mü'min veya kafir olan herhangi bir köle azat etmesi yeterlidir.

Bu görüşler arasında Hanefilerinki tercih edilmektedir.

4) Her iki nassın da hüküm ve sebepleri aynı olur da, sebeplerden biri ka­yıtlı, diğeri de mutlak olursa, kayıtlı sebebin kaydının mutlak olanı da bağ­layıp bağlamayacağı, yine alimler arasında ihtilaf konusudur.

Bu bölüme misal olark şu hadis-i şerifleri zikretmek mümkündür:

- Resulullah (sav), şufa (Ön alım) hakkına işaret ederek bir hadis-i şerif­te: "(Satılık olan) bir evin komşusu, o eve (başkalarından) daha layıktır”[20] buyurmuş, diğer bir hadis-i şerifte;

"Komşu kendisine yakın olana (başkalarından) daha layıktır"[21] buyur­muştur. Diğer bir rivayette:

-Şerid b. Süveyd diyor ki; Rasululîah'a, Ey Allah'ın Rasulül Hiç bir kimse ile ortak olmayan, üzerinde kimsenin payı bulunmayan ve sadece komşuluk hakkı taşıyan bir yer hakkında ne dersiniz?" diye sordum. Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Komşu kendisine yakın olana (başkalarından) daha layıktır"[22]

Bu üç hadisle de şufa hakkına sahip olma hükmü ve komşuluk sebebi ay­nıdır. Sebebin herhangi bir kaydı yoktur. Yalnız komşuluk yeterli sayılmış­tır. Ancak, şu hadiste durum farklıdır:

- Cabir b. Abdullah, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu söylemektedir:

"İki konşunun da yolları bir olursa, komşulardan biri diğerinin (gayri­menkulu üzerinde) şufa hakkına sahip olmaya (başkalarından) daha layık­tır. (Şufa hakkına sahip olan) komşu ortada yoksa, (mal sahibi olan diğer) komşu onu bekleyecektir."[23] Burada;

Hükmün sebebi olan komşuluk birinci, ikinci ve üçüncü hadis-i şeriflerde mutlak bir şekilde zikredilirken, son hadiste "iki komşunun da yollarının bir olması" kaydıyla kayıtlıdır. İşte böyle bir kaydı kayıtsız sebebleri de bağlayıp veya bağlamayacağı ihtilaflıdır: Bu konuya misal olarak, Ramazan fitresi hakkında zikredilen şu hadis-i şerifler de gösterilmektedir:

- Abdullah b. Salebe diyor ki: "Resulullah (sav) Ramazan bayramından bîr veya iki gün önce, insanlara hitap ederek buyurdu ki: "Her hür, köle, küçük ve büyük insan için iki kişinin fitresi olarak bir "sa”[24] buğday verin. Ya da her bir kişinin fitresi olarak bir 'sa' hurma veya bir 'sa' arpa verin.”[25]

Hadisin diğer bir rivayeti şöyledir:

"Her küçük, büyük, erkek-kadın, hür-köle, zengin-fakir için iki kişinin fitresi olarak bir 'sa' buğday verin. Zira, bu yolla Allah zengin olanlarını­zı arındırmış olur. Fakirlerinize ise, verdiğinden daha fazlasını verir.”[26]

Hadisin iki rivayetinde de fitre verecek İnsanın "müslüman olması" diye bir kayıt yoktur. Diğer bir hadis-i şerifte İse;

- Abdullah b. Ömer şöyle diyor: "Resulullah (sav), müslümanlardan kö­le, hür, erkek, kadın, küçük ve büyük için Ramazan fitresi olarak bîr 'sa' hur-ma veya bir 'sa' arpa verilmesini farz kıldı ve insanlara bayram namazına çık­madan önce bunu vermelerini emretti."[27]

Görüldüğü gibi, hadislerin hükmü aynıdır, o da: "'Fitre vermenin gerekliliğidir." Bunların sebepleri de aynıdır, o da: "Ramazan ayında bir hür veya köle insanın mevcut olmasıdır." Ancak birinci hadisin iki rivayetinde zikre­dilen sebep kayıtsız iken, İkinci hadiste "müslüman" olma kaydıyla kayıtlan­mıştır. Bu hususta mezheplerin görüşleri şöyledir.

aa) Şafii mezhebine mensup olan alimler, bu gibi yerlerde nasslar arasın­daki çelişkiyi gidermek için kayıtlı olan sebeplerin kaydının kayıtsız olan se­bepleri de bağlayacağını söylemek gerektiğini, aksi takdirde birbirleriyle çe­lişen nassların her ikisiyle de amel edilmemiş olacağını, bunun da doğru ola­mayacağını söylemişlerdir. Zira birinci misaldeki başta zikredilen hadisler, şu­fa hakkını, komşuya -yolu mal sahibi ile ortak olmasa da- tanımakta sonra zikredilen hadis-i şerif İse bu hakkı sadece mal sahibi ile yolu ortak olana tahsis etmektir. Burada kayıtlı olan sebebin kaydının, kayıtsız olan sebep için de geçerli olduğunu kabul etmek ve ancak mal sahibi İle yolu ortak olan kom­şunun şufa hakkına sahip olacağı hükmüne varmak isabetli olur. Keza ikin­ci misaldeki birinci hadis-i şerif, müslüman olmayan bir hür veya köle için fitre verilmesi gerektiğini beyan etmekte, ikinci hadis-i şerif ise, velinin sa­dece müslüman olan aile efradı ve kölesi için fitre vermekle yükümlü oldu­ğunu ifade etmektedir. Bundan da müslüman olmayanlar İçin fitre verilme­yeceği anlaşılmaktadır.

İşte burada da kayıtlı sebebin kaydının kayıtsız sebebi de bağlayacağı nok­tasından hareket edilerek: Velinin sadece müslüman olan aile efradı ve kö­lesi için fitre vermekle yükümlü olduğu hükmüne varılır.

bb) Hanefi mezhebine mensup olan alimler ise, burada kayıtlı olan sebe­bin kaydının kayıtsız olan sebebi bağlamaycağını, kayıtsızın mutlak olmak Özelliğini koruyacağını söylemişlerdir. Bunlara göre, mal sahibi ile yolu or­tak olmayan komşunun da şufa hakkı vardır. Keza müstüman olmayan aile lertleri ve köle için de fitre vermek gerekir.

Hanefiler, bu hadisler arasında çelişki olmadığını beyanla diyorlar ki: "Bir sebebin kaydının gözardı edilmesi, hükmünün de gözardı edildiği anlamına gelmez, bu itibarla kayıtlı sebebi bulunan bir hükmün, kayıtsız sebebi olan bir hükümle çelişmesi gerekmez. Kayıtlının kaydına itibar edilmeyerek, her iki nassı bağdaştırmak mümkündür. Hanefiler, herhangi bir sözün mefhumu muhalifini (ters anlamını) almazlar, bu nedenle, konumuzda müslüman olan köle İçin fitre verilmesinin emredilmesi, müslüman olmayan köle için fitre ve­rilmez anlamına gelmez, işte Hanefiler, mefhumu muhalifi almadıklarından hadisleri bağdaştırmaya çalışmışlardır.

Burada, cumhurun görüşü naslara daha uygun, Hanefilerin görüşü ise, da­ha ihtiyatlıdır. Çünkü her komşuya şufa hakkı tanınmakta ve her aile ferdi­ne fitre vermeyi gerekli görmektedir.

 

Emirler:

 

Daha önce belirtildiği gibi. hass kelimelerin önemli kısımlarından biri de emir ve nehyi kısmıdır.

 

A.  Emrin Kavramı:

 

Emir, emretme selahiyetine sahip olan zatın herhangi bir hususun yapıl­masını istemesidir. Allah Teala'nın: "Namazı kilin zekatı verin..."[28] kelamındaki "kılın, verin" kelimeleri birer emirdir.

 

B.  Emir İfade Eden Formüller (Kipler):

 

Arapçada emir İfade eden iki özel kip vardır, bunlar-,

a. Emri hazır (direkt   emir) "namazı kılın, zekatı verin...”[29] âyet-i celi-lesîncfeki emirler bu türdendir.

b. Emri gaip (dolaylı emir)  "Sizden kim o aya erişirse onu oruçla geçir­sin"[30] âyetindeki "oruçla geçirsin" kelimesi bu tür bir emirdir.

c.  Arapçada bu özel iki kip yanında bazı kelimeler manaları itibariyle emir irade ederler. Bu gibi kelimeler, emir kipinde kullanılmasalar da yine emir manası ifade ererler. Bunları şu üç kısımda sınırlamak mümkündür:

 

Emir Maddesi:

 

"Allah size emanetleri ehline vermenizi ve İnsanlar arasında hükme­derken adaletle hükmetmenizi emrediyor"[31] âyetindeki "emrediyor" keli­mesi, şimdiki zaman kipinde kullanılmışsa da, manası İtibariyle emir ifade ed­er. Allah Teala kullarından âyette zikredilen hususları yapmalarını istemek­tedir.

 

Yazmak Maddesi:

 

"Ey iman edenler! sizden öncekilere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de Allah'tan korkmanız için, sayılı günler olarak, oruç yazıldı..."[32] âyetteki "yazıldı" kelimesi emir ifade eder. Zira ASlah Teala kullarına Ramazan ayın­da oruç tutmalarını emr etmektedir.

istek ifade eden haber cümleleri:

"Boşanmış kadınlar, üç hayız müddeti idile t beklerler... "[33] âyetindeki "iddetbeklerler" ifadesi geniş zaman şeklinde ise de. emir ifade etmektedir. Zira Allah Teala, bu âyette var olan bir durumu haber vermeyi değil, belli bir hususu emretmeyi kasdetmektedir. âyetin manası; "iddet beklesinler" demek­tir.

d. Bu zikredilen formüller dışında emir İfade eden başka kipler de mev­cuttur, detayı için belağet ve edebiyat kitaplarına başvurulmalıdır.

 

1) Emrin İfade Ettiği Hüküm:

 

Alimler, emrin ifade ettiği hükmün mahiyeti hakkında ihtilaf etmişlerdir.

aa) Bazı alimlere göre emir, farz. mendup ve mübahhğı müşterek bir şe­kilde ifade eder. Emrin bu müşterek hükümlerden hangisini ifade ettiği ise ancak bîr kısım delil veya alametlerden anlaşılır.

bb) Diğer bir kısım alimlere göre İse emir, sadace farz ve mendubu müş­terek bir şekilde ifade eder. Bu hükümlerden hangisinin kasdedildîğini de­liller tayin eder.

cc) Başka bir kısım alimlere göre ise emir, aslında mendubiyet ifade eder. Bu asıl hükmü dışında başka bir hüküm ifade etmesi, ancak deliller­den anlaşılır.

dd) Diğer bir kısım alimlere göre ise emir, aslında mübahlık İfade eder. Bunun dışında herhangi bir hüküm ifade etmesi, ancak deliller vasıtasıyla an­laşılır.

ee) Cumhur ulamaya göre ise emir, aslında larziyel ifade eder. Farz dışın­daki hükümleri ifade elmesi İse ancak delillerle olabilir. Mesala şu âyetler-deki emirler farziyel ifade ederler, çünkü bunların başka bir hüküm ifade et­tiklerini gösteren herhangi bir delil yoktur.

"Namazı kılın, zakatı verin..."[34] "Sizden kim ramazan ayına erişirse, onu oruçlu geçirsin."[35] "... hasat zamanı da bu mahsûllerin hakkını ve­rin..."[36]

Bu âyetlerde zikredilen namaz kılmak, zekat vermak oruç tutmak, mah­sullerden öşür veya cizye vermek farzdır. Buna mukabil, "... yeyin, İçin fa­kat İsraf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez"[37] âyet-i celilesinde-ki "yeyin, için" emirleri, mubahtık ifade ederler. Zira yemek ve içmek, insa­nın yaralılşmdan var olan iç güdüsel isteklerdir. Bunlar, emredilse de, edil­mese de İnsan bunları yapacakdır.

İşte bu nedenledir ki, bu âyeltteki emirlerin farziyel ifade etmelerine ge­rek yoktur. O halde bunlar mubahlık ifade ederler.   Keza şu âyet-i celiledeki emirler, farziyet değil, mendupluk veya irşad etme ifade ederler.[38]

"Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın, bunu aranızda bir katip doğru olarak yazsın...." "Erkek­lerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden ken­dilerine güvendeğiniz bir erkek ve bîri unuttuğunda diğerinin hatırlama­sı için iki kadın yeter."

"... Alışveriş yaptığınızda da şahit tutun..."[39] "Eğer yolculukta İseniz ve katip bulamazsanız, rehin teslim alınır. Şayet birbininze güveniyorsanız, güvenilen kimse emaneti yerine versin...”[40]

Bu İki âyette borcun yazılması, alacağa ve alış-verişe şahit tutulması ve ala­cak karşılığında rehin alınması emredilmiştir. Ancak bu emirler farziyet de­ğil, mendupluk veya irşad etme ifade ederler. Zira ikinci âyetin son bölümün­de "şayet birbirinize güveniyorsanız, güvenilen kimse emaneti yerine ver­sin..." buyuru 1 maktadır. Bu da tarafların birbirlerine itimat" ederek borçları­nı yazmaksızın, şahit tutmaksızın ve alacakları karşılığında rehin almaksızın alışveriş yapabileceklerini ve bunu yapmalarının caiz olduğunu göstermek­tedir. O halde zikredilen emirler farziyet değil, mendupluk veya irşad etme ifade ederler. Emirler, asıl hükümleri olan, farziyetten çıkmışlar ve mendu-' biyet veya İrşat hükmünü ifade eder olmuşlardır.

Cumhur   ulama, emrin aslında farziyet ifade ettiğine delil olarak şunları zikretmişlerdir:

Allah Tcala şöyle buyuruyor: "Hani bir zaman Rabbin meleklere "Ben balçıktan bir insan yaratacağım, şeklini tamamlayıp ruhumdan ona üfle­diğim zaman ona hemen secde edin" demişti. "Bunun üzerine bütün me­lekler birlikte secde etmişlerdi". "Yalnız iblis secde etmedi, kibirlenip Ka­firlerden oldu" "Allah şöyle dedi: "Ey İblis! Bizzat vasıtasız olarak yarat­tığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlendin mi? Yoksa şıma-ranlardan mı oldun?" İblis: "Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten ya­rattın, onu ise, balçıktan yarattın" dedi. "Allah şöyle dedi: "O halde hemen oradan çık, artık sen rahmetimden kovuldun, kıyamet gününe kadar Be­nim lanetim senin üzerinedir."[41]

Allah Teala meleklerin Adem'e .secde etmelerini emretmiş, bütün melek­ler secde etmişler, sadece iblis etmemiştir. Allah Teala İblis'i secde etmeme­sinden dolayı kınamış onu cennetten kovma ve lanetine uğratma cezalarına çarptırmıştır. Eğer emirler aslında farziyet ifade etmemiş olsalardı,  İblisin cezalandırılması ve kınanması sözkonusu olmazdı.

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Allah'ın emrine karşı gelenler, baş­larına bir bela gelmesinden yahut şiddetli bir azaba uğramalarından sa­kınsınlar."[42] "Kim Allah'a ve Resulüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sı­nırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır."[43] "Onlara -Rüku edin- denildiği zaman rü­ku etmezler." "O gün yalanlayanların vay haline!"[44] Bunlarda da Allah Te­ala emirlerine uymayanları cezalandıracağını beyan etmektedir ki, bu da emir­lerin aslında farziyet İfade ettiklerini gösterir.

Allah Teala bir âyet-i celilesinde de şöyle buyuruyor:

"Allah ve Rasülu herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman mü'min bir erkeğin ve mümin bir kadının İşlerinde başka yolu seçme hakları yok­tur."[45] Görüldüğü gibi, Allah Teala müminleri kendi emrine ve Peygambe­rinin emrine uyup uymamakta serbest bırakmamaktadır. Mutlaka uymaları­nı istemektedir. Bu da emrin farziyet İfade ettiğini gösterir.

Resulullah (s.a.v.) Berire adlı bir cariyenin azad edilip hürriyetine kavuş­masından sonra kocasına dönmesini tavsiye edince, Berİre Resulullah'a "Be­nim bunu yapmamı emir mi buyuruyorsunuz?" demiş. Rasulüllah'da ona: "Ha­yır sadece ben bir aracıyım" cevabını vermiştir.[46]

Burada Berire, Resulullah'ın tavsiyesinin emir olup veya olmadığını sor­muş ve emir ise mutlaka itaat edeceğini ima etmiştir, Resulullah da bunun ernir olmadığını, Berİrenİn uyup uymamada serbest oldLiğunu ve kendisinin sa-dace kocası ile aralarını bulmaya çalıştığını beyan etmiştir. Eğer emirler far­ziyet ifade etmeselerdi, Berirenin sorusu yersiz olurdu.

Sahabeyi kiram ve onlara tabi olanlar, emrin aslında farziyet ifade ettiği­ni kabul etmişler ve buna dair deliller zikretmişlerdir. Buda emrin farziyet ifa­de ettiği hakkında icma olduğunu göstermektedir.

 

Yasaklardan Sonra Zikredilen Emrin Hükmü:

 

a. Hanefi mezhebinden Kemal İbn Humam'a göre, hükmü farz veya mendup yahut mubah olan bir mesele herhangi bir nedenle yasaklanır da son­ra aynı hususun yapılması emredilir ise son emrin hükmü, yasaklanmadan Önceki hüküm gibidir (yani daha önce farz idiyse son emir de farziyet, mendup idiyse mendupluk, mubah İdiystde mubahhk İfade eder).

Hükmün (aidiyetini koruduğuna misal olarak şu âyet ve hadisler zikredil­mektedir.

Allah Teala: "Ey müşrikler! Dört ay daha yeryüzünde serbestçe dola­şın..."[47] buyurduktan sonra şöyle buyurmaktadır: "Mukaddes olan haram aylar çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız öldürün..."[48]

Birinci âyet, müşriklerin dört ay serbest olarak dolaşabileceklerini beyan etmiş ve bu süre içinde öldürülmelerini yasaklamıştır. İkinci âyet ise, haram aylan çıktıktan sonra, müşrikler nerede bulunursa bulunsunlar, öldürülme­lerini emretmiştir. Aslında Allah'ın dinini hakim kılmak için kafirlere karşı ci-had etmek tarzdır. Dört ay bunlara izin verilmiş sonra öldürülmeleri emre­dilmiştir. Buradaki emir, daha önceki hüküm gibidir. Bu itibarla farziyet ifade eder.

-Bir gün Fa time binti Ebu Hubeyş Rasulullalva gelir ve ona: "Ey Allah'ın Rasulü! Benden devamlı suretle kan geliyor, hiç temizlenemiyorum, nama­zı bırakayım mı?" der. Rasululîah ona şu cevabı verir: "Hayır bırakma çün­kü bu damarlardan gelen bir kandır, hayız değildir. Hayızın başladığı za­man namazı bırak. Hayızın bitince kendinden giden kanı yıka, sonra na­mazı kıl."[49] Burada Rasulullah hayız halinde iken namazın kılınmasını ya­saklamış ve hayızdan sonra kılınmasını emretmiştir. Bu emir de farziyet ifa­de eder, çünkü yasaklanmadan önce de (arzdı.

Hükmün mübahlığım muhafaza etliğine misal ise, şu âyetlerdir: "Ey İman edenler! cuma günü namaza çağırıldığınız zaman, hemen Allah'ın zikri olan namaza koşun, alış verişi "bırakın"...."

"Namaz bittikten sonra yeryüzüne 'dağılıp1 Allah'ın lutfundan nasibi­nizi "arayın"..."[50] Allah Teala birinci âyetle Cuma namazı nedeniyle mubah olan alış verişi yasaklamış, İkinci âyette ise namaz bitlikten sonra rızık talep edilmesini emrelınişlir. Rızık talebini bildiren emir mübahhk İfade eder. Zi­ra bu husus daha önce mubahken Cuma vaktinde yasaklanmıştır, daha son­ra yapılmasının İstenmesi de elbeileki mubah olacaktır.

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "...ihranıh iken avı helal saymama­nız şartıyla, çeşitli hayvanlar size helal kılındı..." "... ihramdan çıktığı­nız zaman avlanınız..."[51] Allah Teala birinci âyette mubah olan avlanmayı, ihramda iken yasaklamış, ikinci âyette İse ihramdan çıktıktan sonra avlanmayı, emretmiştir. Bu emir de mubahlık ifade eder. Kişi dilerse avlanır, dilerse avlanmaz.

Hükmün mendupluğunu koruduğuna misal olarak şu hadis-i şerifi zikret­mek mümkündür: "Ben sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım, dik­kat! Bundan sonra onları ziyaret edin.”[52] Kabirleri ziyaret etmek ölümü ha­tırlatır, kulun ölenlerden öğüt alıp kendisini ahîrete göre hazırlamasına ve­sile olabilir. Bu itibarla kabirleri ziyaret etmek, menduptur, ancak İslâmın ilk gelişinde kişilerin kalbinden putlara saygı gösterme duygusu henüz tamamen sil inmediğinden, kabirlerin ziyareti yasaklanmıştır. Ta ki putlara yeniden ta­pınmaya vesile olmasın. Fakat daha sonra müslümaniarın imanları güçlenin­ce kabirlerin ziyaret edilmeleri emredilmiştir, işte bu emir de mendupluk ifa­de eder, "kabirleri ziyaret menduptur," hükmüne varılır. Çünkü aslında bun­ları ziyaret menduptu.

Peygamber efendimiz başka bir hadİs-İ şerifte şöyle buyuruyor: "Ben si­ze akıp gelen misafirlerden dolayı kurban etlerini saklamanızı yasaklamış­tım, artık onlarıyeyin saklayın ve tasadduk edin.”[53] Buradaki "yeyin" ve 'sak­layın' emirleri mübahhk ifade ederler. Çünkü daha öncede bunları yapmak mübahdı.

b. Hanefi mezhebine mensup olan diğer alimler ve Şafiiîerin bir kısmına göre ise, yasaklamadan sonra zikredilen emirler aslında farziyet ifade eder­ler. Bunu ifade etmedikelerine dair bir delil bulunduğu takdirde ancak, başka hükümler İfade edebilirler.

c. İmamı Şafii ve ona katılan bir kısım alimler ise, "yasaktan sonra zikre­dilen emirlerin aslında mubahlık ifade ettiklerini" söylemişlerdir. Her iki grup kendisine göre bir kısım deliller zikretmektedir. Kemal İbn Humam'ın birin­ci şıkta zikredilen görüşü, daha isabetli görülmektedir.

 

Nehiyler (Yasaklar)

 

A. Nehyin Kavramı :

 

Nehyi, yasaklamak selahiyetine sahip olanın, her hangi bir hususun ya­pılmamasını istemesidir. "Sakın zinaya yaklaşmayın, çünkü o rezilliktir, kö­tü bir yoldur"[54] âyetindeki "yaklaşmayın" ifadesi bir neniydir.

 

B. Nehyi İfade Eden Formüller: (Kipler)

 

Arapça da nehyî ifade eden iki özel kip mevcuttur, bunlar;

a.  Nehyi hazır (olumsuz direkt emir) "sakın zinaya yaklaşmayın"[55] âyet-i celilesindeki "yaklaşmayın" ifadesi bu kabildendir.

b. Neiıyi gaip (olumsuz dolaylı emir) "Ey Muhammedi Kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, edep yerlerini korusunlar. Görünmesi za­ruri olanlar hariç, zinetlerini göstermesinler...."[56] âyet-i celilesindeki "göstermesinle!*" İfadesi bu türdendir.

c.  Arapçada bu iki kip yanında nehyi ifade eden başkaca kelimeler de var­dır. Bunların en Önemlileri şunlardır:

Birinci olarak; "Terk et" anlamına gelen emirler: "Ey iman edenler! Cu­ma günü namaza çağırıldığınız zaman hemen Allah'ın zikri olan nama­za koşun. Alışverişi bırakın"[57] âyet-i celilesindeki "bırakın" kelimesi bu ka­bildendir.

İkinci olarak; "yasaklamak" anlamına gelen kelimeler: "Şüphesiz ki Al­lah adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabalara yardım etme­yi emreder, fuhuşu, kötülüğü ve zulmü yasaklar..."[58] âyetindeki yasaklar kelimesi bir nehyidir.

Üçüncü olarak; "Haram kılmak" manasını ifade eden kelimeler: "Faiz yi­yenler, yerlerinden, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların alış verişte aynen faiz gibidir demelerindendir. Halbuki Allah, Alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır..."[59] âyetinde zikredilen "haram kıl­mıştır" ifadesi nehyi İfade etmektedir.

Dördüncü olacak; "Helal olmamak" manasına gelen kelime veya cümle­ler: "Ey iman edenler! Mümin olduklarını söyleyen kadınlar, size muha­cir olarak geldikleri zaman, onları imtihan edin, onların imanlarını Al­lah daha iyi bilir. Mümin olduklarını öğrendiğiniz zaman da, onları ka­firlere iade etmeyin, çünkü mümin kadınlar kafirlere "helal değildir". Ka­fir erkekler de mümin kadınlara helal değildir..."[60] âyetindeki "helal de­ğildir" ifadeleri nehyi ifade eder.

Beşinci olarak; "Tehdit" kapsayan ifadeler, "Ey İman edenler! Hahamlar ve papazların çoğu, haksız yere İnsanların mallarını yerler, onları Allah'ın yolundan ahkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etme­yenleri can yakıcı bir azapla müjdele"[61] Âyet-i celilesindeki "can yakıcı bir azapla müjdele" cümlesi tehdit mahiyetinde olduğu İçin nehyi ifade eder. Bu tehdidi icap ettiren hususların yasaklandığını belirtir.

Altıncı olarak; "cezalandırmayı" ifade eden kelime veya cümleler: "Hır­sızlık eden erkek ve kadının yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin..."[62] âyetindeki "ellerini kesin" ifadesi nehyi ifa­de eder. Ellerin kesilmesine sebep olan hırsızlığın haram olduğunu bildirir.

Yedinci olarak; Arapça da bu zikredilen formüller dışında nehyi ifade eden başka üsluplar da bulunmaktadır. Konunun detayı için kaynak eserlere ba­kılmalıdır.

 

C. Nehyin ifade Ettiği Hüküm:

 

Alimler, nehyin ifade ettiği hükmün mahiyeti hakkında da ihtilaf etmişler­dir.

a. Bir kısım alimler, nehyin haramla mekruhluğu müşterek bir şekilde ifa­de ettiğini,   bunlardan hangisini ifade etliğini tayin ise, ancak delillerle be­lirlenebileceğini söylemişlerdir.

b. Diğer bir kısım alimelr ise, nehyin aslında mekruhluk İfade ettiğini, bu asıl manası dışında kullanıldığını ise, ancak delillerin gösterebileceğini söy­lemişlerdir.

c. Cumhur ulemaya göre ise, nehyi gerçekte haram kılmayı ifade eder. Nehyin gerçek manasında kullanılmadığını ancak deliller gösterir. Delil bu­lunmadığı takdirde , nehyi ile ifade edilen ve yasaklanan şeyin haram oldu­ğu kesindir.

Mesala bir âyet-i celilede Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah'ın öldürül­mesini haram kıldığı bir cana, haklı bir sebep olmadıkça sakın kıyma­yın..."[63] Bu âyette zikredilen "sakın kıymayın" ifadesi haksız yere adam öl­dürmenin haram olduğunu İfade eder. Zira aksini ifade eden herhangi bir de­lil yoktur.

Buna mukabil "Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitme­yecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur'ân indirilirken sorarsa­nız size açıklanır..."[64] âyet-i celilesindeki "sormayın" ifadesi mekruhluk ifade etmektedir. Zira âyetin devamında "Kur"ân indirilirken sorarsanız size açıklanır" Duyurulmakta ve soru zamanı iyi seçildiği takdirde sorana cevap verileceği bildirilmektedir. Bu da soru sormanın aslında haram olmadığını gös­terir. Zira soru sormak haram olsaydı, belli zamanlar da sorulmasına İzin verilmez ve cevaplandırılacağı bildirilmezdi.

Nehyin aslında haram kılma ifade etliği şu âyetten de anlaşılır: "Peygam­ber size ne verdiyse onu alın, size neyi de yasakladıysa ondan da kaçının"[65] Görüldüğü gibi Allah Teala yasaklanandan kaçınmayı gerekli kılmış­tır. Bu da nehyin haranı kılma hükmünü ifade ettiğini gösterir. Ayrıca emrin iarziyet İfade ettiğini gösteren deliller, nehyin de haram olma hükmünü İfade ettiğini gösterir. Çünkü nehyi emrin olumsuzudur. Farzın tam zıddı ha­ramdır.

 

D. Emrin Ve Nehyin Aciliyet İfade Edip Etmemesi:

 

a. Emirler tercih edilen görüşe göre, ne aciliyet ne de tehir etme ifade eder­ler. Bunlar sadece bir hususun yapılmasını istemekten ibarettir. Zira bir in­san diğerine "sunu hemen yap veya sonra yap" şeklinde emir verebilir. Eğer emir konumu itibariyle aciliyel veya erteleme ifade edecek olsaydı, "he­men ve sonra" kelimelerine ihtiyaç kalmadı ve bunlar boş kayıtlar olurdu, halbuki durum böyle değildir.

Binaenaleyh dini emirler, aslında aciliyet ifade etmezler, bunların aciliyet ifade etlikleri ancak başka delillerle tesbiî edilir. Mesala Aİlaîı Teala şu âyet­lerde çeşitli ibadetleri emretmektedir. ".. zekatı verin..."[66] ".... oraya gitme­ye gücü yeten herkese, Allah için Kabe'yi ziyaret edip haccetmek farz­dır..."[67] "...kim hasta veya yolculukta olur da oruç tutamazca, başka günlerde iade eder..."[68] Bu âyetlerde, zekalın verilmesi, haccın yapılması ve Ramazan orucunun kaza edilmesi emredilmekledir.

Bütün bu emirler aciliyet ifade etmezler, bu emirlerin yerlerine getirilme­leri ertelenebilir.

Fakat; "...sizden kim o aya erişirse, onu oruçla geçirsin"[69] âyet-i celi-lesindeki oruç tutma emri. adilik ifade eder, Ramazan ayında bulunan mü­kellefin derhal oruç tutması gerekir. İra oruç vakü dar ve sınırlı olan bir İba­dettir. Vaktinin herhangi bir parçası kaçırılacak olur ise, oruç la kaçırılmış olur. İşte Ramazan da oruç tutmayı emreden emir, bu nedenle aciîiyet ifade etmek­tedir.

b. Nehyiler (yasaklar) ise, aciliyet ifade ederler, mükellefin yasaklanan şey­den derhal uzaklaşması gerekir, zira birşey zararlı olduğu için yasaklanır, za­rarın yakınından dönmek kârdır.

İşte bıı nedenledir ki "sakın zinaya yaklaşmayın, çünkü o rezilliktir, kötü bir yoldur"[70] âyet-i celilesini duyan her müslümanın, derhal bu hayasız­lıktan uzaklaşması gerekir. Böylece fuhuş, un korkunç sonuçlarından gerçek­ten korunmuş olacaktır. Yoksa günümüzde isimleri müslüman, yaşantıları gay­ri müslim olan şaşkın bedbahlar gibi bir taraftan fuhuşu teşvik eder, diğer ta­raftan bu hayasızlığın yol açlığı rezillik ve hastalıklara karşı tedbir aldığım söyleyip durursa, gülünç bir hale düşmüş olur, dünyasını da ahiretini de ha­rap eder.

 

E. Emir Ve Nehyin Aslında Tekrar İfade Edip Veya Etmemeleri

 

a. Emirler aslında tekrar ifade etmezler. Emirlerin bazan tekrar ifade etme­leri ise, emrin dışındaki delillerden anlaşılır. Buna delil olarak şu hadis zik­redilmektedir: "Ebu Hureyre diyor ki: Resulullah bizlere konuştu ve şöyle bu­yurdu: "Ey insanlar Şüphesiz ki Allah size haccetmeyi farz kıldı. Haccedin." Bir adam (Ekra bin Habis) Ey Allah'ın Rasülü her yıl mı?" Diye sordu, Resulullah cevap vermedi, adam üç defa bu soruyu tekrar etti bunun üzerine Resulullah; "Eğer evet diyecek olursam elbetteki farz olacak ve sizler de bu­na güç yetiremeyeceksiniz. Ben sizi bıraktığım sürece siz de beni bırakın, siz­den önceki ümmetler, çokça soru sordukları ve peygamberleriyle ihtilafa düştükleri için helak olmuşlardır, size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüzün yettiği ölçüde onu yapın, size neyide yasaklarsam onu bırakın"[71] buyurdu. Eğer emirler, aslında tekrar ifade edecek olsalardı, Ekra, bin Habis bu so­ruyu sormazdı, Resulullah'da emirlerin tekrar İfade ettiklerini bildirirdi. Gö-rlilüyorki haccın tekrarı sözkonusu değildir.

Namazı, orucu ve zekatı emreden emirlerin tekrar ifade etmeleri ise, bu ibadetlerin bağlı oldukları sebeplerin tekrar etmesinden kaynaklanmaktadır. Namazın bağlı olduğu vakitler, orucun bağlı olduğu Ramazın ayı, zekatın bağ­lı olduğu bir yıl tekrar etmekte, dolayısıyla bu İbadetler de tekrar etmekte­dir. Yoksa emirlerin kendi kipleriyle tekrar ifade etlikleri için değildir.

b. Nehyiler ise, sahih olan görüşe göre, tekrar ifade ederler. Zira dini ya­saklamalar, zararları ve fesadı önlemek içindir. Yasakların kaldırılması söz­konusu olunca, zararlar ve fesad tekrar onaya çıkmış olacaktır, dolayısıyla yasaklar devamlılık ifade etmekledir.

 

F. Nehiylerin İbadetlerde Ve Muamelattaki Fonksiyonu:

 

Dini yasaklara uymamanın ahirelleki müeyyidesi ilahi azaba çarptırılmak­tadır. Bunların dünyadaki müeyyideleri ise yasaktan yasağa değişmekte bazılarınm dünyevi cezalan bulunmaktadır. Diğer bazılarının İse dünyevi mü-eyyedeleri yoktur. Bunların cezası tamamen ahirette verilecektir.

Diğer yandan, hakkında yasak bulunan bir ibadetin veya muamelenin ya­pılması halinde bunların hükmü nedir? Batıl mıdır, yoksa fasit midir? Veya sa­hih midir? Bu bölümde bunlar İzah edileceklerdir.

Yasaklar çiğnenerek yapkm İbadet veya muamelelerin hükmü, yasaklama sebebine göre değişir. Bu itibarla önce yasaklama sebeplerini bilmek gere­kir. Bir hususun yasaklanmasının sebebi, şu üç şeyden biri olabilir:

a. Ya temelindeki bir bozukluk ve eksiklik nedeniyle yasaklanmıştır, rü­kün ve temel şartların bulunmaması gibi,

b. Veya sıfatındaki bir bozukluk ve eksiklik nedeniyle yasaklanmıştır, yan şartların bulunmaması gibi,

c. Yahut da kendisiyle ilgili olan başka bir husustaki bozukluklar ve ek­siklik nedeniyle yasaklanmıştır.

1) Eğer bir husus temelindeki bir bozukluk ve eksiklik nedeniyle yasak­lanmış olur, buna rağmen uyulmaz ve yapılacak olur ise, ibadet oİsun, mu-amelet olsun yapılan bu şey batıldır, hükümsüzdür, hiç yapılmamış gibidir. Böyle bir davaranış seri hiçbir sonuç doğurmaz, sözleşmelerin temelini, taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabulü ve sözleşme konusu teşkil etmek­tedir. Bunlardan biri olmazsa, akid fasittir. İşte bu nedenledir ki;

Bir insanın ebedi olarak haram olan bir akrabasiyla evlenmesi batıldır. Zi­ra akdin tarafları akdi yapmaya müsait değildirler. Bunu yapacak olan taraf­lar günahkar olurlar ve Laz ir cezasına çarptırılırlar. Yine leşi veya hayvanın karnındaki yavruyu satmak batıldır, zira akdin konusu, yapılan değer İfade etmeyen ve akde konu   olamayan bir şeydir.

2) Şayet bir husus sıfatındaki bir bozukluk veya eksiklikten dolayı yasak­lanmış olur, buna rağmen yasağa uyulmaz ve yapılırsa bunun hükmünün ne olacağı alimler arasında ihtilaflıdır: Cumhur ulemaya göre, bu türden olan ameller de batıldır. İster ibadet, isterse mali bîr muamele olsun, sonuç de­ğişmez. Böyle ameller herhangi bir sonuç doğurmazlar.

Cumhur ulema görüşlerine delil olarak şu hadis-i şerifi zikretmişlerdir : "Her kim bizim emrimiz üzere olmayan bir amel işelerse, o amel reddedilir.”[72] Ay­rıca selef-i salibinin de aynı görüşte olduğu zikredilmiştir. Cumhur ulemaya göre, bayram gününde veya kurban bayramından sonra devam eden tekbir günlerinde oruç lutmak batıldır. Hiçbir sevaba vesile olmaz, aksine günaha sebeb olur. Zira orucun temelinde bir eksiklik olmasa da tamamlayıcı şartla­rı ihlal edilmiştir. O da yasaklanan günlerde oruç tutmaktır. Keza faizli alış veriş, şahitsiz evlenmek, fiyatı belirtilmeden yapılan satış batıldır, hiçbir seri so­nuç doğurmazlar. Çünkü bu akitlerin lamamlayacı mahiyetteki şartları mev­cut değildir. Cumhur ulemaya göre, batılla fasit arasında herhangi bir fark yok­tur, Hanefilere göre ise bunlar farklı şeylerdir, ilerde izah edilecektir.

Hanefi mezhebine mensup oîan alimler ise, ibadetlerle mali muamelele­ri birbirinden farklı görmektedir. Hanefilere göre, "sıfatındaki bir bozukluk­tan dolayı yasaklanan ibadetler yapıldıkları taktirde batıldır. Fakat mali mu­ameleler fasittir" Zira ibadetlerden maksat, Allah'a yakın olmak ve sevap ka­zanmaktır. Yasaklanan bir ibadeti yaparak bu gayeye erişmek mümkün de­ğildir, yasaklanması onu bir ibadet ve itaat olmaktan çıkarmıştır. İşte bu ne­denledir ki, bayram günü veya tekbir günlerinde oruç tutmak batıldır, bu gün­lerde oruç tutan ne bir sevap kazanır ne de yaptığı bir adağı yerine getirmiş sayılır.

Fakat mali muameleler, sıfatındaki bir bozukluk nedeniyle yasaklanmış olur. Buna rağmen yapılırsa, bunlar ne batıldır ne de sahih. Bunlar batılla sa­hih arasında bir derece olan "fasitlikle" maluldür, yani fasittir. Burada mali muamelelerin batıl sayılmayıp fasit sayılmalarının sebebi, şudur; mali mu­amelelerden asıl maksat, Allah'a yakın olmak ve sevap kazanmak değil, bir kısım dünyevi menfaat ve maslahatları gerçekleştirmektir. Durum böyle olunca mali muameleleri özel bir hükme bağlamak gerekir, bu da fasit ol-dukalarını söylemektir. Binaenaleyh, faizli alışveriş ve değeri belirlenmeyen bir sözleşme batıl değil fasittir. Çünkü akidin şartlarında bozuklur vardır.

Hanefiler, batılla fasidi farklı şeyler kabul ederler, batıl bir akid veya iba­det, hiç bir sonuç doğurmaz, yok gibidir. Fasitler ise farklıdır. Bazı sonuç­lar doğurabilirler; mesala, fasit bir akid, her ne kadar mülkiyetin bir taraftan değerine geçmesini sağlamasa da. böyle bir akide dayanılarak satılan mal müş­teriye teslim edilirse teslim edilme sebebiyle mülkiyet satıcıya geçmiş olur. Ancak bu mülkiyet, bağlayıcı nitelikte olmayan ve murdar olan bir mülkiyet­tir. Bu nedenle taraflar akdi bozmakla veya tesad sebebini gidermekle yü­kümlüdürler.

Buna rağmen, alıcı böyle bir mülkiyete dayanarak aldığı mal üzerinde üçüncü bir şahsa herhangi bir hak kazandıracak olur ise, veya bu malı har­car ise, artık akdin bozulması mümkün değildir, akdin tashihine gidilir.

Fasid akidlere misal, faizli alış veriş yapmak, değerini belirtmeden birşe-yi satmak ve benzeri muamelelerdir.

Tarafların bunları, bozmaları veya faizi İptal ederek , satılan malın değe­rini tesbit ederek sıhhata kavuşturmaları mümkündür.

Hanefi alimleri, evlenmenin ibadetlerden mi yoksa, mali muamelelerden mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu nedenle

Evlenmeyi bir ibadet sayan alimler, şahitsiz bir evliliğin batıl olduğunu, böyle bir akde dayanarak taraflar zifafa girseler dahi, ayrılmaları gerektiği­ni söylemişlerdir. Bunlara göre böyle bir akid aslında batıl olduğu için her­hangi bir sonuç doğurmaz, bununla beraber ortada bir "emri vaki" vardır. Bun­dan doğan bazı sonuçlara çare bulmak gerekmektedir. İşte bu nedenledir ki taraflardan çocuk meydana gelirse, nesebi belli kabul edilir. Ayrılan kadının İddel beklemesi gereklidir. Erkeğin mehir ödeme yükümlülüğü ortaya çıkar. Meselenin İçine şüphe girdiği için taraflardan zina cezası düşer.

Evlenmeyi bir mali muamele gibi kabul eden diğer Hanefi fıkıhcılarına göre ise, şahitsiz bir evlilik batıl değil fasittir. Bu tür bir evliliğe dayanarak zifafa girilecek olursa, akidden bazı neticeler doğar, mesala: Kadına mehir vermek gerekir, doğacak çocuğun nesebi belli olur, kadının ayrıldıktan son­ra iddet beklemesi gerekir.

Görülüyor ki, akdi batıl sayanlar, akdin herhangi bir sonuç doğuracağı­nı kabul etmemektedirler. Bununla beraber 'emri vaki" den bir kısım sonuç­lar doğuracağını kabul etmişlerdirler.

Akdi fasid sayan fıkıhcılar ise, akdi batı! sayanların emri vakiden meyda­na geleceğini kabul ettikleri neticelerin bizzat fasid akitten doğacağını söy­lemişlerdir. Sonuç farksızdır.

Bu konuda cumhur ulemanın görüşü, hanefilerinkinden daha tercihe şa­yandır. Zira aslındaki veya sıfatındaki bozukluk nedeniyle yasaklanan husus­lar, ibadet olsun, muamelet olsun şeriatın koyucusu yüce Mevla tarafından itibar edilmeyen hususlardır Zaten batılın manasıda budur.

Aslında fasid akdin bazı sonuçlar doğuracağını kabul eden Hanefiler de, zikrettikleri sonuçlan bizzat akidden değil, akde dayanılarak yapılan başka işlemlerden çıkarmışlardır. Mesala faizli alış verişden değil, satılan malın tes­liminden, şahitsiz evlenmeden değil, zifafa girmekten neticeler doğacağını söylemişlerdir.

3) Başkasındaki bir eksiklik nedeniyle yasaklanan şeyler: Eğer birşey ken­disindeki veya sıfaundaki bir eksiklik nedeniyle değil de kendisiyle alaka­sı olan başka bir şeydeki eksiklik sebebiyle yasaklanacak olur, buna rağmen yapılacak olursa, bunun hükmünün ne olacağı da ihtilaflıdır.

Cumhuru ulemaya göre böyle bir akid sahihtir: Fakat mekruhtur. Bunu ya­pan günahkar olur. Mesala, çalınmış bir elbiseyi giyerek namaz kılmak, cu­ma ezanı okunurken alış veriş yapmak, başkasına nişanlı olan bir bayanla ev­lenmek sahih ve mekruhtur. Bunları yapan günahkar olur, fakat işlemleri sa­hihtir. Akid, bütün neticelerini doğurur.

Henbelilere, Zahiriye ve Zeydiye mezhebine mensup olanlara ve İmamı Malikten nakledilen bir görüşe göre,   kendi dışındaki bir sakatlıktan dolayı yasaklanan hususlar iki kısımda mutala  edilirler:

-Mali muameleler: Bunlar, cumhur ulemanın dediği gibi sahih ve mekruh­tur. Cuma ezanı okunurken yapılan alış veriş sahih ve mekruhtur.

-İbadetler: Bunlar batıldır, çünkü ibadetlerden maksat Allah'a yakın olma­yı gerçekleştirmektedir. Günahla karışık olan bir ibadetle Allah'a yakın olunmaz. Bu nedenle başkasına ait olan bir elbiseyi çalıp onu giyerek namaz kılanın namazı batıldır. Bunu kılan kişi ne borcunu ita eder nede bir sevap kazanır.

İmam Ahmed'ten ve İmamı Malik'den, mali muamelerin batıl olacağı gö­rüşü de nakledilmektedir. Zira bunlarda nehyedtlmiştir. Bu itibarla bunlara itibar edilmez. Buna göre Cuma ezanı okunurken yapılan alış veriş batıldır.

 

Âmm Kelimeler (Genel Anlam İfade Eden Kelimeler)

 

Daha önce de izah edildiği gibi, kelimeler, manalara konulmalan bakımın­dan üç kısma ayrılmaktadır: Hass kelimeler, Amm kelimeler ve Müşterek ke­limeler. Bundan önceki bölümde hass kelimeler izah edilmiştir. Bu kısım­da İse âmm kelimeler izah edilecektir.

 

1. Âmm Kelimelerin Kavramı:

 

Amm kelimeler, tek bir manaya konulan, bütün fertlerini kapsayan ancak fertleri belli bir sayı ile sınırlanmayan kelimelerdir. Mesala: "Göklerin ve ye­rin anahtarları onundur, O dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rız­kını daraltır. Şüphesiz ki O "herşeyi" çok iyi bilendir"[73] âyet-i celilesinde-ki "herşeyı" ifadesi âmmdır.

 

2. Hangi Kelimeler Âmmdır:

 

Arap dili taranarak âmm olan kelimeler tesbit edilmiştir. Amm kelimele­rin en önemlileri şunlardır:

a. Her, hep, hepsi, bütün, tüm , tamamen anlamına gelen "Küll" kelime­si. "Herkes kazandığının karşılığında rehindir"[74] âyet-i celilesindeki "her­kes" gibi.

b. Bütün, tüm, hepsi, her, toptan manalarına gelen Arapça lafzı ile "cemi" kelimesi, "Muhakkak ki Allah münafıkların ve kafirlerin hepsini cehen­nemde toplayacaktır"[75] âyet-i celilesindeki "hepsi" kelimesi gibi.

c.  Şart manasını kapsayan isimler (Esma-i Şurut): "... sizden kimRamazan ayına erişir ise onu oruçla geçirsin..,"[76] âyet-i celüesindeki "kim... ise" manasım taşıyan arapçaları "men" kelimesi bu kabildendir.

d. Soru manasını kapsayan İsimler (Esma-i İstifham): "... Allah'ın izni ol­madan katında kim şefaat edebilir?..."[77] âyet-i celüesindeki "kim manası­na taşıyan arapça lafzı ile "men" kelimesi bu türdendir.

e. İlgi zamirleri (Esma-ul Mevsulat): "Onlar ki, İffetli kadınlara zina is­nat edip de sonra bu iddalarım doğrulayacak dört şahit getiremezler, on­lara seksen değnek vurun...”[78] âyet-i celüesindeki "onlar ki" manasına ta­şıyan arapça lafzı ile "Eilezine" kelimesi bu zamirlerdendir.

f.  Olumsuzluktan veya şarttan sonra zikredilen belirsiz kelimeler (Burada Arapça metin ve cümle dizisi esastır). Şayet buna misaldir. "O münafıklardan biri ölürse, sakın cenaza namazını kılma..."[79] âyet-i ceîiiesindeki "biri" ke­limesi âmm bir kelimedir. Bütün münafıkları kapsar. Zira arapça metninde neh-yiden sonra zikredilmektedir. "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size haber ge­tirir ise , onun doğruluğunu araştırın... "[80] âyetinde zikredilen "bir fasık... ise" kelimesi âmm kelimelerdendir. Her fasığı kapsar, zira bu belirsiz bir ke­limedir.. Ve Arapça    metinde şart edatından sonra zikredilmektedir.

g. Başında, kuşatma manasını içeren bir "el" harfi tarifi (belirsizlik ön ta­kısı) bulunan çoğul isimlerde âmm kelimelerdendir. "... şüphesiz ki Allah tev-be edenleri de sever, temizlenenleri de sever.”[81] Âyet-i celilesinde "tevbe edenler ve temizlenenler" kelimeleri arapça metinde "el" harfi tarifi ile kul­lanıldıkları İçin âmm kelimeler kapsamına girmişlerdir. Âyetin manası : Allah bütün tevbe edenleri de sever, bütün temizlenenleri de sever" şeklindedir.

h. Başında kuşatma manası içeren bir "el" harfi bulunan tekil isimler de âmm kelimelerdir. "Yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bi ceza ola­rak hırsız erkeğin ve hırsız kadının ellerini kesin...”[82] âyetinde zikredilen "hırsız erkek ve hırsız kadın" kelimeleri arapça metinde kuşatma ifade eden "el" harfi tarafi ile kullanıldıkları için âmm kelimeler grubuna girmişlerdir. Âye­tin manası şöyledir: "Her hırsız erkeğin ve her hırsız kadının ellerini kesin"

ı. İsim tamlaması oluşturarak belirlilik kazanan çoğul kelimeler: "Ey Pey­gamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle; dış ör­tülerini üzerlerine alıp örtsünler...”[83] Âyetinde zikredilen "hanımların, kızların, müminlerin hanımları isim tamlaması yoluyla belirilk kazanan ve dolayısıyla âmm kelimeler grubuna giren kelimelerdir. Âyetin manası: "Ey peygamber! Bütün hanımlarına ve kızlarına, bütün müminlerin hanımlarına söyle..." şeklindedir...

j. İsim tamlaması oluşturarak belirlilik kazanan tekil kelimeler: "... Allah'ın emrine karşı gelenler, başlarına bir bela gelmesinden, yahut, şiddetli bir azaba uğramalarından sakınsınlar"[84] âyetinde zikredilen "Allah'ın emri" İfadesindekİ "emri" kelimesi "Allah" kelimesiyle isim tamlaması oluşturmuş ve bu yolla belirli olmuştur, "emri" kelimesi, âmm kelimeler grubuna girmiştir. Âye­tin manası: "Allah'ın herhangi bir emrine karşı gelenler, başlarına bir bela gel­mesinden yahut şiddetli bir azaba uğramalarından sakınsınlar" şeklindedir.

 

3. Âmm Kelimeler Bütün Fertlerini Kapsarlar:

 

Cumhur ulema, âmm kelimelerin bütün fertlerini kapsadıklarını söylemiş­ler ve delil olarak şunları zikretmişlerdir:

a. Kur'an-ı Kerim'de âmm kelimeler zikredilmiş ve bütün fertlerini kap­samıştır. Allah Teala şöyle buyuruyor: "O kafirler, Allah bir insana blrşey İndirmedi diyerek Allah'ı hakkıyla takdir etmediler.. ."[85] Âyeti celüesin­deki "bir İnsan ve birşey" kelimeleri arapça metninde olumsuzluktan sonra zikredilen belirsiz kelimelerdir ve âmm kelimelerdendir. Bu itibarla âyetin ma­nası: "O kafirler, Allah hiçbir insana herhangi birşey indirmedi diyerek Al­lah'ı hakkıyla takdir etmediler." şeklindedir. Bu kelimeler, bütün fertlerini kap­sadıkları İçin Allah Teala bunu iddia eden kafirlere: "De ki Musa'nın getir­diği Tevrat'ı kim indirdi...”[86] cevabını vererek yetinmiştir. Eğer "insan ve şey" kelimeleri bütün fertlerini kapsamamış olsalardı Allah Teala'hın "Musa'nın ge­tirdiği Tevrat'ı kim indirdi" cevabı yeterli olmazdı. Zira insanlardan biri olan Musa ve eşyalardan biri olan Tevrat kapsam dışı kabul edilir, kafirlerin bu­nu kabullendikleri fârzedilebilirdi ve cevap ta yeterli sayılamazdı. İlahi ke­lamda eksik bir cevap düşünülmeyeceğine göre "insan ve şey" kelimelerinin bütün fertlerini kapsadıkalan muhakkaktır.

b. Sahabe-i kiram, Kur'an-ı Kerim'de ve sünnet-i seniyyede zikredilen "âmm" kelimelerin bütün fertlerini kapsadıklarına ve ancak aksine delil bu­lunduğu takdirde, fertlerinin sadece bir kısmını kapsayabileceklerine dair icma etmişlerdir. Bu nedenle sahabeler âmm kelimelerin bütün fertlerini kap­sadığına dair delil aramıyorlar, aksine fertlerinin bir bölümünü kapsadığı­na dair delil arama ihtiyacı hissediyorlardı. Hz. Fatma "Allah size evlatla­rınızın mirasçı obualarında erkeklerin paylarının kızların iki katı olma­sını emreder"[87] âyet-i celüesindeki "evlatlarınız" kelimesinin âmm bir kelime[88] olduğuna ve bütün fertlerini kapsadığına dayanarak kendisinin de Resulullah'ın (s.a.v.) çocuğu olması hasebiyle Rasuluüah'ın geriye bıraktı­ğı mallara mirasçı olacağını beyan etmiştir. Fakat Hz. Ebubekir "Biz peygam­berler topluluğu miras bırakmayız. Bizim geri bıraktığımız şeyler sadakadır”[89] hadis-i şerifini zikredince, sahabeler âyetteki "evlatlarınız" kelimesi­nin âmm bir kelime olmasına rağmen, bütün fertlerini kapsamadığına dair delil bulunduğunu anlamışlar ve buna göre amel etmişlerdir.

 

4. Âmm Kelimeler Fertelerini Kesin Mi Yoksa Zanni Mi Kapsarlar?

 

Fıkıh usulü alimleri âmm kelimelerin fertlerini kesin bir şekilde mi yok­sa zanni bir şekilde mi kapsadıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir.

a. Hanefilere göre, âmm kelimeler, bütün fertlerini kesin bir şekilde kapsarlar. Çünkü bu kelimeler, İlk manalarına konulduklarında bütün fert­lerini kapsar, şekilde konulmuşlardır. Anım bir kelimenin fertlerinden belli btr kısmını kapsadığı ise, ancak buna dair bir detil bulunduğunda söz konu­su olur.

b. Cumhur ulemaya göre ise, âmm kelimeler tüm fertlerini kesin bir şe­kilde değil, zanni bir şekilde kapsarlar. Zira araştırmalar neticesinde âmm ke­limelerin çoğunun tüm fertlerini kapsamadığı, fertlerinin belli bir kısmına tah­sis edildiği görülmüştür. Öyle ki alimlerin dilinde; "Hiç bir âmm kelime yok­tur ki, tahsis edilmiş olmasın" sözü meşhur olmuştur. Hatta bu söz Abdullah bin Abbas'a da nisbet edilmektedir. Bu da âmm kelimelerin bütün fertlerini kapsadıklarına şüphe sokmaktadır.

Diğer yandan âmm kelimelerden bu şüphenin giderilmesi istendiği zaman, bu kelimeler "her, bütün, hepsi" gibi kelimelerle pekiştirilmektedirler. Bu da âmm kelimelerin bütün fertlerini kesin bir şekilde kapsamadıklarını İfade eder. Aksi takdirde bu gibi pekiştirmelere ihtiyaç duyulmazdı. İşte bu neden­ledir ki, hüküm çıkaran zat, âmm kelimelerin bütün fertlerini kapsadıkları hu­susunda acele etmemelidir; iyice araştırdıktan sonra karara varmalıdır. Yok­sa âmm olan kelimeyi kayıtlayan başka bir kelime ile karşılaşınca, boşa ça­ba harcamış olur ve vardığı hükmü değiştirmek zorunda kalır.

 

C. Bu İhtilafdan Doğan Sonuçlar Özetle Şunlardır:

 

1) Cumhur ulemaya göre, "hass" bir kelime ile "âmm" bir kelimenin birbideriyle çelişmeleri mümkün değildir. Zira hass kelimeler manalarını kesin, âmm kelimeler ise zanni bir şekilde ifade ederler. Zannî olan bir nas, kesin olanla çelişmez, şayet hass bir kelime âmm bir kelime ile çelişiyor gibi görü­lür İse, hass kelimenin İfade ettiği manaya göre amel edilir. Hass kelimenin kapsamı dışında kalan husus için de âmm kelimeye başvurulur , çünkü hass kelimeler âmm kelimelerden neyin kasdedildiğini beyan eden bir mahiyet ta­şımaktadır. Hanefiler ise, hass kelimelerin âmm kelimelerle çelişebileceğim, çünkü bunlardan her birinin fertlerini kesin bir şekilde kapsadıklarını söyle­mişlerdir. Bu konuya misal olarak şu hadis-i şerif zikredilmektedir: Rasulul-lalı (s.a.v) şöyle buyuruyor: "Göğün (yağmurun) pınarların ve biriken sula­rın suladığı araziye öşür gerekir. (Mahsulün onda birini zekat olarak vermek gereklidir). Su çıkarılarak sulanan araziye ise öşrün yarısı gerekir.”[90]

Diğer bir hadis-i şerifte ise şöye buyurulmaktadır: "Beş veskden az olan . şeylere zekat yoktur. Beş taneden az olan deve sürüsüne zekat yoktur.”[91] Beş okiyye[92] den az olan gümüşe zekat yoktur.[93]

Görüldüğü gibi, birinci hadis-i şerit genel bir ifade taşımaktadır. Buna gö­re mahsullerin miktarına bakılmaksızın her mahsulden öşür vermek gerek­mektedir. İkinci hadis-i şerif ise, beş veskden az olan mahsullere zekat ver­menin gerekmediğini bildirmekte ve birinci hadisi, kayıtlamaktadır. Burada cumhur ulema, genel kapsamı olan birinci hadisle, kapsamı sınırlanmış olan ikinci hadisin çelişmediklerini, ikinci hadisin birinciyi açıklar mahiyet­te olduğunu, bu nedenle zirai mahsullerde zekatın farz olması için bu mah­sullerin en az beş vesk'e ulaşmaları gerektiğini söylemişlerdir.

Ebu Hanife ise, iki hadisin birbirleriyle çeliştiklerini, bunlardan hangisi­nin daha sonra söylendiği bilinmediğini, bu nedenle hangisinin mensuh ol­duğuna karar verilemeyeceğini, bunlardan birini tercihten başka bir çare bu­lunmadığını söylemiş ve şu nedenlerle birinci hadisin tercihe şayan olduğu­nu belirtmiştir:

Evvela birinci hadis daha meşhurdur.

İkinci olarak bununla amel etmek fakirler İçin daha faydalıdır.

Ayrıca ihtiyatlı davaranılrmş olunur.[94] Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre de beş veskden az olan mahsullere zekat yoktur. Görüldüğü gibi Ebu Hanife âmm kelimelerin bütün fertlerini kapsadığı görüşünden haraket etmiş ve zikredilen sonuca varmıştır.

2) Bu ihtilafdan doğan İkinci bir sonuçta şudur: Cumhur ulemaya göre, Kur'an'da ve mütavatir sünnette zikredilen âmin kelimelerin genel kapsamı­nı ahad hadis veya kıyas gibi zanni delillerle sınırlandırıp daraltmak müm­kündür. Zira Kur'an'da ve mütevatir sünnette zikredilen âmm kelimelerin bü­tün fertlerini kapsadıkları zannidir.

Ahad hadislerin de tesbiti zannî, kıyasın ise kendisi zannidir. Binaenalayh, bir kısım zanni delillerin, kendileri gibi zanni olan delillerle kayıtlanması (kap­samının daraltılması) mümkündür.

Hanefilere göre ise, Kur'an'da ve mütvaür sünnette zikredilen âmm ke­limelerin kapsamları zanni deliller olan ahad hadislerle veya kıyasla (başlan­gıçta) daraltılmaz, sınırlandırılmaz. Çünkü âmm kelimelerin bütün fertlerini kapsadıkları kesindir. Zanni deliller, bunlarla çatışamazki, kapsamlarını sınır­layabilsinler. Ancak Kur'an'da veya mütevatür sünnette zikredilen âmm bir kelimenin kapsamı, yine Kur'an'la veya mütevatir yahut meşhur bir hadisle sınırlandırılır ise, aynı âınm kelimenin kapsamı bu takdirde kıyasla ve habe­ri ahadia da daraltılabilir. Zira böyle bir ânım kelimenin sınırlandırılabilme­si için artık yol açılmıştır.

Bu konuda cumhurun görüşünü destekleyen İbnu'l-Kayyim şunları söy­lemektedir: "Şayet kişinin Kur'an-ı Kerim'in zahirinden anladığı manaya dayanarak Resulullah'ın sünnetini reddebilmesine cevaz verilecek olursa, bu yoi-la sünnetin büyük çoğunluğu red edilmiş olur. Böyle olan bir kişinin, mez­hep ve meşrebine muhalif olan sahih bir hadis delil olarak ileri sürüldüğü za­man o kişi: "Bu hadis şu âyetin genel ifadesine veya mutlak mahiyetine mu­haliftir" diyerek hadisi kabul etmez."

Hanefllerin görüşünü destekleyen Şatıbı ise şöyle diyor: "Umumiyetle, şer'i deliller, genel anlam ifade eden nasslardır. Şayet "genel anlamlı her nas özel­leştirilmiştir" iddasıyla yola çıkılır ve şer'İ delillerin tartışabileceği ileri sürü­lecek olursa, şeriatın büyük bir bölümünün delil olup veya olmayacağı hak­kında ihtilafa düşülmüş olur. Ayrıca böyle bir davranış daha tehlikeli olan başka bir felakete sürükler. O da Kur'an-ı Kerim1 in genel anlam ifade eden bölümlerinin bir kısmında: "Burada kendisine itibar edilecek bİrşey yoktur." Şeklindeki iddialara yol açmaktır. Bu tür iddiaların, Kur'an'ın tümünün şer'i bir delil olduğuna şüphe düşürdüğü ve sadece bir bölümünün delil olabile­ceğini ileri sürdüğü muhakkaktır. Bu ise, şer'i delilleri güçsüz düşürmekten başka birşey değildir. Bu tür iddialar, arap diline aykırıdır. Selef-i salîhinin, arapçadan anladıklarına göre âmm (genel anlamdaki) nasları kesin delil kabul etmelerine ters düşmektir."[95]

Bu konu, Hanefi mezhebi ile diğer mezheblerin çok defa birbirleriyle ih­tilaf etmelerine sebep olmaktadır. Bu nedenle dikkatle üzerinde durulması gerekmektedir. Meselenin tafsilatı için ana kaynaklara başvurulmalıdır.

Cumhur ulema ile Hanefiler arasındaki bu ihtilafdan kaynaklanan ve üzerinde tartışılan fıkhı meselelerden biri de şudur: "Bir müslüman eti yenen bir hayvanı keserken, kasıtlı olarak üzerine Allah'ın adını anmaz ise, bu hay­vanın eti yenilir mi? Yoksa yenilmez mi? "Bu konuda bir âyet-i celilede şöy­le buyuruluyor: "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanlar­dan yemeyin, bunu yapmak fasıklıkdır"[96] Bir hadis-i şerifte ise şunlar bil­dirilmektedir: "Hazreti Aişe diyor ki bazı insanlar Rasulullalva şunu sordu­lar: -Bir kısım topluluklar bize et getiriyor, biz kesilen hayvanın üzerine Al­lah'ın İsminin anılıp anılmadığını bilmiyoruz. Resulullah onlara şu cevabı ver­di: "Sizler onun üzerine Allah'ın ismini anın ve onu yeyin" Aişe diyorki: et getiren bu insanların kafirlik dönemleri yakındı (kafirlikten yeni dönmüşler­di) Diğer bir rivayette: "Et getiren bu İnsanların müşriklik dönemleri yakın­dı (müşriklikten yeni dönmüşlerdi) Başka bir rivayette ise : "Bunların cahiliyye dönemleri yakındı"[97] şeklindedir.

Cumhur ulemanın görüşünde olan İmam Şafii, bu hadise dayanarak, bir müslüman, kasıtlı bir şekilde besmele çekmeden eti yenilen bir hayvanı ke­ser ise, o hayvanın etinin yenileceğini söylemiştir. Zira hadis haberi ahaddır. Bununia âyetin genel hükmünü kayıtlayıp daraltmak mümkündür.

Haneliler ise âyetin genel ifadesine dayanarak bu şekilde kesilen bir hayvanın etinin yenilemeyeceğini söylemişlerdir. Zira âyetin kesinlikle ifa­de ettiği kapsamı, zanni bir delil olan haberi ahad şeklindeki bir bahisle da­ha başlangıçta sınırlandırılamaz, âyetin manasını sınırlandıran başka bir âyet ve mütevatır bir hadis de yoktur. Etlerle ilgili olarak kitabın ek bölümün­de yeterli izahlar verilmiştir.

 

5. Amm Kelimelerin Bazı Fertlerini İttifakla Kapsamadıklarını Gösteren Deliller

 

Daha önce izah edildiği gibi, âmm kelimeler fertlerini hanelilere göre kesin, cumhur ulemaya göre ise, zanni bir şekilde kapsarlar. Ancak âmm ke­limelerin fertlerinin tümünü değil de, bir bölümünü kapsadıklarını gösteren her hangi bir delil bulunduğu takdirde, âmm kelimelerin bazı fertlerinin kap­sam dışı bırakıldığı İttifak konusudur.

Amm kelimelerin bazı fertlerinin kapsam dışı bıraktığını gösteren deliller, cumhur ulemaya göre; muhassıs deliller ve nasılı deliller diye iki kısma ay­rılırken, Hanelilere göre kasır deliller, muhassıs deliller ve nasılı deliller di­ye üç kısma ayrılmaktadır.

Bunların her birini iyice anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerekir. Bu deliller ya müstakil bir cümle şeklinde veya âmm kelimelerin bulundu­ğu cümlelerin bir parçası halinde zikredilirler. Bazen de bu deliller yazılı ol­mayan deliller şeklinde olabilirler. Bunların her birini kendi arasında çeşit­li kısımlara ayırmak mümkündür.

 

A. Müstakil Bir Cümle Şeklinde Zikredilen Deliller:

 

Bunlar kendi aralarında iki kısma ayrılmaktadır:

a. Amm kelimelerin bulunduğu cümleye bitişik olan müstakil deliller. Bu­na misal olarak şu âyet-i celile zikredilmektedir: "... Sizden kim Ramazan ayı­na erişir, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolculukta olur da oruç tutamaz ise, başka günlerde iade eder..."[98] Âyet-i celilenin baş tarafındaki "sizden kim Ramazan ayına erişirse onu oruçla geçirsin" İfadesi âmm bir ifa­dedir. Bu İfadeye göre Ramazan ayına erişen herkesin istisnasız oruç tutma­sı gerekir. Zira "kim" kelimesi ismi mevsut (ilgi zamiri) olduğundan âmm bir kelimedir. Fakat âyetin devamındaki "kim hasta veya yolculukta olur da oruç tutamaz ise, başka günlerde iade eder..." cümlesi, hasta ile yolcunun oruç tutmalarının genel hükmünden çıkarıldıklarına bir delil teşkil etmektedir. Bu de­lil müstakil bir cümledir. Bununla beraber, âmm kelimenin bulunduğu cüm­leye bitişik olarak zikredilmiştir. Daha sonra izah edileceği gibi, bu türden olan deliller, Hanefilere göre muhassis delillerdir. Cumhura göre İse, yerine göre muhassis veya nasih deliller olabilir.

b. Âmm kelimenin bulunduğu cümleye bitişik olmayan ve müstakil cüm­le şeklinde olan deliller: Buna misal olarak da şu iki âyet-i celile zikredilmek­tedir: "Onlar ki, iffetli kadınlara zina İsnad ederler, sonra da bu iddiala­rını doğrulayacak dört şahid getirmezler, onlara seksen değnek vu­run..."[99] "Hanımlarına zina isnad edip de, kendilerinden başka şahldle-ri olmayanlardan herhangi birinin şahidliği, doğru söyleyenlerden oldu­ğuna dair dört defa Allah'ı şahid tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci de­fasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler."[100]

Birinci âyet, iffetli hanımlara zina etme iftirasında bulunan ve doğru söy­lediğine dair dört şahit getiremeyen "herkese", bu İftirasının cezası olarak sek­sen sopa vurulacağını bildirmektedir. Zira âyetin başında "onlar ki" ismi mev-sulü (ilgi zamiri) bulunmakta ve âyeti âmm bir cümle kılmaktadır. İkinci ve üçüncü âyetlerde ise, hanımlarına zina isnad eden erkeklerin bu genel hü­kümden çıkarıldıklarını, başka bir hükme tabi olduklarını beyan etmekte ve bunların doğru söylediklerine dair dött defa yemin ettikten sonra beşincisin­de yalancı ise Allah'ın lanetinin üzerine olmasını dilemesi yoluyla sopadan kurtulabileceklerini bildirmektedir.

Görüldüğü gibi son iki âyet, müstakil cümleler şeklinde ve birinci âyetin hemen arkasından değil, ayrı bir şekilde zikredilmektedir. HanefÜer, bu tür delillere nasih deliller adını vermişlerdir. Cumhur ulema ise, yerine göre na­sih deliller veya muhassis deliller ismini vermişlerdir. Daha sonra izah edi­lecektir.

 

B. Müstakil Bir Cümle Şeklinde Zikredilmeyen Deliller:

 

Amm kelimelerin genelliğini daraltan bu tür deliller, âmm kelimenin bu­lunduğu cümlenin bir parçasını teşkil ederler. Öyle ki kendi başlarına yorum­landıkları takdirde tam bir anlam ifade etmezler.

Bu türden olan deliller, Hanefilere göre kasır deliller, cumhur ulemaya gö­re ise, muhassis delillerdir. Buniar da kendi aralarında üç kısma ayrılırlar:

a. Âmm kelimenin içinde bulunduğu cümlenin "istisnası" olan deliller: Bu­na misal olarak şu âyet-i celile zikredilmekledir: "Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder, kalbini İnkâra açık tutarsa, Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır." Kalbi İmanla mamur olduğu halde inkâra zorlanan hariç,”[101] Âyet-i celilenin "kalbi imanla mamur oldu­ğu halde inkâra zorlanan hariç" bölümü tehdit altında Allah'ı inkâra zorla­nan mağdurun, dinden çıkan mürtedler güruhundan sayılmayacağını bildir­mekte ve böyle birini gönüllü olarak kâfir olanlardan istisna etmektedir. Âye­tin diğer bir kısmı ise, bütün dinden dönen kâfirlerin Allah'ın gazabına ve aza­bına uğratılacaklarını beyan etmektedir. Gördüldüğü gibi istisna ifade eden bölüm cümlenin bir parçasıdır. Bu istisna, Hanefi'lere göre kasır, cumhura gö­re muhassis bir delildir.

b. Amm kelimenin içinde bulunduğu cümlenin şartı olan deliller: Buna mi­sal olarak da şu âyet zikredilmektedir: "Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir."[102] Âyetin "eğer hanımlarınızın çocukları yoksa..." bölümü bir şarttır. Bu şart, aram bir kelime olan "hanım­larınızın"[103] kelimesinin içinde bulunduğu cümlenin şartıdır. Çocukları bulun­madığı takdirde hanımların miraslarının yarısı kocalarına verilecektir. Aksi tak­dirde kocalar, hanımlarının bıraktıkları mirasın dörtte birini alma hakkına sa­hip olacaklardır.

Görüldüğü gibi, şart ifade eden ve kadınların malının yarısına mirasçı ol­maya bir sınırlama koyan bu delil, ânım kelimenin içinde bulunduğu cüm­lenin bir parçası mahiyetindedir. Hanefİlere göre kasır, cumhura göre muhas­sis bir delildir.

c. Amm kelimenin İçinde bulunduğu cümlenin bir sıfatı mahiyetinde olan deliller: Buna misal olarak da şu âyet zikredilmektedir: "Size... cinsi te­masta bulunduğunuz karılarınızdan olan ve evinizde bulunan üvey kız­larınızla evlenmek haram kılındı..."[104] Âyeti celilesinin "cinsi temasta bu­lunduğunuz hanımlarınızdan olan" bölümü 'üvey kızlarınız" ânım kelimesi­nin içinde bulunduğu cümlenin bir sıfatıdır. Ve bu sıfat, "üvey kızlarınızla ev­lenmeniz haramdır" genel hükmünden kendileriyle cinsi temasda bulunul­mayan sadece nikahlanan eşlerden olan üvey kızlarla evlenebileceğini ifa­de etmekte ve buna dair bir delil teşkil etmektedir. Bu sıfat Hanefİlere gö­re kasır, cumhura göre muhassis bir delildir.

 

C. Yazılı Olmayan Deliller:

 

(Konuşulmayan deliller), âmm kelimelerin bazı fertlerinin kapsam dışı bı­rakıldığını gösteren deliller, bazan da yazılı olmayan deliller şeklinde olabilirler. Bunlar da kendi aralarında akıl ve örf olarak iki kısma ayrılmaktadır­lar. Bunlar, Hanefilere göre kasır deliller, cumhura göre de muhassis delil­ler adını almaktadırlar. Bunları da şu şekilde özetlemek mümkündür:

a.  Akli deliller: Akıl, mükellef olmayan insanların, şu gibi âyetlerde zik­redilen farzlarla yükümlü olmadıklarına karar verir ve yükümlü olmamaya da­ir bir delil teşkil eder. "Namazı kılın, zekâtı verin..."[105]

"Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı..."[106]

"... İnsanlara Allah için Kabe yi haccetmek farz küındı..."[107]

Evet çocukların, delilerin yukarıda zikredilen farzlarla yükümlü olmadık­ları akıl yoluyla bilinmektedir. Böylece akıl âmm kelimenin ifade ettiği ge­nel manayı daraltmış olmaktadır.

b. örf: Yine genel mahiyetteki bir husustan belli fertlerin çıkarılacağına, örfe dayanarak karar verildiği görülmektedir. Buna misal olarak şu âyet-i celile zikredilmektedir:

"Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler..."[108]

Maliki mezhebine göre örfen çocuklarını emzirmeyen kadınlar, Örfe da­yanılarak bu âyetin genel hükmünden çıkarılırlar. Böyle annelerin çocukla­rını emzirmeyeceklerine dair karar verilir.

 

Tahsis, Kasr, Nesih:

 

Cumhur ulemaya göre, tahsisle kasr aynı şeylerdir. Bu nedenle onlara gö­re, âmm kelimelerin fertlerinin sadece bir bölümünü kapsadığını gösteren de­liller ikidir; Tahsis ve nesihtir.

Hanefİlere göre ise, tahsisle, kasır farklı şeylerdir. Bu itibarla onlara gö­re, Amm kelimelerin bazı fertlerini kapsamadığını gösteren deliller üçtür. Tah­sis, kasr bir de nesihtir. Diğer yandan cumhur ulema, tahsisi gerçekleştiren delillere "muhassis" deliller ismini vermişlerdir. Hanefiler ise, kasr yapan de­lillere kasr deliller, tahsis yapan delillere de muhassis deliller adını vermiş­lerdir. Önce cumhur ulemanın sonra da Hanefilerin görüşleri açıklanmaya ça­lışılacaktır.

 

1. Cumhur Ulemanın Görüşü:

 

A. Muhassis Deliller (Hükmü Özelleştiren Deliller)

 

Bunlar, âmm kelimenin manasıyla amel etmeden önce mevcut olan ve âmm kelimelerin kapsamını daraltan delillerdir. Yukarıda zikredilen ve âmm keli­menin içinde bulunan şart, istisna ve sıfatlar muhassis delillere örneklerdir:

 

B. Nasih Deliller (Hükmü Bozan Deliller)

 

Bunlar ise, müstakil bir cümle şeklinde olan, âmm kelimesinin bulundu­ğu cümleden ayrı olarak zikredilen ve âmmın manasıyla amel ettikten son­ra ortaya çıkan delillerdir. Bunların yaptıkları İşe de nesih denilir.

Neshe misal olarak şu iki âyet zikredilmektedir:

"Onlar ki iffetli kadınlara zina etti ithamında bulunurlar, sonra da bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremezler, onlara seksen değnek vurun...”[109]

Bu âyet-i kerime, âmmdır. Genel bir hüküm ifade etmektedir. Herhangi bir iffetli kadına zina isnad edip de buna dair dört şahid getiremeyen herkese sek­sen sopa vurulmasını emretmektedir. Bu âyetten sonra inen şu âyette ise, "Ha­nımlarına zina isnad edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlardan birinin şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allahı şahid tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında eğer yalan söyleyen­lerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler..”[110]

İşte cumhur ulema, bu son iki âyetin birinci âyeti neshettiğini söylemiş­lerdir. Çünkü son âyetler, âmm olan birinci âyetle amel ettikten sonra gelmiş­ler, amma bitişik olmamışlar ve müstakil cümleler şeklinde zikredilmişlerdir. Nitekim, bu mesele, hadis-i şeriflerde şöyle izah edilmiştir.

Abdullah b. Abbas diyor ki: Hilal b. Umeyye, Resulullah (sav)'ın yanın­da, karısını Şerik b. Sehma ile zina etmekle suçladı. Resulullah da: "Buna da­ir şahid getir, yoksa sırtına ceza tatbik edilecektir" buyurdu. Hilal dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü! Bizden birimiz karısının üzerinde bir adam görürse, ko­şarak gidip şahit mi arayacaktır?.

Yine Resulullah (sav), "şahit getir yoksa sırtına ceza uygulanacaktır"^ ce­vabını verdi. Bunun üzerine Hilal: Seni hak olarak Peygamber gönderen Al­lah'a yemin olsun ki, ben doğru söylüyorum. Allah Teala, mutlaka benim sır­tımı cezadan kurtaracak bir şey indirecektir dedi. Bu esnada Cebrail indi ve Resulullah'a şu âyeti indirdi: "Karılarına zina isnad edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanlardan birinin şahitliği, doğru söyleyenlerden ol­duğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci de­fasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler..."[111]

Resulullah (sav) oradan ayrılıp gitti. Kadını çağırttı. Hilal de geldi, (Ayet­te belirtildiği şekilde) şahitlik etti. Resulullah da şunu söylüyordu: "Şüphe-sizki Allah ikinizden birinizin yalancı olduğunu bilmektedir. Şimdi ikiniz­den biriniz tevbe ediyor mu?" Sonra kadın da kalktı, (Kur'anda belirtildiği şe­kilde) şahitlik etti..."[112]

Resulullah (sav) aralarında lanetleme yapmalarından sonra onları ayırdı.

 

2. Hanefilerin Görüşü:

 

Hanefiler ise, âmm kelimelerin kapsamını daraltan delilleri, cumhurdan daha fazla kısımlara ayırmışlardır. Bunlara göre bu deliller şu kısımlara ay­rılmaktadır:

 

A. Kasır Deliller:

 

Bunlar, âmm kelimenin bazı fertlerini kapsamdışı bırakan, ayrı bir cüm­le olmayan, âmmın bulunduğu cümlenin bir istisnayı veya şartı, yahut sıfa­tı olan delillerdir. Bunların yaptıkları amellere İse kasr denir.

 

a. İstisna:

 

Amm kelimenin bulunduğu cümlede mevcut olan istisnaya misal, şu âyettir: "Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tu­tarsa, Allah'ın gazabı onların üzerindedir. Bunlara büyük bir azab vardır. Kalbi imanla mamur olduğu halde inkâra zorlanan hariç."[113]

Bu âyetin "kalbi İmanla mamur olduğu halde inkara zorlanan hariç" bö­lümü bir istisnadır. Ve kasır delildir. Cümlede kasr yapmıştır. Yani, inkâr eden­lerden zorla inkâr edenleri istisna etmiş ve cezayı inkâra zorlama olmadan yapana tahsis etmiştir. Bunlar cezalarını göreceklerdir.

 

b.  Şart:

 

Amm kelimenin içinde bulunduğu cümlenin şartına misal, şu âyettir: "Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizin­dir. "[114] Bu âyetin, "Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa" bölümü bir şarttır ve kasır delildir. Kasr yapmıştır. Yani, hanımların bıraktığı mirasın yarısının kocaya intikal etmesinin şartı, hanımın çocuğunun olmamasıdır. Kadının ma­lının yarısına mirasçı olabilmek, genel ifadesine çocuğun olmaması şartı ge-

tirilmiş, böylece âmm olan bir cümle, şarta bağlanarak belli fertlerine tahsis edilmiştir. İşte bu şarta kasır delil ismi verilmiş ve ifade ettiği anlama da kasr (Özelleştirme) denilmiştir.

 

c. Sıfat:

 

Amm kelimenin içinde bulunduğu bir cümlenin sıfatı mahiyetinde olan ka­sır delile örnek de şu âyettir: "Size ...cinsel temasta bulunduğunuz karı­larınızdan olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmek haram kı­lındı..."[115] Âyet-i celilesinin "cinsi temesta bulunduğunuz hanımlarınızdan olan" bölümü, "üvey kızlarınız" âmm ifadesinin İçinde bulunan cümlenin bîr sıfatıdır ve kasır delildir. Kendileriyle cinsi temasta bulunan hanımlardan ol­mayanları ayırmıştır. Bu son türden olan üvey kızlarla evlenebilineceğini ifa­de etmiştir.

 

B. Muhassıs Deliller (Tahsis eden deliller)

 

Bunlar, âmm kelimenin bazı fertlerini kapsamdışı bırakan ve yazılı olma­yan akıl ve örf gibi deliller yahut âmm kelimenin bulunduğu cümleye biti­şik olarak zikredilen cümleler halindeki delillerdir. Bu delillerin yaptığı amele ise tahsis denilir. Bunun misalleri şunlardır:

a. Aklın idraki mahiyetindeki delil: Mükellef olmayan çocuk ve delinin Kur'anın emir ve yasaklarıyla yükümlü olmadıklarım aklen idrak etme deli­li.

b. Örfün istisna ettiği deliller: Bunlara bir misal şu âyettir:

"Anneler, çocuklarını tam İki yıl emzirirler."[116]

Maliki mezhebine göre, Örfen çocuklarını emzirmeyen kadınlar, örfe da­yanarak bu âyetin genel hükmünden çıkarılırlar. Bunlar, çocuklarını emzirmezler.

 

C. Nasih Deliller:

 

Bunlar, âmm kelimenin bazı fertlerini kapsamdışı bırakan, müstakil bir cümle halinde zikredilen ve âmmın bulunduğu cümleden ayrı bir cümle ola­rak gelen delillerdir. Bunun Örneği ise, daha önce zikredilen, karısına zina iftirasında bulunan erkeğin hükmünü belirten âyet ve ondan önce geçen âyettir.”[117]

 

Nesh ile Tahsis Arasındaki Fark:

 

Bunlar, âmm kelimenin fertlerinin sadece bir bölümünü kapsadığını ifa­de etme yönünden aynıdırlar. Fakat şu noktada ayrılırlar:

Tahsisde, âmm kelimenin bütün faıtlerini kapsamadığı, önceden bellidir.

Nesh de ise, âmm kelime, önce bütün fertlerini kapsar, sonra nasih de­lille bazı fertleri kapsamın dışına çıkarılır.

Bunların aralarındaki farkı, Hanefiler ve cumhur ulema şöyle açıklamış­lardır:

Hanefîler, tahsiste "tahsis eden delilin", âmmın bulunduğu cümleye biti­şik olmasını, onunla beraber gelmesini ve daha baştan âmmın bazı fertleri­nin kapsamdışı bırakıldığını ifade etmesini şart koşmuşlardır. Nitekim, has­tanın ve yolcunun, orucu yiyebileceklerini ve daha sonra kaza etmeleri ge­rektiğini beyan eden ve muhassis delil sayılan âyetler bu şartları haizdir.[118]

Nesinde ise, "nesheden delilin" âmmın bulunduğu cümleden sonra zik­redilmesini, âmmın kapsadığı bütün fertlerinden bazılarının hüküm dışı bı­rakıldığını beyan etmesini şart koşmuşlardır. Nitekim, hanımına zina isnad edip de sonra da dört şahit bulamayan erkeğin, doğru söylediğine dair dört defa yemin ederek kendisini iftira cezasından kurtarabildiğini beyan eden âyet, bu şartlara sahip olduğundan nasih bir delildir.[119]

Cumhur ulema ise, yalnız tahsis eden delilin âmm ile "amel etmeden ön­ce" gelmiş olmasını şart koşmuşlar, bu delilin âmm ile birlikte veya daha son­ra zikredilmesinin herhangi bir önemi olmadığını bildirmişlerdir.

"Nesheden delilin" ise, âmm ile amel ettikten sonra gelmesini şart koşmuş­lardır. Hanefilerin nesih için verdikleri misal bunlar için de geçerlidir. Âmm kelimelerle ilgili olan konulardan biri de şudur:

Kelimenin genelliğine itibar edilir, özet sebebine bakılmaz.

Amm olan kelimelerle İlgili olan hususlardan bîri de, "sebepleri özel de olsa, âmm kelimeler genelliklerini korurlar" kaidesidir. Binaenaleyh, herhan­gi bîr genel nassın geliş veya zikrediliş sebebi özel bir şahıs veya özel bir ha­dise olsa bile, nas genel olma özelliğini korur.

Nassın sebebi nüzulü, onu anlamaya yardımcı olsa da, onun umumluğu-nu daraltan bir delil değildir.

Mesela, şu nasların sebepleri özeldir. Buna rağmen hükümleri geneldir:

a. Bir adam gelip Resulullah (sav)'dan şunu sormuştur: "Biz denizde yol­culuk yapıyoruz. Beraberimizde az bir su taşıyoruz. Bununla abdest alacak olursak susuz kalıp susuyoruz. Deniz suyu ile abdest alalım mı?" Resulullah

 (sav) bu adama şu cevabı vermiştir: "Denizin suyu temiz, ölüsü de helaldir.”[120] Her ne kadar bu hadis-i şerif, belli bir kişinin zaruret halinde deniz su­yundan sadece abdest alabileceğini sormasına cevap teşkil ediyorsa da, ge­nel mahiyette olduğu İçin bu özel sebebe bakılmaz. Hadisin soruyu soran için de, başkaları için de zaruret halinde de, normal durumlarda da, abdest almak için de, başka temizlikler için de geçerli olduğu hükmüne varılır.

b. Bir gün Resulullah (sav), Hz. Meymunenin cariyesine sadaka olarak ve­rilen bir koyunun ölmüş cesedinin yanından geçti ve şöyle buyurdu: "Bunun derisini alıp tabak etseydiniz ve ondan faydalansaydınız ya." Bu ölmüş bir koyun dediler. Bunun üzerine Resulullah (sav) şu cevabı verdi: "Herhangi bir deri tabak yapılırsa, temiz olur.[121]

Belirli bir hadisenin sebep olduğu bu hadis-i şerif, genel bir hüküm ifa­de etmektedir. Sadece sorulan koyunun derisi için değil, bütün deriler için geçerlidir. Domuz derisi hariç.

c. Zihann hükmünü beyan eden Mücadele Sûresi'nin 1-4 âyetlerinin se­bebi nüzulü: Evs b. es-Samİt'in hanımı Havle'dir. Fakat âyet her zihar yapan için geçerlidir.[122]

d. Lian'ın hükmünü beyan eden Nur Sûresi âyet: 6-9, Hilal b. Ümeyye hak­kında nazil olmuş, fakat hanımına zina isnad eden herkes için geçerlidir.[123]

e. Resulullah (sav)'e, Budaâ kabilesinin kuyusundan sorulmuş, Rasuluİ-lah (sav) da şu cevabı vermiştir: "Su temizdir, onu herhangi bir şey necis edemez.”[124] Başka bir hadiste de: "Şüphesiz, suyu hiçbir şey necis edemez. An­cak rengini veya tadını, yahut kokusunu değiştirecek bir şey necis eder.”[125]

Birinci hadis-i şerifin de belli bir soruya cevap olarak zikredildiği, ancak genel kapsamlı olduğundan, sadece bir hadiseye tahsis edilemeyeceği ve ge­nelliğini koruduğu muhakkaktır.

 

Müşterek Kelimeler:

 

1. Müşterekin Kavramı:

 

Önce tek bîr manaya konulan, daha sonra başka, bir veya birkaç mana­ya da kullanılan kelimelere, müşterek kelimeler denir.

Arapçada göz, pınar, altın, dinar, casus, güneş ve diğer manalara konu­lan "ayn" kelimesi; hayızh olmak ve hayızdan temizlenmek manalarına ge­len "kur'u" kelimesi;

Efendi ve köle manalarına konulan "mevla" kelimesi, müşterek kelimele­re misaldir.

 

2.  Müşterek Kelimelerin Türeyiş Sebebi:

 

Asıl olan kelimelerin tek bir manaya konulmasıdır. Zira birden çok ma­naya konulduğu zaman, karışıma sebeb olmakta ve müşterek kelimeden ne­yin kastedildiğini anlamakta güçlük çekilmektedir. İşte bu nedenle bir keli­menin aslında birkaç mana karşılığına bir defada konulmuş olması İhtimali uzak bir ihtimaldir. O halde müşterek kelimenin türeyiş sebebi nedir? Bu hu­susta alimler çeşitli sebepler zikretmişlerdir. Bunların en Önemlileri şunlar­dır:

a. Bir kelime, kabilenin birinde belli bir manaya, diğerinde başka bir ma­naya konulur. Sonra bunun farkına varmadan kelime birden çok manada kul­lanılıyormuş gibi meşhur olur ve böyle kabul edilir.

b. Bir kelime, önce gerçek manasına konulur. Sonra bu kelime mecazi an­lamda başka bir manada kutlanılır. Daha sonra, kelimenin mecazi anlamda kullanıldığı unutulur ve kelimenin birden çok manaya konulduğu kabul edi­lir.

c.  Kelime, aslında, fertleri çokça olan tek bir manaya konulur.

Fakat zamanla bu unutulur. Kelimenin her bir ferdine ayrı ayrı konuldu­ğu kanaati hakim olur ve müşterek bir kelime sayılır. "'Kur'" ve "mevla" ke­limelerinin bu türden olduğu kabul edilmekledir. Mesela kur'u kelimesi, as­lında herhangi bir şeyin "geline vakti" manasına konulmuştur. Kadının adet görmesinin gelme vakti, adetinden temizlenmesinin gelme vakti, sıtmanın gel­me vakti, Süreyya yıldızının işaret ettiğine göre yağmurun gelme vakti gibi çeşitli şeylerin gelme vakti anlamına konulmuş, fakat daha sonra genel an­lama konulduğu unutulmuş ve bu genel anlamın birer fertleri olan kadının hayız görme vakti ve hayızdan temizlenme vaktinin gelmesi anlamlarına ay­rı ayrı konulduğu kabul edilmiştir.

Keza "mevla" kelimesi, aslında yardımcı manasına konulmuştur. Efendi kö- leşine yardım ettiği için efendiye mevla denilmiş, köle de efendisine yardım ettiği için köleye de mevla denilmiştir. Fakat zamanla bu genel anlam koy-bolmuş mevla kelimesinin hem efendi hemde köleye ayrı ayrı konulduğu ve müşterek bir kelime olduğu kabul edilmiştir.

 

3. Müşterek Kelimelerin Manalarını İfade Etmeleri:

 

Bir dilde esas olan, müşterek kelimenin olmamasıdır. Çünkü bu durum­da bîr kelime tek bir manaya konulmuş olur ve karışıklığa da sebeb olmaz. Bu hususta alimler ittifak etmişlerdir. İşte bu nedenledir ki müşterek kelime­lerin manalarını ifade etmeleri hususunda şu noktalara dikkat edilir.

A.  Bir kelimenin müşterek olup veya olmama ihtimali varsa, müşterek ol­mama ihtimali tercih edilir. Çünkü asıl olan müşterek olmamaktır.

B.  Şayet bir kelimenin müşterek olduğu kesin olursa, kelimenin manala­rından hangisine delalet ettiğine dair delil aranır ve ona göre kastedilen ma­na tayin edilir. Mesela şu iki âyette de "ayn" kelimesi zikredilmiştir. Birinci âyette pınar ikinci âyette İse göz manasını ifade ettiği âyetlerin gelişinden an­laşılmaktadır. Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz kî, Allah'tan kor­kanlar Rablerİnin kendilerine lütfettiği mükafatlar olarak, cennetlerde ve aynlar (pınarlar) başında olacaklardır..."[126]

"Yemin olsun ki, Biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır ama onunla gerçeği anlamazlar. Ayn'leri (gözleri) vardıranla onlarla hakkı görmezler. Kulakları vardır ama onlarla gerçeği işitemezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta danada sa­pıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir. "[127]

C. Müşterek kelimenin birden çok manada kullanılması.

Müşterek kelimenin bir yerde, birden çok manaya kullanıp kullanılmadı­ğı alimler arasında ihtilaf konusudur.

a. Haneh'lerin çoğunluğuna ve Şafülerin bîr kısmına göre, müşterek bir ke­lime, bulunduğu bir yerde birden çok manaya kullanılmaz. Manalarından sa­dece birinde kullanılmış olur.

Zira aslında müşterek kelime; her manasına ayrı ayrı konulmuştur. Bütün manalarına bir defada konulmuş değildir. Bu itibarla müşterek kelimeyi bir yerde birden çok manaya kullanmak, onu manalarına konulusuna ters bir şe­kilde yorumlamak olur. Bu da doğru değildir.

Mesela, "'Ben bir ayn gördüm" diyerek hem göz hem pınar hem casus hem de altın gördüğünü ka.sdetmek caiz değildir. Bu sözden neyin kasdedildiği araştırılır ve biri seçilir.

b. Safîlerin çoğunluğu ise, müşterek kelimenin bir yerde bütün manala­rına kullanılacağının mümkün olduğunu, tek bir manasında kullanıldığına da­ir herhangi bir delil bulunmadığında, bütün manalarında kullanılmasının ca-[z olacağını söylemişlerdir.

Bunlar, görüşlerine delil olarak, müşterek kelimelerin şu âyet-i celileler-de birden çok manaya kullanıldıklarım göstermişlerdir. Allah Teala şöyle bu­yuruyor:

"Göklerde ve yerdekilerin, güneşin, ayın ve yıldızların, dağların, ağaç­ların ve bir çok insanların Allah'a 'secde ettiğini' görmez misin..."[128]

Âyet-i celilede, yaratılanların Allah'a secde ettikleri zikredilmektedir, "secde etmek" müşterek bir kelimedir. İki manası vardır. Bunlardan biri:

- İsteyerek veya istemeyerek Allah Tealamn kainata koyduğu düzene bo­yun eğmektir.

-  İkinci manası ise, alnı yere koyarak secdeye kapanmaktır.

Ayette zikredilen "secde etmek" kelimesi her İki manaya da kullanılmış­tır. Çünkü, sadece birinci mananın kasdtedilmesi mümkün değildir. Zira in­sanların birçoğu değil, hepsi Allah'ın kainata koyduğu kanunlara ister iste­mez boyun eğmektedir. (Yemekte, içmekte, uyumakta, yaşamakta ve ölmek­tedir) Bütün insanlar boyun eğdiklerine göre ve âyette de insanların bir ço­ğunun secde ettiği bildirildiğine göre burada secde etmekten alnı yere ko­yarak secde etmek manasının da kasdtedildiğini kabul etmek gerekir.

Keza sadece ikinci mananın kastedildiğini söylemek de mümkün değil­dir. Zira güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların ve hayvanların alınla­rını yere koyarak secde ettiklerini söylemek doğru olamaz. O halde âyette­ki "seete ettikleri" ifadesinden maksad, insanlar dışındaki varlıkların, ister İs­temez boyun eğdiklerini bildirmek ve insanlar İçin de "alınlarını yere koya­rak secde ettiklerini" beyan etmektir. Burada müşterek kelime her iki mana­sında da kullanılmıştır.

Allah Teala, diğer bir âyet-i celilede şöyle buyuruyor:

"Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere selat ederler..."[129]

Âyette "selat ederler" kelimesi zikredilmektedir. Bu kelime müşterek bir kelimedir. Manalarından biri dua etmek, diğer de rahmet vermektir. Bu ke­lime âyette her iki manasında da kullanılmıştır. Allah Teala için "Rahmet ver­mek", melekler İçin de "dua etmek" manasında kullanılmıştır. Zira, tek bir ma­nasında kullanıldığı farzedilecek olursa, ne Allah Teala'ya dua etmek mana­sını, ne de meleklere rahmet vermek manasını isnad etmek münasip olur. O halde, âyetin manası şöyledir: "Şüphesiz Allah, Peygambere rahmet bahşeder, melekleri de onun için dua ederler..."

Hanefiler, Şafiilerin çoğunluğunun delil gösterdikleri bu âyetleri yorum­layarak şöyle demişlerdir:

Birinci âyetteki "secde etmek" kelimesi tek bir manada kullanılmıştır. O da "boyun eğmektir." Fakat boyun eğmek İki türlü olur.

-  "İsteyerek boyun eğmek", insanların birçoğu için bLi tür boyun eğmek kasdedilmiştir.

-  "İstemeyerek boyun eğmek", İnsanlar dışındaki varlıklar için de bu tür bir boyun eğmek kasdedilmiştir.

İkinci âyetteki "selat ederler" kelimesi de tek bir manada kullanılmıştır. O da; "Peygamber için hayrın gerçekleşmesini istemektir."

Bu mana da Allah Tealaya isnad edildiğinde "Rahmet vermek" şeklinde meleklere isnad edildiğinde İse, "dua etmek" şeklinde ifade edilir.

c. Hanelilerin bazıları da, müşterek kelimenin olumsuz (menfi) cümleler­de bütün manalarında kullanıldığını, fakat olumlu (müsbet) cümlelerde tek bir manasında kullanıldığını söylemişlerdir.

Mesela bir insan, ölümünden önce "malımın üçte birini mevtalarıma vasi­yet ediyorum" der ise ve mevtalarından, kendisini azad eden efendilerini mi, yoksa kendisinin azad ettiği kölelerini mi kasdettiğini de açıklamaz ise, bu ada­mın vasiyeti batıldır. Çünkü mevla kelimesi müşterek bir kelimedir. Hem azad eden efendi, hem de azad edilen köle manalarında kullanılmaktadır. Vasiyet edenin her İki türden mevlaları bulunduğuna göre, bunlardan hangisini kas­dettiğini beyan etmediğine göre ve birinin diğerine tercih edileceğini göste­ren bir delil de bulunmadığına göre, vasiyet edilen kişi bilinmemektedir. Va­siyet edilenin meçhul olması ise, vasiyeti iptal eder, geçersiz kılar.

BLina mukabil, bir insan "şu adamın mevlasıyla konuşmayacağıma yemin ediyorum" derse, o adamın da hem kendisini azad eden efendisi, hem de ken­disinin azad eltiği kölesi bulunursa ve yemin eden zat, efendisini mi, yok­sa kölesini mi kasdettiğini beyan etmezse, bunlardan herhangi biriyle konuş­tuğu takdirde yeminini bozmuş olur. Çünkü burada müşterek kelime olan "mevla" olumsuz bir cümlede kullanılmıştır.

 

2- Manaların Kapalı veya Açık Olması:

 

Hüküm çıkarma yollarıyla alakalı olan konulardan bin de, hükümlerin te­mel kaynağı olan nasların manalarının kapalı veya açık olmasıdır.

Çünkü manaları açık olan naslardan hüküm çıkarmak kolaydır. Fakat ma­naları kapalı olan naslardan hüküm çıkarmak pek zordur. Özel bir çabayı ge­rektirmektedir.

İşte bu nedenledir ki: Fıkıh usulü alimleri naslan manalarının açıklık ve kapalılık derecelerine göre çeşitli kısımlara ayırmışlardır. Naslar, başlıca iki kısma ayrılmaktadır:

 

1.  Manaları Açık Olan Naslar:

 

Bunlar, kendi kalıplarıyla manalarım ifade eden, manalarının açıklanma­sı için dış etkenlere İhtiyaç bırakmayan nasLirdir. Bli türden olan naslar, ma­nalarının açıklık derecesine göre; muhkem, müf'esser, nass, zahir diye dört kısma ayrılmakladır, licrbirinin kendisine has hükmü olduğu için, ayrı ayrı zikredileceklerdir.

 

2.  Manaları Kapalı Olan Naslar:

 

Bunlar, kendi kalıplarıyla manalarını ilade etmeyen, manalarının anlaşıl­ması, İçin dış etkenlere muhtaç olan naslardır.

Bunlar da, manalarının kapalılık derecesine göre; hafi, müşkil, mücmel, müteşabih diye dört kısma ayrılmakladır. Bunlar da ayrı ayrı zikredilecekler­dir.

Manaları Açık Olan Naslar:

Manaları açık olan naslar, açıklık ve kuvvetlilik derecelerine göre, kendi aralarında dört kısma ayrılmakla, bunların en kuvvetlisine muhkem, ondan daha az kuvvetli olana müfesser, bundan daha az kuvvetli olana nass ve bun­dan da az kuvvetli olana /.ahir adı verilmektedir. Bunları sırasıyla şu şekil­de izah etmek mümkündür:

 

1. Muhkem Naslar:

 

A. Kavramı:

 

 Muhkem, konulduğu manayı açık bir şekilde İfade eden, ma­nası, zikredilen sözlerden (konudan) kascledilen asıl mana olan, tevil edil­me ihtimali olmayan ve Resulullah (sav) sağ iken neslıedilmiş olma ihtima­li bulunmayan nasdır.

Bu tarife göre muhkem bir nassın özelliklerini, şöyle sıralamak mümkün­dür: Muhkem nas:

a.  Kendinden kasdedİlen manayı açık bir şekilde ifade etmeli,

b.  Manası, zikredilen kelamdan (konudan) kasdedilen asıl mana olmalı,

c.  herhangi bir şekilde tevil edilme ihtimali olmamalı,

d.  Resulullah (sav) hayana iken neshedilmiş olmamalıdır.

Bir hükmün neslıedilmediği, ya özel mahiyetinden anlaşılır veya içinde zikredilen bîr kayıttan belli olur. Resulullah (sav)'ın ahirete İntikaliyle hük-mümlerin neshedilme ihtimali kalkmıştır.

 

B.  Misalleri:

 

Allah'a, meleklere, peygamberlere, kitaplara ve ahiret gününe iman etme­yi emreden naslar, geçmiş ve geleceğe ait haberleri bildiren naslar muhkem­dir. Çünkü bunlar hiç değişmeyen ebedi emirler ve ilahi haberlerdir.

Muhkeme misal olarak şu âyeti ve hadis-i şerifi zikretmek mümkündür: Allah Teala şöyle buyuruyor:

"... Sizin Peygambere eziyet etmeniz ve ölümünden sonra hanımları­nı nikahlamanız ebediyen caiz değildir..."[130]

Bu âyet-i celile, Resulullah'ın hanımlanyia evlenmenin yasak olduğunu ve ona eziyet etmenin caiz olmadığını ifade etmesi yönünden muhkem bir naslır. Çünkü âyet. bu hükümleri açık bir şekilde ifade etmekte ve beyan edi­len manalar zikredilen ûyellen kasdedilen asıl manalardır.

Ayrıca âyette bulunan "ebediyen" kaydı, âyetin nesh edilmiş olma ihtima­lini ve tevil edilebilme imkânını bertaraf etmekledir.

Peygamber efendimiz (sav) de bir hadis-ı şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Cihad, Allah'ın beni Peygamber olarak göndermesinden itibaren, üm­metimin sonunda gelenlerin deccalla savaşmalarına kadar devam edicidir. Cihadı, ne zalimin zulmü, ne de adaletlinin adaleti iptal edebilir.”[131]

Bu hadis de muhkem bir nasdır. Çünkü, "deccalla savaşıncaya kadar" ifa­desi hadisin tevil edilme ve neshedilmiş olma ihtimalini uzaklaştırmaktadır. Ayrıca hadis, manasını açık bir şekilde ifade eder ve manası konudan kas-dedİlen asıl manadır.

 

C.  Muhkem Nasların Kısımları:

 

Muhkem nasları başlıca iki kısma ayırmak mümkündür:

-  Muhkem Lizatihi (Kendiliğinden muhkem olan),

-  Muhkem Ligayrihi (Dış bir sebeplen dolayı muhkem olan).

 

a. Muhkem Lizatihi:

 

Kendi arasında İki kısma ayırmak mümkündür:

1) Nas. taşıdığı hükmün özel bir mahiyetinden dolayı muhkemdir. Nite­kim;

Herhangi bir şeriatta değişmesi mümkün olmayan "temel hükümler", mahiyetleri itibariyle nesheclilıneieri mümkün olmayan muhkem hükümler­dir. Mesela, Allah Tealanın sıfatlarını bildiren veya imani esaslarla ilgili olan yahut geçmiş ve gelecekteki haberleri zikreden naslar, tabiatları İtibariyle nes-hedilmeleri mümkün olmayan ve muhkem lizatihi olan naslardır.

Allah Teala, İhlas Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "Ey Muhammedi De ki: Al­lah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O'na muhtaçtır. O, ne doğurmuş, ne de doğurulmuştur. Hiçbir dengi yoktur."[132] Bu âyet kendi­liğinden muhkemdir. Çünkü Allah Tealanın sıfatlarını zikretmektedir.

2) Nas, içinde zikredilen bir kayıttan dolayı muhkemdir. Burada nassın İfade ettiği hüküm, değişmesi mümkün olmayan temel hü­kümlerden olmayıp detayla ilgili bir hükümdür. Neshedilmesi aslında müm-kündüi. Buna rağmen, nassın kendi içinde neshedilmediğini ve muhkem ol­duğunu gösteren bîr delil bulunur ve bu delile dayanılarak nassın lizatihi muh­kem olduğuna hükmedilir. Mesela: "... Ölümünden sonra Peygamberin hanımlarını nikahlamanız size ebediyen caiz değildir"[133] âyet-i celilesindeki "ebediyen" kaydı ve "cihad, deccalla savaşıncaya kadar devam edicidir"[134] hadis-i şerifindeki "deccalla savaşıncaya kadar" ifadesi, bu âyet ve ha­disin neshedilmediklerini ve lizatihi muhkem olduklarını göstermektedirler.

 

B. Muhkem Ligayrihi (Dış Bir Sebepten Dolayı Muhkem Olan)

 

Bütün nasların, Rasuluİlah (sav)'m ahirete intikal etmesinden sonra, Resulullah'ın vefatı sebebiyle neshedilme ihtimalleri kalmamış ve muhkem li-gayrihi unvanını almışlardır. Dikkat edilirse, bu türden olan naslar ne tabi­atları İtibariyle neshedilmeleri mümkün olmayan naslardır, ne de içlerinde nes­hedilmediklerini gösteren bir kaydı taşımaktadır. Bilakis, aslında neshedilme­leri mümkün olan naslardır. Fakat, Resulullah vefat edince vahiy kesildiği İçin ondan sonra bütün naslar muhkem ligayrihi sayılmışlardır.

Konumuzda kasdedilen muhkem naslar, lizatihi muhkem olan naslardır. Çünkü Rasulullalvtan sonra bütün naslar ligayrihi muhkemdir.

 

D. Muhkem Naslarla Amel Etmenin Hükmü:

 

Muhkem naslar, manalarını açık bir şekilde ifade ettikleri, tevil edilmele­ri mümkün olmadığı ve neshedilmedikleri kesin olduğu için bunlarla amel etmek gereklidir (farzdır). Muhkem olan bir nas muhkem olmayanla çatışır­sa, muhkemle amel edilir.

 

2. Müfesser:

 

A.  Kavramı:

 

Konulduğu manayı açık bir şekilde ifade eden, manası söylenen sözden kastedilen asıl mana olan, tevil edilme ihtimali olmayan ve Resulullah (sav) hayatta iken neshedilmiş olma ihtimali bulunan naslara müfesser denir. Bu tarife göre müfesserin özellikleri şunlardır:

a. Kendisinden kasdediîen manayı açık bir şekilde ifade eder.

b.  Manası, söylenen sözden ka.sdedilen asıl manadır.

c.  Tevil edilme ihtimali yoklur.

d. Müfesser naskırın, Resulullah (sav) hayatta İken nesh edilmiş olma ih­timali vardır. Muhkem naslada aralarındaki fark da budur.

B. Misalleri: Allah Teala şöyle buyuruyor: "... Ey iman edenler! Müşrik­ler, sizinle nasıl topluca savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın. Bi­lin ki Allah, mutlaka takva sahipleriyle beraberdir."[135] Âyet-i celile bütün müşriklerle savaşmayı emretmektedir. Âyet bu manayı açık bir şekilde ifade etmekte ve bu mana âyetin ifade etmek istediği asıl manadır. "Topluca" ke­limesi, "müşrikler" âmm kelimesinin tahsis yoluyla tevil edilebilmesine en­gel olur. Bu itibarla âyetin tevili de mümkün değildir. Ancak, âyetin beyan ettiği hüküm, ebedi hükümlerden olmadığı için Rasuluİlah döneminde bu­nun neshedilmesi mümkündür. Bu itibarla âyet, lizatihi muhkem değil, mü­fesserdir.

Allah Teala diğer bir âyet-i celilede şöyle buyuruyor:

"Onlar ki, iffetli kadınlara zina isnad edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremezler, onlara seksen değnek vurun..."[136]

Âyet-i celile, zina iftirasında bulunanlara seksen değnek vurulmasını em­retmektedir. Âyel bu sayıyı açıkça ifade eder ve âyetin manası konudan kas­tedilen asıl manadır. Çünkü âyet. zina iftirasında bulunma cezasını beyan et­mek İçin zikredilmektedir. "Seksen" kelimesi hass kelimelerden olduğu için tevil edilme ihtimali de yoktur. Ancak bu ceza da. KasuluLlah (sav) dönemin­de neshedilmesi mümkün olan hükümlerdendir. Bu itibarla, âyet lizatihi muh­kem değildir, müfesserdir.

 

C. Müfesserin Kısımları:

 

Kendi kendisini açıklayan müfesser, başka nassın açıkladığı müfesser.

a. Zikredilen âyet veya hadis-i şerif, bizzat kendi içinden bir bölümü ile açıklanmış olabilir. Bu durumda açıklığa kavuşturulan bölümüne müfesser, açıklayan bölümüne de müfessir denir. Yukarıda zikredilen birinci âyet ve onun ardından zikredilen hadis-i şerif, bu kabildendir. Başka bir âyet-i ce­lilede Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Fecir vaktinde, beyaz ipliğin siyah iplikten seçilmesi anına kadar yeyin için..."[137]

Âyet-i celilede zikredilen "Fecir vaktinde" ifadesi, âyetin "beyaz ipliğin si­yah ipükten seçilmesi anına kadar yeyin için..." bölümünden neyin kasde-dildiğini açıklamakta, beyaz ipliklen maksadın, günün aklığı, siyah iplikten maksadın da gecenin karanlığı olduğunu beyan etmektedir. Bu itibarla "Fe­cir vaktinde" bölümü müfessir, diğer bölümü ise müfesserdir.

b. Ayet veya hadis, başka bir âyet veya hadisle açıklanmış olabilir. Bura­da da açıklanana müfesser, açıklayana ise müfessir denir.

Mesela, Allah Teala şu âyetle, hırsızlık yapmanın cezasını belirterek bu­yuruyor ki: "Erkek hırsızla kadın hırsızın yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah tarafından bir azab olarak ellerini kesin."[138]

Âyet-i celile genel bir hüküm ifade etmektedir, bu genel hükmün belirli kayıtlarla kayıtlanması mümkündür. Nitekim, şu iki hadis-i şerif, hırsızlık ce­zasının uygulanabilmesi için, çalınan malın muhafaza altında olan bir mal ol­ması ve miktarının en az on dirhem olması şanını getirmişler ve böylece ge­nel hükmü izah etmişlerdir. Burada âyet müfesser, hadisler ise müfessirdir. Nitekim, Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, şöyle buyuruyorlar:

"On dirhem değerinden daha az bir şeyin çalınması halinde kesme ceza­sı yoktur.''[139]

Hanefi mezhebine mensup olan alimler, bu hadis-i şerife dayanarak on dir­hem değerinden daha az olanı çalana, el kesme cezasının uygulanamayaca­ğını söylemişlerdir. Maliki, Şafii ve Ahmed b. Hanbel' e göre İse; bu miktar çeyrek dinardır.[140] Yaklaşık olarak bir gıram ve altı santigrat saf altındır).

Diğer bir hadis-i şerifte ise. "Hurma ağacı kalbinde[141] ve (ağacın üzerin­de olan) meyvede kesme cezası yoktur" buyurulmuştur.[142]

Bu hadis-i şerif de hırsızlardan, ağacın üzerindeki meyveyi çalanı veya hurma ağacının kalbini çalanı istisna etmiş ve bunlara kol kesme cezasının uy­gulanmayacağını belirtmiştir. Böylece âyetin genel ifadesini açıklamıştır. Ayet. müfesser, hadisler ise müfessirdir.

Görüldüğü gibi, müfesser nasları, açıklığa kavuşturan ve müfessir diye ad­landırılan deliller, ancak âyet veya hadîs-i şerif olabilir. Zira, bir nassın tah­sis veya tevil edilme ihtimallerini uzaklaştıran bu tür tefsirler, yalnız Resulullah (sav)'ın döneminde sözkonusu olmaktadır.

Resulullah'tan sonra yapılan içtihadlar. "tevil" ve "tahsis" ihtimallerine en­gel olamaz ve Kur'anın naslarını tefsir sayılmaz. Bu nedenle, müctelıidlerin içtihadlarıyla açıkladıkları bir nassa, sırf bu açıklamadan dolayı mütesser de­nilemez.

 

D. Müfesser Naslarla Amel Etmenin Hükmü:

 

Müfesser naslann neshedildiklerini gösteren bir delil bulunmadıkça bun­larla amel etmek gereklidir (farzdır).

 

3. Nass

 

A. Tarifi:

 

Konulduğu manayı açık bir şekilde ifade eden, manası söylenen sözden kasdedilen asıl mana olan, tevil edilme ve Resulullah döneminde neshedil-miş olma İhtimali bulunan kelamlara nass denir. Bu tarife göre, şu özellik­leri kapsayan bir kelama nas denilmektedir:

a.  Kendisinden kasdedilen manayı açık bir şekilde ifade etmelidir.

b.  Manası söylenen .sözden (konudan) kasdedilen asıl mana olmalıdır.

c.  Naslann, hem tevil edilme, hem de Resulullah (sav) hayatta iken nes-hedilmiş olma ihtimalleri vardır.

 

B. Misalleri:

 

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Faiz yiyenler, yerlerinden şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kal­karlar. Bu onların "alış-veriş de aynen faiz gibidir" de meler indendir. Halbuki Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır..."[143]

Âyet-i edilenin "Halbuki Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır" bölümü, alış-verişle faizin birbirlerine benzememelerini İfade etmesi bakımın­dan nass sayılan bir kelamdır. Çünkü manasını, açık bir şekilde ifade etmekte ve ifade ettiği bu mana, zikredilen âyetten kasdedilen asıl manadır. Bunun­la beraber, âyette zikredilen "alış-veriş ve faiz" kelimelerinin arapça metni­nin başında kuşatma manasını içeren "el" harfi tarifi bulunduğu için, bu ke­limeler âmm kelimelerdir. Bu itibarla tahsis edilmeleri ve bu yolla tevil edil­meleri mümkündür. Ayrıca bunların itade ettikleri manalar, değişmesi müm­kün olmayan ebedi hükümler olmadıkları için bunların Resulullah dönemin­de neshedilmiş olmaları da mümkündü. İşte bu nedenle âyette geçen mez­kur cümle bir nasdır.

Diğer bir âyet-i kerimede: "Hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının, yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak elle­rini kesin”[144] buyurulmuştur.

Bu âyette zikredilen ''hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadın" ke­limeleri de başlarında "el" takısı bulunan âmm kelimelerdendir. Tahsis ve neshedilmesi mümkündür. Bu İtibarla nassdır.

Başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vu­run..."[145] Bu âyet-i celile, zina eden bekâr erkek ve kadının cezalandırılma­sını ifade etmesi bakımından nassdtr. Fakat onlara verilecek cezanın türü ve miktarını bildirmesi bakımından ise, mülesserdir. Çünkü "zina eden kadın ve zina eden erkek" kelimeleri, başlarında kuşatma manasını içeren "el" harfi tarifiyle zikredilmişlerdir. Dolayısıyle âmm kelimelerdendir. Bunların tahsis yoluyla tevil edilmeleri mümkündür. Fakat, ''yüz değnek" kelimesi, hass bir kelimedir. Tahsis mümkün değildir, bu itibarla tevil edilme ihtimali yoktur. Dolayısıyla âyet, sayıyı ifadesi yönünden müfesser, cezayı ifadesi yönünden de nassdır.

Şu âyette de durum böyledir:

"İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun."[146]

Ayet, kadınlara zina İftirasında bulunanların cezalandırılmalarını ifade et­mesi bakımından nass, cezanın seksen değnek olmasını ifade etmesi bakı­mından müfesserdir.

 

C. Nassın Kısımları:

 

a. Maliki ve Şafii mezhebine mensup olan alimlerin bir çoğu, daha son­ra zikredilecek Zahir ile Nass arasında herhangi bîr fark görmemekte ve bun­ları aynı şeyler saymaktadır.

b. Maliki ve Şafii mezheplerine mensup olan başka bir gurup alim ise, Za­hir ile Nassın farklı şeyler olduklarını söylemişler ve bunların her birini şöyle tarif etmişlerdir. Nass, ifade ettiği manası dışında başka bir manayı İfa­de etme ihtimali olmayan sözlerdir. Zahir ist-, gösterdiği manası dışında baş­ka bir manaya da ihtimali olan sözlerdir.

1) Bir kısım Maliki alimleri, nassın asıl manası dışında başka bir manayı ifade ettiğine dair, delilden kaynaklanan bir ihtimalin bulunmamasını şart koş­muşlardır. Delilden kaynaklanmayan bir ihtimalin ise, kelamın nass olması­na zarar vermeyeceğini söylemişlerdir. Bunlara göre "âmin" kelimeler, genel­lik ifade etmeleri bakımından nassdır. Çünkü bunların tahsis edilme ihtimal­leri delilden kaynaklanmamaktadır.

2) Diğer bir kısım Malikiler ise. nassın asıl manası dışında başka bir ma­nayı ifade ettiğine dair hiçbir ihtimalin bulunmamasını şart koşmuşlardır. İh­timalin delilden kaynaklanan bir İhtimal veya delilden kaynaklanmayan bir ihtimal olması farksızdır.

Bunlara göre "ânını" kelimeler, genellik ifade etmeleri yönünden nass sa­yılmazlar, zahir sayılırlar. Çünkü ânını kelimelerin tahsis edilme ihtimalleri delillerden kaynaklanan bir ihtimal olmasa da bulunması mümkün olan bir ihtimaldir.

c. Hanefiler ise, nass ile zahirin farklı şeyler olduklarını belirtmişler ve bun­ların her birini şu şekilde tarif etmişlerdir.

-  Nass, kendisinden kastedilen manayı açık bir şekilde ifade eden ve ma­nası, söylenen sözden kastedilen asıl bir mana olan kelamlardır. Yani, söy­lenen söz bu manayı ifade etmek için söylenmiştir.

- Zahir ise, kendinden kastedilen manayı açık bir şekilde ifade eden, fa­kat manası söylenen sözden kastedilmeyen bir mana olan kelamdır.

 

D. Nass ile Amel Etmenin Hükmü:

 

Nassın tevil edilmesi gerekliğini veya neshedildiğini gösteren bir delil ol­madıkça, nass ile amel etmek gereklidir.

Kassın tahsis edilerek tevil edildiğine misal olarak şu âyeti ve onu tahsis eden hadisleri zikretmek mümkündür. Allah Teala şöyle buyuruyor:

"... Allah, alış-verişi helal ve faizi haram kılmıştır..."[147]

Bir hadis-i şerifte: "... Resulullah, kısmin elinde bulunmayan bir şeyi sat­masını yasakladı”[148] buyurulmakta; başka bir lıadis-i şerifte de: "... Resulullah (sav), aldatan bir mahiyetteki alış verişi yasakladı..." buyurulmaktadır.[149] Bu iki hadis-i şerif ve benzeri hadisler, âyetle caiz olduğu gene! bir şekil­de ifade edilen alış-verisi tahsis etmekte ve belli alış verişlerin bu genel hü­küm dışında tutulduklarını bildirmektedir.

 

4. Zahir:

 

A. Kavramı:

 

Konulduğu manayı açık bir şekilde ifade eden, manası söylenen sözden aslında kastedilmeyen bir mana olan, tevil edilme ve Resulullah'ın dönemin­de neshedilmiş olma ihtimali bulunan naslara zahir naslar denir.

Bu tarife göre zahirin özellikleri şöyledir:

a.  Zahir, konukluğu manayı açık bir şekilde ifade eder.

b.  Manası söylenen sözden kastedilen ası! mana değildir.

c.  Hem tevil edilme, hem de Rasuîullah (sav) hayatta İken neshedilmiş ol­ma ihtimali vardır.

 

B.  Misalleri:

 

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Faiz yiyenler, yerlerinden şeytanın çarp­tığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların: "Alış-veriş de aynen fa­iz gibidir" demelerindendir. Halbuki Allah, alış-verişi helal, faizi ise ha­ram kılmıştır."[150]

Âyet-i celilenin: "... Halbuki Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kılmış­tır..." bölümü, ahş-verişin helalliğini ve faizin hanımlığını İfade etmesi bakı­mından zahir bir nasdır. Çünkü âyetin bu kısmı konulduğu manayı açık bir şekilde ifade etmektedir, fakat bu mana zikredilen âyetten kastedilen asıl ma­na değildir. Zira âyetin ifade etmek İstediği asıl mana, faiz ile alış-verişin bir­birlerine benzemediklerini ortaya koymaktır.

Diğer yandan, "alış-veriş ve faiz" kelimelerinin arapça asıllarının başında genellik ifade eden "el" takısı bulunduğu için bu kelimeler, âmm kelimeler­dir. Bu nedenle bunların tahsis edilme ihtimalleri vardır. Bu itibarla, tevil edil­me ihtimali mevcuttur.

Ayrıca, alış-veriş ve faiz, ebedi olmayan detaylı (cüz'i) hükümlerden ol­dukları için bunların, Resulullah (sav) hayatta iken neshedilmiş olmaları mümkündür. İşte bütün bu nedenlerle bu âyetin son bölümü alış-verişin helal ve faizin haram olduğunu ikide etmesi bakımından zahir bir kelamdır.

Zahire, diğer bir misal de şu âyet-i celiicdir:

"Eğer yetim kızlarla evlendiğinizde adaleti yerine getirememekten korkarsanız, diğer kadınların hoşunuza gidenlerinden iki, üç ve dörde ka­dar evlenin. Eğer aralarında adaleti yerine getirememekten korkarsanız, o zaman bir kadınla evlenin. Yahut da sahip olduğunuz cariyelerle yeti­nin. Adaletsizlik yapmamanız için en yakın yol budur."[151]

Bu âyet-i celile. kendileriyle evlenilmesi helal olan kadınlarla evlenme­nin mubah olduğunu ifade etmesi bakımından zahir bir nastır.

Çünkü bu manayı açık bir şekilde İfade etmektedir. Ancak âyetten kaste­dilen asıl mana, helal olan kadınlarla evlenmenin mubah olduğunu bildirmek değildir. Âyyetten kastedilen ası! mana, bu gibi kadınların birden fazlasıyla evlenmenin caiz olduğunu, bir arada evlenilecek kadınların sayısının dördü aşamayacağını ve birden fazla kadınla evlenebilmek için, evlenecek kişinin bunlar arasında adaletli davranacağına güvenen biri olması gerektiğini be­yan etmektir. Âyet, bu son manası itibariyle bir nasstır.

Bununla beraber, bu âyetin "birden fazla kadınla evlenmenin caiz oldu­ğunu" ifade etmesi bakımından zahir bir kelam olduğunu, çünkü âyetten kas­tedilen asıl mananın, yetim oian kadınlara karşı davranışlarda adaletli olma bakımından ihtiyatlı olmayı beyan etmek olduğunu söyleyenler de vardır.

Zahire, diğer bir misal de şu hadİs-i şeriftir:

Resulullah (sav)'a, deniz suyunun temiz olup-oimadığı sorulunca O da: "Denizin suyu temiz, Ölüsü helaldir" cevabını vermiştir.[152]

Bu hadis-i şerif, denizden ölü olarak çıkarılan "deniz hayvanlarının helal olmasını" ifade etmesi bakımından zahir bir kelamdır. Çünkü hadisten kas­tedilen asıl mana denizin suyunun temiz olduğunu beyan etmektir. Nitekim, soru bu maksatla sorulmuştur. Hadis, deniz suyunun temizliğini ifade etme­si bakımından ise nasstır. Zira kelamdan kastedilen asıl mana budur.

 

C. Zahirin Kısımları;

 

Daha önce de belirtildiği gibi, bir kısım alimler, zahirle nassın aynı şey­ler olduğunu söylemişler, fakat diğer alimler bunların farklı şeyler oldukla­rını bildirmişler ve bunlar farklılığın ne olduğu hakkında kendi aralarında ih­tilaf etmişlerdir.

Bazılarına göre, nass kendi manası dışında başka bir manayı İfade etme ihtimali olmayan, zahir ise kendi manası dışında başka bir manayı ifade et­me ihtimali bulunan sözlerdir.

Diğerlerine göre ise, manasını açık bîr şekilde ifade eden ve manası söylenen sözden kastedilen asıl mana olan kelamlara nass, manasını açık bir şekilde ifade eden ve manası söylenen sözden kastedilmeyen bir mana olan kelamlara da zahir denir.

 

D. Zahirle Amel Etmenin Hükmü:

 

Zahirin neshedilctiğinî veya tevil edildiğini gösteren bir delil bulunmadık­ça, bununla amel etmek gereklidir. Zahir bir kelamın, tahsis edilerek tevil edil­diğini gösteren bir delile misal olarak, zahir nitelikteki şu âyet-i celileyi ve onu tahsis eden şu iki hadis-i şerifi zikretmek mümkündür:

Allah Teala şöyle buyuruyor: u... Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır..."[153]

Daha önce de belirtildiği gibi, bu âyet, alış-verişin helal ve faizin haram-lığını ifade etmesi yönünden zahir bir kelamdır. Bunun genel ifadesine gö­re bütün alış-verişler helaldir.

Fakat Peygamber efendimiz (sav): "insanın kendisinde bulunmayan bir Şeyi satmasını yasaklamıştır… "[154]

Diğer bir hadis-i şerifte: "Resulullah (sav), aldatan (garanti edilemeyen) bir alış-verişi yasaklamıştır"[155]buyurmuş, âyette zikredilen genel alış-veriş-ten bazı alış verişlerin çıkarılacağını beyan etmiştir. Böylece zahir olan âyet tahsis yoluyla tevil edilmiştir.

Bu Kavramların Karşılaştırılması

Muhkem, Müfesser, Nass ve Zahir kavramları, birbirleriyle karşılaştırıldı­ğı zaman şu sonuçlar görülür:

a. Bunlar, manalarını ifade etme bakımından birbirlerinden farklıdırlar. En güçlüleri, Muhkem, sonra Müfesser, sonra Nass. sonra da Zahirdir.

b. Bunların manalarını ifade etmede birbirlerinden farklı olmalarının so­nucu, birbirleriyle çeliştikleri zaman ortaya çıkar. Bu durumda daha kuvvet­li olan diğerine tercih edilir. Muhkem Mülessere, Müfesser Nassa ve Nass da Zahire tercih edilir.

c. Bunlardan herbirinin diğeriyle, çeliştiklerine örnekler şunlardır:

1) Muhkemle, Müfesser'in çeliştiklerine misal şu iki âyettir:

"...İffetli kadınlara zina İsnad edenlerin şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin."[156] Bu âyet-i kerime, Hanefilere göre muhkemdir. Zira içinde,

"ebediyyen" iradesi bulunmaktadır. Bu insanlar, tevbe etseler dahi, şahitlik­leri kabul edilmez. Bu nedenle bu âyet, müfesser olan şu âyetİe çelişmek­tedir:

"...İçinizden adalet sahibi iki kişiyi, yaptıklarınıza şahit tutunuz... "[157]

Bu âyet, adil olan kişilerin şehadellerinin kabul edileceği hususunda müfesserdir. Buradaki adillikten maksat, adaleti yaralayacak bir şeyi yapma­mak veya yaptıktan sonra tevbe etmektir. Zina iftirasında bulunup sonra tev­be edenler de adil sayılırlar.

İşte bu sebepten dolayı iki âyet çelişmektedir. Burada muhkem olan bi-rînci âyet tercih edilir ve zina İftirasında bulunanların tevbe etmeleri halin­de bile şahadetlerinin kabu! edilemeyeceği hükmüne varılır.

2) Müfessir  ile Nassm çeliştiklerine örnek şu İki hadis-i şeriftir:

Resulullah (sav), bir hadis-i şerifinde: "Kendisinden hayız dışında kan gi­den kadın, her namaz vakti için abdest alır"[158] buyurmuştur.

Bu hadis, kendisinden kan giden kadının her namaz vakti İçin abdest al­masını ifade etme yönünden müfesserdir ve şu hadis-i şerifle çelişmektedir:

"Ey Fatime, sen her namaz için abdest al."[159]

Bu hadisin ise. kendisinden, adet görme dışında, kan giden kadının kı­lacağı her namaz için bir abdest almasını ifade etmesi yönünden bir nasstır.

Burada müfesser. nassa tercih edilir. Adet görme dışında kendisinden kan giden kadının, her namaz için değil, her namaz vakti için abdest alma­sının gerektiği hükmüne varılır. Ancak bu görüş Hanefilere aittir. İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik'e göre ise, birinci hadisin sıhhati şüpheli ol­duğundan her namaz için abdest alması gereklidir.Bu görüş, hadislere daha uygundur. Zira birinci hadis, sahih hadis kitaplarında zikredilmemektedir.

3) Nassla, Zahirin çeliştiklerine misal: Şu iki âyettir.

"Evlenİlmeleri haram olanlar dışında, iffetli olarak, zina etmeyerek, mallarınızla evlenmek istemeniz size helal kılındı..."[160] Bu âyet, genel olarak belli bir sayı ile yetinme şartı olmaksızın kadınlarla evlenmenin he­lal olduğunu ifade etmesi bakımından zahir bir kelamdır.

Şu âyette ise durum farklıdır:

"...Size helal olan ve hoşunuza giden kadınlardan iki, üç ve dörde ka­dar evlenin..."[161]

Bu âyet-i kerime dörtten fazla kadınla evlenmenin haram olduğunu ifa­de etmesi yönünden bir nass olduğu muhakkaktır. Çünkü konu buna dair­dir.

Burada zahir mahiyetindeki birinci âyetle nass olan ikinci âyet birbirleriy­le çelişmektedir. Nass olan ikinci âyet daha kuvvetli olduğu için tercih edi­lir ve dörten fazla hanımla evlenilemeyeceği hükmüne varılır.

 

Manaları Kapalı Olan Metinler

 

Manaları kapalı olan nasslar, kapalılıktaki derecelerine göre kendi arala­rında dört kısma ayrılmakta ve kapalılıktaki hafiflik derecelerine göre şu şe­kilde sıralanmaktadırlar:

Hafi, Müşkil, Mücmel ve Müteşabih.

Bunların her sonra geleni, bir öncekinden daha fazla kapalıdır.

 

1. el-Hafi (Manası Gizli):

 

Hafi, aslında manasını açık bir şekilde ifade eden, ancak kapsadığı fert­lerine uyarlanırken, bazı fertlerinin kapsama girip girmeyeceği hususu dış bir sebepten dolayı kapalı olan kelimelerdir. Tarifden de anlaşıldığı gibi hafi, as­lında manasını açık bir şekilde ifade eder. Fakat harici bir sebepten dolayı bazı fertlerinin ona dahil edilip edilemeyeceği kapalı ve gizlidir.

Buna misal, şu âyet-i kerimedir: "Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık ya­pan kadının ellerini kesin...”[162] "Hırsızlık yapan" ifadesi, açık bir şekilde ma­nasına delalet etmektedir. Zira bundan maksat, başkasının korunma altına alın­mış malını gizlice almaktır. Fakat, yankesici ve kefen soyan da bu ifadeye da­hil midir? Yoksa değil midir? İşte bu husus kapalıdır.

Yankesicideki kapalılık, şu sebeplerdendir:

a. Bu kelimenin dilde ayrı özel bir İsmi bulunmaktadır.

b. Bu, İnsan, malı gizlice çalmamakta, aksine mal sahibinin yanında ve uya­nık halinde almakladır. Binaenaleyh, yankesici, hırsızdan farklıdır ve bu âyet­teki "Hırsızlık yapan" ifadesine girmemekledir.

İşte alimler, bu şüphelen incelemişler ve yankesicinin de "hırsızlık yapan" ifadesine girdiğini belirtmişlerdir. Zira, yankesicinin dilde özel bir isminin bu­lunması, bu işin, hırsızlığın türlerinden biri olmasındandır. Diğer yandan, as­lında yankesici, malı sahiplerinin uyanık hallerinde değil, bilakis dalgın hallerinde alır. Böylece hırsız sayılır. Çünkü hırsız, uyuyan gözlerden istifa­de eder, yankesici de dalgın gözlerden faydalanır. İşte bu nedenle yankesi­ci de bir tür hırsızdır. Hem de çok tehlikelidir. Buna da hırsızlık yapanın ce­zasının uygulanacağı İttifak konusudur.

Kefen soyandaki kapalılık İse, şu sebeplerdendir:

A. Bu kelimenin dilde Özel bir ismi vardır. Eğer hırsızlık yapan ifadesine girmiş olsaydı, yeni bir isme gerek görülmezdi.

B. Hırsız, malı, korunduğu yerden alır. Kefen soyan ise, kabirden alır. Ka­bir, malı koruyan bir yer değildir.

C. Çalınan malın sahibi, dava açması halinde hırsızlık yapanın kolu ke­silir. Kefenin ise, sahibi yoktur ki, böyle bir davada bulunsun.

D. Kefen, değer edecek bir mal değildir. Çünkü, kimse onu satın almak istemez. Fıkıh ve fıkıh usulü alimleri, bu gerekçeleri de incelemişler ve ke­fen soyanın, hırsız kavramına girip girmeyeceği hakkında ihtilaf etmişlerdir:

a. İmam Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel ve Hanefi mezhebinden Ebu Yu­suf'a göre, kefen soyan da bir çeşit hırsızdır. Buna da hırsızlık yapanın ce­zası uygulanır. Zira;

- Kefeni, soyana dilde ayrı bir İsmin verilmesi, bunun hırsızlığın bir türün­den olmasındandır. O da kefen hırsızlığıdır.

-  Kefen, satın almaya rağbet olmaması onun bir mal olmasına engel de­ğildir. Çünkü kefeni satan onun kefen olmasını gizler. Ayrıca kefen, tamamen rağbet edilmeyen bir mal değildir. Nitekim onu soyan ona rağbet etmiştir.

- Çalınan malın koruma altına alınması meselesine gelince, her malın bel­li bir koruma şekli vardır. Kefenin korunma yeri de kabirdir.

- Ketenin sahibi vardır, o da ölüdür. Çünkü ona İhtiyacı vardır. Naşı, onun­la sarılıp setredilmiştir. Ölünün davacı olamaması, buna engel değildir. Onun mirasçıları, davacı olurlar.

b. Hanefi mezhebinin diğer alimlerine göre ise, kefen çalana daha önce­ki sebeplerden dolayı, hırsızlık cezası uygulanmaz, ona uygun görülen tazir cezası uygulanır.

 

Hafi'nin Hükmü:

 

Hafi Olan Bir Kelimenin, Bazı Fertlerinde Şüphe Edilince, O İyice Tedkik Edi­lir. Genel Kapsamına Girip Girmediği tesbît edilir. Ona göre hüküm verilir. Yu­karıda zikredilen misaller birer örnektir.

 

2. El- Müşkil (Manası Pek Zor Anlaşılan)

 

Müşkil, kendisinde bulunan bir sebepten dolayı, manası açık olmayan, an­cak bir kısım ön delilleri inceleyip düşünerek manasının bilinmesi mümkün olan bir kelimedir.

Müşkil İle hafi arasındaki fark; Hafi baştan anlaşılır. Sonra fertlerine tat­bik edilirken ortaya belirsizlik çıkar. Müşkil İse, daha baştan manası kapa­lıdır. İnceleyip üzerinde durduktan sonra manası anlaşılabilir.

Müşkİle misal, şu âyette geçen: "Kur'u" kelimesidir. "Boşanmış kadınlar, üç kur'u" (adet görme, temizlenme) iddet beklerler."[163]

"Kur'u" kelimesi, müşterek bir kelimedir. Arapçada hem hayız görme, hem de hayızdan kurtulup temizlenme manalarına gelmektedir. Ayette zikredilen kur'u kelimesinin bu iki zıt manalardan hangisini ifade ettiği açık değildir. Bu nedenle, fıkıh alimleri bu kelimenin manası hakkında ihtilaf etmişler ve her gurup, görüşüne dair ön deliller zikretmişlerdir. Bunları şu şekilde özet­lemek mümkündür:

A. Hanefi ve Hanbelilere göre, âyetteki kur'u kelimesinden maksat, adet görmedir. Boşanan hanımın başkasıyla evlenebilmesi İçin bekleme süresi üç defa adet görmesidir. Çünkü şu deliller bunu göstermektedir:

a. Âyetin devamında şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın, rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri o kadınlar için helal değildir..."[164] Şüphesiz ki, ka­dınların rahiminde bulunan şey, hayız kanıdır, hayızdan temizlenme değil­dir.

Bu da gösteriyor ki, kur'u kelimesinden maksat hayızdır.

b. Allah Teala, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: "Adetten kesilen ka­dınlarınızın iddetinde (bekleme süresinde) şüphe ederseniz, bilinki onla­rın iddeti üç aydır. "[165]

Bu âyette, hayızdan kesilme halinde iddelin üç ay olduğu zikredilmekte­dir. Bu da göstermekledir ki, kur'u kelimesinden maksat hayızdır. Ondan te­mizlenme değildir.

c.  Resulullah (sav) bir hadis-i şerifinde: "Cariyenin talakı (boşanması) iki talaktır. İddeti de iki defa adet görmesidir”[166] buyurmuştur. Bu da gösteri­yor ki, incelemekte olduğumuz âyetteki "kuru" kelimesinden maksat, hayız demektir.

d.  Resulullah, diğer bir hadiste, kuru kelimesini Ekra şeklinde çoğul ya­parak, kendisinden kan giden bir kadına şöyle buyurmuştur: "Ekra (hayız) günlerinde namazı bırak.”[167] Elbetteki namaz, adet görme günlerinde bıra­kılır. Adetten temiz olma günlerinde bırakılmaz. Bu da gösteriyor ki, Kuru'un manası adet görmektir.

e. Eğer, kur'u kelimesi, adetten temizlenme manasında kullanılmış olsay­dı, âyette onun yerine, temiz olma anlamına gelen tuhur kelimesi kullanılır­dı. Çünkü tuhurun zikredilmesi ayıp değildir. Hayızın açıkça zikredilmesi ayıp olduğu için, onun yerine her İki manaya da gelen kur'u kullanılmıştır. Nite­kim Kur'an, cinsi münasebette bulunma yerine, "dokunma" kelimesini kul­lanmıştır. Burada da durum aynıdır,

t. Âyette geçen "üç" kelimesi, hass bir kelimedir. Hass kelimeler, mana­larını kesin ve net bir şekilde ifade ederler. Bunların ifade ettikleri manaya birşey eklenemez ve ondan birşey eksiltilemez. Bu da, hass kelimenin iza­hında, zikredildiği nedenlerle, kuru kelimesinin adet görme manasına oldu­ğunu gösterir.

g. İddet beklemenin, asıl maksadı, kadının rahminde çocuğun olup olma­dığını anlamaktır. Kadının rahminin boş olduğunu gösterecek yol, adet gör­mektir. Adetten temizlenmek değildir. Çünkü temizlik, hamilelik halinde olur.

h. Bütün alimler, satın alınan cariyenin, rahminin boşluğunun adet gör­mekle tesbit edildiği hususunda ittifak etmişlerdir. İddet beklemede de du­rum böyledir. Çünkü ikisinin maksadı aynıdır. O da rahmin boşluğunu an­lamaktır.

B. Şafii ve Maliki alimlerine göre ise, âyette geçen kuru kelimesinin ma­nası, adetten temizlenmedir. Boşanan kadın üç temizlenme müddeti iddet bek­ler. Bunların delilleri ise, özetle şunlardır:

a. Yukarıda zikredilen âyette, üç manasına gelen "selase" kelimesi bulun­maktadır. Arapçada bu sayılar, saydıkları şeylerin tekillerine göre, eril veya dişil olurlar. Burada, "selase" eril olarak kullanılmıştır. Çünkü temizlenme manasına gelen "athar" kelimesinin tekili "tuhur"dur. Bu da üç sayısının eril kul­lanılmasını gerektirmiştir. Halbuki adet görme manasına gelen "heydat" ke­limesinin tekili "hayd" dır. Bu dişil bir kelimedir. Üç sayısının eril olarak kul­lanılmasına tersdir. İşte bu nedenle "kuru", temizlenme demektir.

b.  Kuru, kelimesinin asıl manası, bir araya toplamak ve birbirine eklemek demektir. Bu da, kuru'dan maksadın, temizlenme hali olduğunu gösterir. Çün­kü, temiz halde iken kan rahimde toplanır, sonra adet halinde dışarı çıkar.

c.  Dinen meşru olan boşama, kadının temiz olma anındaki boşamadır. Ka­dın, adetli iken onu boşamak bid'atttr. Allah Tcala bir âyette şöyle buyuru­yor: "Kadınları iddetleri içinde boşayın."[168] Bu da gösteriyor ki, kadınların iddeti, temizİenmeleriyle hesap edilir. Adet görmeleriyle değil.

Kanaatımızca, Hanefi ve rkınbelilerin görüşü daha isabetlidir. Çünkü, ha-dis-i şerifler de kuru kelimesi adet görme anlamında kullanılmıştır. Hadisler, Kur'an'ın en güzel tefsirleridir..

Müşkilin Hükmü

Müctehid, müşkil olan bir kelimenin manasını anlamak için, o kelimeyi incelemeli, bulabildiği delillere dayanmalı ve bir sonuca varmalıdır. Çünkü, müşkili araştırarak anlamak mümkündür.

 

3. el-Mucmel (Manası kapalı ve gizli ifade)

 

Mücmel, manası kendiliğinden kapalı olan ve ancak onu söyleyenin açıklamasıyla anlaşılabilen kelimedir.

Müşkille mücmel arasındaki fark şudur: Müşkili, aklı kullanarak anlamak mümkündür. Mücmeli ise, akılla anlamak imkansızdır. Mutlaka onu söyleye­ne başvurulup maksadını anlatmasını istemek gerekir.

Mücmele misal, şu âyette geçen namaz ve zekat kelimeleridir: "Namazı kılın, zekatı verin.. ."[169] Âyette geçen ve namaz diye tercüme edilen "salat" kelimesinin asıl lügat manası dua etmektir. Zekat diye tercüme edilen "ze­kat" kelimesinin lügat manası ise, büyüme ve artmadır.

Eğer Allah Teala. Peygamberi aracılığıyla bunların ıstılahı manalarını açıklamasaydı, bunları bilmek mümkün değildi.

 

Mücmelin Hükmü

 

Herhangi bir metinde mücmel olan bir kelime geçerse, bunu anlamanın tek yolu, o metni konuşanın açıklamasıdır. Bir kısım delilere başvurarak mücmelin manasını anlamak mümkün değildir.

Eğer mücmeli konuşan zat, onun açıklığa kavuşması için yeterli beyanat­ta bulunursa, mücmel kelime müfessere dönüşür. Şayet yeteri kadar açıkla­mada bulunmaz da, sadece bir kısım ipuçları verirse, bu durumda mücmel, müşkile dönüşür.

 

4. el-Müteşabih

 

Müteşabih, manası kendiliğinden kapalı olan, açıklanmasına dair herhan­gi bîr delil bulunmayan, şeriatın koyucusu tarafından da izahını gösteren ke­sin veya zanni hiçbir delil bildirilmeyen kelimelerdir. Müteşabihin üç özel­liği vardır:

a. Kendiğinden manası gizlidir, anlaşılamaz.

b. Akılla deliller bulup manasını anlamak imkansız.

c. Onu gönderen de manasını açıklayacak hiçbir yol zikretmemiştir. Müteşabihe misal, bazı sûrelerin başında bulunan, (elif lam mim); (ha

mim); (sad); (nun); (kaf ha ya ayın sad) gibi mukatta harfler, bir de Allah Te-ala'nın yaratıklarına benzediği imajını veren sıfatlardır.

Kur'an-ı Kerim'de müteşabih âyetlerin bulunduğu kesindir. Çünkü bizzat Kur'an bunu şöylece beyan etmiştir:

"Sana kitabı indiren O'dur. Onun bir kısım âyetleri muhkemdir. Bu âyet­ler, Kitabın anasıdır. Diğer bir kısım âyetleri de müteşabihtir. Kalblerin-de eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niye­tiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını yalnız Al­lah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise; "Biz bunlara iman ettik, hepsi Rab-bimizin katındandır" derler. Ancak akıl sahipleri düşünür."[170]

Müteşabihleri Anlamaya Çalışmak:

Ancak, alimler, bunların anlaşılması hakkında ihtilaf etmişlerdir:

a. Sefel alimlerine göre, müleşabih âyetleri bilmek mümkün değildir. Çünkü Allah Teaia: "Bunların açıklanmasını ancak Allah bilir" buyurmuş­tur. İlimde ileri gitmiş olanlar ise, bunların Allah kalından olduğuna iman eder­ler. Fakat manalarını anlamazlar. Nitekim Kur'an da bunu ifade etmiştir.

b. Halef (sonradan gelen) ulema ise, ilimde ileri gidenlerin bunları anla­yabileceklerini, âyetin de bunu bildirdiğini söylemişler ve âyete şu şekilde mana vermişlerdir:

"...Diğer bir kısım âyetleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik bulunan­lar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanla­rına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını ancak Allah, bir de ilimde ileri gi­denler bilir..."[171]

Görüldüğü gibi bunlar, ilimde ileri gidenleri de Allah Teala'ya atfetmişler­dir. Bunun sebebi, arap dil kaidelerini farklı yorumlamalarıdır.

 

Allah Teala'nın Yaratıklarına Benzediğini İma Eden Naslar:

 

1.  Selef Alimleri:

 

Allah Tealanın, yaratıklarına benzemesi imajını veren nasların da müte­şabih olduğunu, bunlara iman edip, manalarını bilmeyi Allah'a havale etmek gerektiğini, bunları tevile kalkışmanın abes olduğunu söylemişlerdir.

Müteşabihlere misal olarak şu âyeti zikretmek mümkündür:

"Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir."[172]

Burada geçen "Allah'ın eli" ifadesi müteşabihtir. Manasını ancak Allah bi­lir.

"Rabbin ve saf Saf olan Melekler geldiği zaman."[173]

Bu âyetle de "Rabbin... geldiği zaman" ifadesi müteşabihdir. Ona iman ede­riz. Manasını Allah'a bırakırız.

"... Üç kişi aralarında fısıltı İle konuşurken dördüncüleri, mutlaka Al­lah'tır. Beş kişi olsalar, altıncıları mutlaka O'dur. Bunlardan az olsunlar veya çok olsunlar, nerede olurlarsa olsunlar, Allah mutlaka onlarla bera­berdir. "[174]Bu âyette de, "Allah'ın fısıldananlarla beraber olduğu" İfadesi müteşabihtir, Manasını ancak Allah bilir. Çünkü Allah, zaman ve mekandan münezzehtir, beridir. O, yaratıklarına benzememektedir. Nitekim bir âyet-i celilede: "Onun hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve bilendir"[175] buyurulmuştur.

 

2. Halef Alimler:

 

Daha sonra gelen, son dönem alimleri ise, Kur'an ve hadiste geçen, ve Al­lah Tealanın yaratıklarına benzediği imajını veren bu gibi nasları uygun şe­killerde tevil etmişler, bu ifadelerin gerçek manalarında kullanılmayıp me­cazi anlamlarda kullanıldıklarını belirtmişlerdir. I lalef ulemasını buna iten sebep, bazı bidatçilerin ortaya çıkıp müteşabih âyetlere uymaları ve bu yolla batıl olan düşüncelerini yaymaya çalışmalarıdır.

İşte bu sebeplen dolayı, halef uleması, bu gibi nasları uygun şekilde te­vil etmişlerdir. Bunlara göre;

''Allah'ın elinden maksad, Allah'ın kudretidir; Allah'ın gelmesinden maksad, Allah'ın emrinin gelmesidir; Allah'ın fısıldaşanlarda beraber olmasından maksad, Allah'ın onları ilmiyle kuşatmasıdır."

Aslında selefin izlediği merod daha ihtiyatlı, halefin metodu ise, fesad ka­pısını kapamada daha evladır. Biz, selefin metodunu benimsemekteyiz.

 

Müteşabihin Hükmü:

 

Selef ve halef alimlerinin ittifakiyle, meteşabih naslara iman etmek gere­kir. Bunların manalarını araştırmaya gelince; selefe göre yersizdir. Çünkü bun­ları ancak Allah bilir. Halefe göre ise, caizdir. Çünkü ilimde ileri gidenler de bunların manasını bilebilir.

Şunu dikkatten kaçırmamak gerekir: Kulların yükümlü kılındığı bütün emir ve yasaklarda müteşabih bir nas yoktur. Bu nedenle, müteşabihleri tevil et­me gerekliliği yokiur. Sadece kalbi hasta olanların bunlara sarılarak nasları saptırmaya kalkınmalarını önlemek için tevile ihtiyaç duyulmuştur.

 

Tevil Nedir ve Kasıl Yapılır

 

Daha önce de belirtildiği gibi, zahir veya nass mahiyetindeki kelimelerin tevil edilmeleri mümkündür. Bu nedenle tevilin ne olduğunu bilmek gerek­mekledir:

 

1. Tevilin Tarifi:

 

Tevil, bir sözü, zahiri ve gerçek manasından çıkarıp muhtemel olan baş­ka bir manaya yorumlamaktır. Mesela, hass olan kelimeleri gerçek manala­rından çıkarıp, mecazi manalara yorumlama, ânım olan kelimeleri, umum-luğundan çıkarıp, fertlerinden bazılarına tahsis etmek tevildir.

 

2. Tevilin Şartları:

 

Yapılan bir tevilin sahih »İması için şu iki şartın bulunması gerekir. Yok­sa tevil fasiddir. Bu şartlar:

a. Tevili gerektiren bir durumun bulunması. Mesela, bir nassın kendisin­den daha kuvvetli olan başka bir nassa muhalif olması veya bir nassın, her keşçe bilinen İslâmî bir esasa ters düşmesi ve benzeri hallerde nasları tevil icab eder.

b. Tevil edilen kelimenin, yorumlanacağı manaya ihtimali olmalı; aksi tak­dirde zorlama bir tevil olur ve reddedilir.

 

3. Tevile Örnekler:

 

Hanefi mezhebine mensup olan fıkıh alimleri, bazı metinleri tevil etmiş­ler, Şafii alimleri, onların bu tevillerini kabul etmemişlerdir. Bunun tam ak­si de varittir.

Şimdi biz, Hanefilerin iki tevilini zikredeceğiz:

a. Hanefi'ler, Hasulullah (sav)'ın, "koyunlar kırka ulaşırsa, yüzyirmiye ka­dar bir koyun zekat verilir"[176] hadisinde geçen "bir koyun zekat verilir" cümlesindeki "bir koyun"u tevil etmişler, bunun gerçekten bir koyun olabi­leceği gibi, bir koyunun değeri de olabileceğini söylemişlerdir. Bunlara gö­re kırk koyunu bulunan bir kimse, dilerse koyunlardan birini veya onun de­ğerini zekat verir. Mutlaka koyun vermesi gerekmez. Çünkü, Muaz b. Cebel, Yemen halkından zekat alırken şunları söylemiştir: "Bana mısır ve arpanın ye­rine, çizgili kumaşları veya giyilmiş elbiseleri verin. Çünkü bu sizin için da­ha kolay, Rasulullalfın sahabeleri için de daha faydalıdır."[177]

Diğer yandan, zekatın farz kılınmasının hikmeti, fakirlerin ihtiyacını gider­mektir. Koyunun değerini vermek, fakirlerin ihtiyaçlarını gidermelerine da­ha uygundur. Çünkü onların çeşitli ihtiyaçları vardır. Para verildiği takdirde, acil olan ihtiyaçlarını gidermiş olurlar.

Şafii alimler, Hanefilerin bu tevilini kabul etmemişler ve şunu zikretmiş­lerdir: "Zekatın verilmesini beyan eden hadis, koyun verilmesini emretmiş­tir. Bunu gerçek manasından çıkarmaya gerek yoktur. Çünkü, yüce Mevla, fakirin de her türlü inaldan nasiplenmesini istemiştir. Koyunu olan koyun, sığın olan sığır, kumaşı olan kumaş verir. Böylece fakirin hertürlü malı olur.

Bu tevilde Hanefilerin görüşü daha isabetlidir. Nitekim Muaz'dan nakle­dilen hadis, bunu göstermektedir.

b. Hanefiler, Rasuluîlah'ın: "Hayvanların karnından çıkan yavruları­nın kesilmesi, annelerin kesilmesidir”[178] hadis-i şerifini şöyle tevil etmişler­dir: "Yavrular da anneleri gibi kesilirler. Yoksa, canlı çıkan ve kesilmeyen yav­rular helal değildir.

Hadisin zahiri ise, şu manayı ifade etmektedir: Annelerin kesilmesi yeterlidir. Ayrıca karından çıkan yavruları kesmek gerekmez. Onları, kesilmeden

yemek helaldir.

Şafii, Maliki ve Manbeli alimleri, Hanelilerin bu tevillerini de reddetmiş­ler ve hadisi zahir manasında almışlardır. Bunlara göre, annesinin karnından çıkan yavru, Ölü olsun veya diri olsun onu kesmek gerekmez ve onu yemek caizdir. Şafiiler, görüşlerine delil olarak şunları zikretmişlerdir:

- Hanefiler, hadiste olmayan "gibi" kelimesini, gerekmediği halde hadise ilave etmişlerdir. Buna dair herhangi bir delilleri de yoktur.

- Bu hadisin bazı rivayetlerinde, burada zikredilen yavrunun, karından ölü çıkan yavru olduğu beyan edilmiştir.

Ebu Said el-Hudri diyor kt: Dediler ki, Ey Allah'ın Rasulü! Deveyi boğaz­lıyoruz, ineği kesiyoruz,, koyunu kesiyoruz, karınlarında yavru buluyoruz. Onu atalım mı, yoksa yiyelim mi?.

Resulullah (sav) buyurdu ki: "istiyorsanızyiyin. Çünkü onun kesilmesi, annesinin kesilmesidir."[179]

- Diri olarak çıkan yavrunun hükmü bilinemeyen bir hüküm değildir ki, Resulullah'a sorulsun. Çünkü, onu kesmek mümkündür. Hükmü belli olma­yan, ölü olarak çıkan yavrudur. Bu yavru, annesinin bir parçası mı sayılıp ye­necek, yoksa ayrı mı sayılıp yenmeyecek?. Resulullah (sav), yeneceğini be­yan etmiştir.

Burada Şafii, Maliki, Hanbeli alimlerinin ve Hanefi mezhebinden Ebu Yu­suf'un, İmam Muhammed'in görüşleri tercih edilmiş, Ebu Hanife'nin tevili makbul görülmemiştir.

 

3- Kelimelerin Manalarını İfade Şekilleri:

 

Fıkıh usulü alimleri, Kur'an ve .sünnetten hüküm çıkarırken, üzerinde du­rulması gereken konulardan birinin de kelimelerin manalarını gösterme şekil­leri olduğunu beyan etmişler ve bu şekillerin neler olduğunu anlatmışlardır.

Bir kelime, manasını çeşitli şekillerde ifade etmiş olabilir. Mesela, kasde-dilen mana, bazan metnin bizzat kendi lafızlarından, bazan metnin İma ve işaretinden, bazan metnin, icap ettirmesinden, bazan da metnin mefhu­mundan anlaşılabilir. İşte bu nedenle, kelimelerin manalarım ifade şekille­ri dört kısma ayrılmakladır. Bunlar da arapça isimleriyle; Delaletü'l-İbare, Delaletu'l-İşare, Ddaletu'l-Fehva ve Delaletuİ-İktiza'dır. Bu taksim, Hanefile-re göredir. Biz de bunu esas alacağız.

Aslında metinler, kendi kelimeleri vasıtasıyla manalarını ifade ederler. An­cak bazen metinlerin başka manaları da olabilir. İşte tali manalara, ima yoluyla veya mefhumu aracılığıyla, yahut gerektirmesi icabı delalet edebilirler. Mesela, şu âyet-i kerimede bu dört yolu da görmek mümkündür:

"Size, annelerinizle, kızlarınızla, kız kardeşlerinizle, halalarınızla* tey­zelerinizle, kardeş kızlarıyla, kız kardeş kızlarıyla, sizi emziren süt anne­lerinizle, süt kardeşlerinizle... evlenmek haranı kılındı. "[180]

a. Âyette zikredilen anneler, kızlar ve diğerlerinin haram kılındığı âyetin bizzat kelimelerinden anlaşıldığından, âyel bu yasağı delaletu'l-ifadesi ile gös­termektedir.

b. Süt halaların haram kılındığı manası, metnin ima ve işaretinden anla­şıldığı için, bu yönüyle delaletü'l-işare olur. Çünkü âyet, süt anneye anne, süt kardeşe, kardeş dediğine göre, süt annenin bacısı da haladır hükmüne va­rılır.

c. Anneannelerin ve babaannelerin haram kılındığı, metnin mefhumun­dan anlaşılmaktadır. Bu itibarla, delaletu'l-fehva sözkonusudur.

d. Âyette zikredilen haramdan, evlenmenin haram olmasını anlamak, metnin icab ettirdiği bir manadır. Bu yönüyle delalelu'l-İktiza olur.

Şimdi bu kavramları leker teker İncelemeye çalışalım:

 

1. Delaletu'l ibare (Metnin kendisinin manayı ifadesi):

 

a.  Tarifi:

 

Delaletu'l-ibai'e. sözün gelişinden kastedildiği İçin, metinden İlk anlaşılan manayı cümle ve kelimelerin göstermesidir. İster bu mana, asıl kastedilen ma­na olsun, isterse, ek bîr mana olsun.

 

b.  Misalleri:

 

"Allah, alış verişi helal, faizi ise haram kıldı."[181]

Bu âyetin cümle ve kelimeleri, kendilerinden ilk anlaşılan şu iki manayı ifade etmektedirler: Birincisi, alışveriş helal, faiz haramdır. İkincisi ise, alış­verişle faiz birbirinden farklıdır. Âyet-i kerime, her iki manayı ifade etmek İçin zikredilmiştir. Ancak, bunlardan ikinci mana, asıl kastedilen manadır. Çün­kü âyet, "alış veriş de ancak faiz gibidir"[182] diyenlere cevap olarak inmiş ve bunların farklı şeyler olduğunu bildirmiştir.

Birinci mana ise. ek bir manadır. Zikredilmesi, ikinci manaya zemin ha­zırlamak ve ona ulaştırmak içindir. Âyet, her iki manaya da delaletul ibare yoluyla göstermektedir.

Buna dair diğer bir misal de şu âyettir:

"Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsa-nız, diğer kadınların Size helal olan ve hoşunuza gidenlerinden iki, üç ve dörde kadar evlenin."[183]

Bu âyetin cümle ve kelimeleri de iki mana ifade etmektedir.

- Birincisi: Kadınların helal ve temiz olanlarıyla evlenmenin mubah (ser­best) oluşudur.

- İkincisi ise: Evlenilecek kadınların sayısını dörtle sınırlamaktır. Ayet, her iki manayı da ifade etmek için zikredilmiştir.

Ancak, bunlardan ikinci mana asıl kastedilen manadır. Çünkü âyet, mü'minlere, "haksızlık yaparız korkusuyla yetimleri vesayetleri altına al­maktan kaçındıkları gibi. kadınlarla evlenmede de dörtten fazla kadınla ev­lenmekten kaçınmaları gerektiğini" ifade etmek için zikredilmemiştir. Çün­kü bu da haksızlığa sürükler.

Birinci mana ise, İkinci manaya ulaşmanın bir girişi ve önsözü mahiyetin­dedir ve ek bir manadır.

Görüldüğü gibi âyet, her iki manayı da delaletu'l-ibaresi yoluyla ifade et­mektedir. Ancak manalardan biri aslen kasd edilen diğeri ise ek olarak kas-

dedilen manadır.

 

2. Delaletu'l-îşare (Metnin ima ile manayı göstermesi):

 

a.  Tarifi:

 

Delaletul işare, cümle ve kelimelerin, metinden İlk anlaşılan asıl manayı değil de. o mananın icap ettirdiği ve biraz düşünüldükten sonra anlaşılabi­len tazimi manayı göstermesidir.

 

b. Misalleri:

 

"Oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde hanımlarınıza yaklaşmanız si­ze helal kılındı. "[184]

Bu âyet-i kerime, adaletul ibaresiyle "oruç tutulan günlerin gecelerinde ha­nımlarla cinsi münasebette bulunmanın helal olduğunu ifade eden manayı cümle ve kelimeleriyle göstermektedir. Aynı zamanda, metnin işaret ettiği, "cünüp iken oruç tutmak sahihtir" manasını da icap etme yoluyla İfade et­mektedir. Çünkü gecenin son anına kadar cinsi münasebette bulunabilme­nin helal oluşu, cenabellen yıkanmadan önce İmsak vaktinin geçtiğini, dolayısıyla cünüp olarak oruç tutmanın sahih olduğunu gerektirir. İşte âyetin cümle ve kelimelerinin icab ettirdiği bu son mana, Delaletü'l-işare yoluyla an­laşılan bir manadır. Asıl mana değil, onun gerektirdiği bir anlamdır.

Delaletü'l-işare'ye ikinci bir misal:

"Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman, onu yazın"[185] âyeti dir.

Bu âyet, delaletu'l-ibaresi İle, "belli süreye kadar ertelenmiş borcun ya­zılmasını istemeyi" ifade etmiştir. Çünkü metinden asıl anlaşılan mana budur. Aynı zamanda bu âyet, Delaletu'l-işaresiyle, yazının da delil olacağını ifade etmektedir. Zira yazı delil olmasaydı, onu yapmak emredilmezdi. İşte bu son mana, birinci mananın icab ettirdiği ve onun lazımı olan bir manadır. Cüm­le ve kelimelerin bizzat kendilerinden değil, İma ve işaretlerinden anlaşılır.

 

3. Delaletu'l-Fahva (İçeriğin gösterdiği mana):

 

a. Tarifi:

 

Düşünme ve ietihad etmeye ihtiyaç olmadan, sadece metnin manasını an­lamakla yerinilerek, açıkça ifade edilen hükmün, söylenmeyen bir husus için de geçerli olduğunu, cümle ve lafızların göstermesidir.[186]

 

b. Misallari:

 

"Ana ve babadan biri veya her İkisi yanında yaşlanırsa, onlara 'ör bi­le deme. Onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle."(3)

Bu âyet, delaletu'l-ibaresiyle, "ana ve babaya Öf demeyi yasakladığını ifa­de etmektedir.

Delaletu'l-fehvasıyla da, "ana ve babayı dövme, sövme, hapsetme gibi di­ğer eziyetlerin de yasaklandığını göstermektedir. Çünkü öf demek ve azar­lamak, en hafif eziyettir. Bunlar yasaklandığına göre, daha büyük eziyetle­rin yasaklanmış olmaları daha evladır. İşte âyetin mefhumu (içeriği) olan, "öf demenin yasaklanması" açıkça ifade edilen bir hükümdür. Bu hüküm, söy­lenilmeyen diğer eziyetler İçin de geçerlidir. Çünkü âyetten anlaşılan mana bunu göstermektedir.

Delaletu'l-fehvaya ikinci bir misal şu âyettir:

"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkamış olurlar. Onlar yakında yanıp duran bir ateşe sokulacaklardır."[187]

Bu âyet-i kerime, delaletu'l-İbaresiyle, haksız yere yetimlerin mallarını ye­menin haram olduğunu göstermektedir.

Delaletu'l-fahvasiyle de, "mallan yemeye benzeyen, mallan telef etme ve­ya saçıp savurma gibi fiillerin de haram olduğunu" gösterir. Bu son mana, söy­lenmeyen bir manadır. Ancak, söylenen cümleler, bunun da aynı hükme ta­bi olması gerektiğini mefhumu ile ifade etmektedir.

Dikkat edilirse, birinci misalde, söylenmeyen mana, söylenenden daha Önemli iken, ikinci misalde her iki mana da eşittir. Yetimin malını yemekle onu telef etme arasında her hangi bir fark yoktur.

 

4. Delaletu'l-iktiza

 

a.  Tarifi:

 

Bundan maksat, bir metnin sıhhatini icab ettiren bir hususu göstermesi­dir. Bu şey gizlidir, takdir edilir.

Burada gösterildiği farzedilen mana, cümle ve kelimelerden anlaşılan asıl manaya gerekli olan ve ondan Önce anlaşılması gereken bîr manadır. Çün­kü, bu olmasa mana sahih olmaz.

Delaletu'Hşaretle gösterilen mana ise, cümle ve kelimelerden anlaşılan asıl manadan sonra gelir ve ona lazım olan bir manadır.

 

b.  Misalleri:

 

Peygamber efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz, Allah, ümmetimden hatayı, unutmayı ve bir şeyin zorla yap­tırılmasını düşürdü."[188]

Bu hadis-i şerif, Delaletul ibaresiyle, "Muhammed ümmetinin hata etme­yeceğini, unutmayacağını ve kendilerine zorla bir şeyin yaptinlamayacağı-nı" ifade etmektedir. Görüldüğü gibi, bu mana sahih değildir. Zira ümmet, bunları yapmaktadır. O halde bu hadisin delaletu'l-iktizası, mananın sahih ol­ması için bir kelime takdir etmeyi gerektirmektedir, o da: "Günahı veya hük­mü gibi" kelimelerden biri olmalıdır.

Hadisin delaletu'l-iktizasına göre manası şöyledir:

"Şüphesiz ki Allah, ümmetimden hata etmenin, unutmanın ve kendisine zorla yaptırılanın günahını düşürdü."

Delaletu'l-iktizanın diğer bir misali şu âyettir.

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı... Fa­kat kim (katil) din kardeşi tarafından (öldürülenin velisi tarafından) affe­dilirse, Örfe uymak ve ona güzellikle Ödemek gerekir."[189]

Bu âyetin son bölümü, delaletu'l-İbaresiyle "affedenin örfe uymasını, af­fedilenin de iyilikle ona ödemesini" emrettiğini göstermektedir. Bu şekilde âyeti anlamak zordur. Bu nedenle, âyetin Delaletul iktizası devreye girer ve "kısas yapma yerine mal karşılığında barışmak caizdir" manasını İfade eder.

Böylece âyetin manası şu şekilde anlaşılır:

"Affeden, örfe göre bedel İsler. Affedilen katil de, İyilikle taahhüt ettiği be­deli ona öder." Görüldüğü gibi delaletu'l-iktiza, mutlaka manayı sıhhate kavuşturacak bir şeyin takdir edilmesini gerektirmektedir.

 

Kavramların Çelişmeleri

 

Metinlerin manalarını gösterme yollan olan ve delalet diye isimlendirilen bu kavramların hepsi eşit değildir. Bir kısmı diğerlerinden daha güçlüdür. Bun­ların güçlülük derecelerine göre sıralanmaları şöyledir:

En kuvvetlileri delaletul ibare, sonra işare, sonra fahva ve en sonra da İk­tizadır.

a. Delaletul ibare, delaletul işareden daha kuvvetlidir. Zira birincinin İfa­de ettiği mana, bizzat nassın kendisinden alınmadır ve sözün gelişinden an­laşılmaktadır.

İkincisinin ifade ettiği mana ise, bizzat metinden değil, metnin icab ettir­diği bir hususdan alınmaktadır ve sözün gelişinden anlaşılmamaktadır.

b. Delaletu'l-işare, delaletu'l-fahvadan daha kuvvetlidir. Çünkü, birincinin gösterdiği mana, bizzat metnin icap ettirdiği bir hususdan alınmaktadır. İkincinin gösterdiği mana ise, metnin mefhumundan (içeriğinden) anlaşılan tali bir manadır.

c. Delaletu'l-falıva da delaletu'l-iktizadan daha kuvvetlidir. Zira, birinci­nin gösterdiği mana, metinle alakalı olan bir manadır, çünkü metnin içeriğin­den anlaşılır. İkincisinin gösterdiği mana ise, metinle alakalı değildir. Mana­nın sahih olması zaruretinden dolayı takdir edilen bir manadır.

İşte bu kavramların ifade ettikleri mana ve hükümler birbirleriyle çeliştik­leri zaman, kuvvetli olan, daha az kuvvetli olana tercih edilir.

 

Kavramların Çeliştiklerine Misaller

 

1. Delaletu'l-ibare ile delaletu't-işarenin çeliştiklerine örnek:

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.”[190]

Bu âyet, delaletul ibaresiyle, "her katile dünyada kısasın gerekli olduğu­nu" İfade eder. Halbuki, şu âyet:

"Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır."[191]

Delaletu'l-ibaresİyle, "kasıtlı katilin, ahirette cezasının ebedi olarak cehen­nemde kalmak" olduğunu ifade eder.

Her iki âyetin delaletu'l-ibareleri çelişmemektedir. Çünkü biri dünyada­ki cezayı, diğeri ise, tevbe etmeyen katilin ahiretteki cezasını beyan etmek­tedir.

Ancak, ikinci âyet delaletu'l-işaresiyle şu manayı ifade etmektedir: "Kasıt­lı katile, kısas yapılmaz. Çünkü onun cezasının yalnız ahirette ebedi olarak cehennemde kalmak olduğu âyetin metninden anlaşılmaktadır." Böylece delaletler çatışır.

İşte burada delaletu'l-ibare tercih edilir. Birinci âyetle sabit olan hüküm alınır. Kasıtlı katile dünyada da kısas cezasının uygulanacağı kararına varı­lır. İkinci âyetin delaletu'l-işaresi alınmaz.

2. Delaletul işare ile, delaletu'l-fahvanın çeliştiklerine misal, yine şu âyet­lerdir:

"Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır. "[192]

Daha önce de belirtildiği gibi, bu âyet, delaletu'I-ibaresiyle, "kasıtlı kati­lin cezasının ebediyyen cehennemde kalmak olduğunu" ifade eder.

Delaletu'l-işaresiyle de, "kaşıdı katile dünyada herhangi bir ceza olmadı­ğını, bu nedenle ona keffaretin de gerekmediğini çünkü ebediyyen cehen­nemde kalmak, kişinin kafir olduğunu, kafirin keffaretinin ise kabul edile­meyeceğini" göstermektedir. Yani, delalelu'l-işare, kasıtlı katile keffaretin ge­rekmediğini ifade etmektedir. Halbuki, şu âyet delelatu'l-fahvasıyla, kasıtlı ka­tile de keffaretin gerektiğini göstermektedir:

"... Kim, bir mü'mini hata ile öldürürse, (keffaret olarak) bir muinin kö­le azad etmesi, bir de öldürülenin ailesine diyet ödemesi gerekir..."[193]

Bu âyet-i kerime, delaletul fahvasıyle, "kasıtlı katile de zikredilen keffaretin gerektiğini, ifade eder zira kasıtlı katilin, kasıtsız katilden daha kötü ol­duğu muhakkaktır. Kasıtsız katilin suçu kasıtlı katile göre daha ehvendir" an­lamını ifade eder. İşte burada birinci âyetin delaletu'l-işaresi olan, "kasıtlı ka­tile keffaret gerekmez" hükmü, ikinci âyetin delaletu't-fahvası olan, "kasıtlı katile de keffaret gerekir" hükmüne tercih edilir. Ve kasıtlı katile, keffaret ge­rekmez hükmüne varılır. Bu hüküm Hanelilere göredir. Şafiiler ise, delale-tu'1-fahvayı delaletu'l-işareye tercih ederler. Kasıtlı katile de keffaretin gerek­tiğini söylerler.

 

Mefhum el-Muhalefea[194] (Zıt Anlam)

 

1. Tarifi:

 

Söylenen bir söze ait olan hükmün zıddını, söylenmeyen için de geçerli saymaktır. Mesela, "Komşum bana gelirse, ona iyi davranacağım" sözünün mefhumu muhalifi, "komşum bana gelmezse, ona iyi davranmayacağım" şek­lindedir.

 

2. Çeşitleri:

 

Mefhumu muhalifin, meşhur olan dört kısım vardır. Bunları şöylece özet­lemek mümkündür:

 

A.  Sıfatların Mefhumu Muhalifi:

 

Bundan maksat, belli bir sıfatla vasıflanan bir hükmün, zıddının böyle bir sıfatla vasıflanmayan hüküm için de geçerli olduğunu kabul etmektir. Mesela, Peygamber (sav) efendimiz, bir hadis-i şerifinde: "Otlayan koyunlar kırka ulaşınca, bir koyunu zekat vermek gerekir”[195] bu­yurmuştur. Hadiste koyunlara zekat verme hükmü, "otlayan olma" sıfatıyla kayıtlıdır. Bunun mefhumu muhalifi şöyledir: "Otlamayan (içerde beslenen) koyunlara zekat yoktur."

 

B.  Şartların Mefhumu Muhalifi:

 

Bundan maksat, şarta bağlanan bir hükmün zıddının, böyle bir şartla ka­yıtlı olmayan hüküm için de geçerli olduğunu kabul etmektir. Bunun misa­li şu âyet-i kerimedir:

"Eğer iddet bekleyen kadınlar hamile İseler, doğum yapmalarına ka­dar nafakalarını verin..."[196]

Âyetin, iddet bekleyen hanımlara nafaka verme hükmü, "hamile olmala­rı" şartına bağlanmıştır. Bunun mefhumu muhalifi, "İddet bekleyen hanım­lar, hamile olmazlarsa, onlara nafaka verme mecburiyeti yoktur" şeklindedir.

c. "Kadar, dek, değin" şeklindeki miktar zarflarının mefhumu muhalifi: Bundan maksat, son noktası belirtilen bir hükmün zıddının,  nilıayi nok­tadan sonra geçerli olduğunu kabul etmektir. Bunun misali, şu âyettir:

"Eğer erkek, bu iki boşamadan sonra kadını bir daha boşarsa, kadının başka bir erkekle evlenmesine "kadar", boşayana helal olmaz.”[197]

Bu âyet, üç talakla boşanmış olan kadının, arlık başka bir koca ile evle-ninceye kadar ilk kocasına helal olmayacağını ifade etmektedir, âyetin mef­humu muhalifi ise, "başka koca ile evlenip boşandıktan veya o kocası Öldük­ten sonra, önceki kocasına helal olacağı" hükmüdür.

d. Sayıların mefhumu muhalifi:

Bundan maksat İse, sayı ile kayıtlı olan bir hükmün zıddının, bu sayının azalması veya çoğalması durumunda geçerli olacağını kabul etmektir. Buna örnek şu âyettir:

"İffetli kadınlara zina ispad edipte, sonra dört şahid getiremeyenlere, 'seksen" değnek vurun."[198]

Bu âyet, namuslu kadınlara zina etti iddiasında bulunan kimselere, -doğru söylediklerine dair dört şahid getirmemeleri halinde- seksen sopa vu­rulacağını ifade etmektedir. Bunun mefhumu muhalifi, "seksenden az veya çok sopa vurulamaz" hükmüdür.

Burada, "sopa vurmak" bir hükümdür. Onun sayı kaydı, "seksendir." Bu hükmün zıddı, "sopa vurmamaktır." Ancak, sayının eksilmesi veya çoğalma­sı şekliyle vurulamayacaktır.

 

Mefhumu Muhalife ile İlgili İki Husus:

 

a. Şuna iyi dikkat edilmelidir: Konuşulan her sözün mefhumu muhalifi alın­maz. Sadece sıfat, şart, nihayet miktar zarfı ve sayılarla kayıtlı olan hüküm­lerin bu kayıtlarının bulunmadığı faraziyelerde o hükümlerin zıddı alınır. Mesela, "ilim adamına" rağbet gösterilir, "ilim adamı olmayana" rağbet gösteril­mez; Eğer "gelirsen," sana ikramda bulunurum, "gelmezsen" ikramda bulun­mam; Yolculuğun İstanbul'a "kadardır," yolculuğun İstanbul'dan "öteye" ol­mayacaktır; Sana "yüz adet" kitap vereceğim, yüzden fazla veya eksik olmaz gibi.

Buna mukabil, şu cümlelerin mefhumu muhalifi alınmaz. Zira, yukarda sa­yılan dört halden hiçbirine girmemektedir. "Muhammed alimdir, Muham-med'in dışındakiler cahildir, Ebu Bekir buradadır, Ebu Bekir'in dışındakiler burada değildir" şeklindeki mefhumu muhalifler merduttur.

b. Cumhur ulemaya göre, yukarda zikredilen şekliyle "mefhumu muha-lefe", manayı gösterme şekillerinden biridir. Buna da, delaletu'l-mefhumul muhalefe denir. Hanefilere, Gazalİye ve Mu'tezileye göre İse, zikredilen dört şekliyle de olsa, mefhumu muhalefe manayı gösteren delillerden değil­dir. Onlara göre, bir hükmün mefhumu muhalifi, dini meselelerde kabul edi­lemez. Dünyaya ait olan muamelelerde ancak, kabul edilebilir.

Her iki fırka da, kendilerine göre bir kısım deliller zikretmişlerdir. Bun­ları şu şekilde özetlemek mümkündür:

 

Cumhur Ulemanın Delilleri:

 

a. Şeriatın herhangi bir hükmü, vasıf, şart, miktar zarfı ve sayı gibi kayıt­larla kayıtlandığı zaman, belli bir fayda için kayıtlanmış olur. Bu itibarla, ka­yıtların başkaca bir gayesi bulunmadığı takdirde[199] anlaşılır ki, bunların bu­lunmadıkları yerde kayıtladıkları hükümler de yoktur. Eğer böyle bir netice­ye varılmazsa, kayıtların boşuna geldikleri kabul edilir ki, bu da fasid bir dü­şüncedir. Zira, kayıtlı hükümlerle, kayıtlı olmayanlar eşit sayılmış olur. Bütün bunlar mefhumu muhalifin alınacağını gerektirmektedir.

b. Arap dilini bizden daha iyi bilen, onun kelimelerinin hangi manayı gös­terdiğini daha iyi anlayan ve şeriatın koyucusunun maksadını daha iyi idrak eden sahabiler, mefhumu muhalifi almışlar ve delil olarak ileri sürmüşlerdir.

Nitekim, Ya'la b. Umeyye'nin, Hz. Ömer'e sorduğu şu soruda, mefhumu muhalife itibar ettikleri görülmektedir. Ya'la, Hz. Ömer'e şunu sormuştur:

"Neden bizler güvene kavuştuktan sonra da yolcu iken namazlarımızı kı­saltıyoruz? Halbuki, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yeryüzünde yolculuğa çık­tığınız zaman, kâfirlerin size fenalık yapmalarından korkarsanız, na­mazı kısaltmanızda size bir günah yoktur...”[200]

Hz. Ömer, Ya'la'ya şu cevabı vermiştir: "Senin hayret ettiğin bu şeye ben de hayret etmiştim ve bunu Rasululiah (sav)'a sormuştum. O, bana şu ceva­bı verdiydi: "Yolculukta namazı kısaltma, Allah'ın size verdiği bir sadaka­dır. Allah'ın sadakasını kabul edin.”[201]

Görüldüğü gibi. Ya'la b. Llıneyye, âyetin asıl manasının, "korku olması ha­linde yolcunun namazını kısaltabileceği" olduğunu anlamış ve bunun mef­humu muhalifini alarak, "korkunun olmaması halinde namazın kısaltılmaya­cağım" sanmıştır. Hz. Ömer de aynı şeyi Resulullah'a sorduğunu bildirerek, Onun da mefhumu muhalifine itibar etliğini belirtmiş, Rasululah da, bu so­rularında haklı olduklarını doğrulamış ve namazı kısaltmanın başka bir se­bebi olduğunu beyan etmiştir. Bütün bunlar, mefhumu muhalifin alınacağı­nı göstermektedir.

Hanefi usul alimlerinin çoğunluğunun, Gazalinin ve Mu'tezilenin delil­leri ise şunlardır:

a.  Kelimelerin manalarını gösterme şekilleri, daha önce zikredilen dört de­lalet şekliyle sınırlandırılmışın; Bunlar da;delaletu'l-ibare, delaletu'l-İşare, delaletu'l-fahva ve delaletu'l-iktiza'dır. Mehhumu muhalifin, delalet şekillerinin beşincisi olduğu, tevatür yoluyla nakledilmemiştir. Eğer böyle nakledilseydi, hakkında ihtilaf edilmezdi. Bu, ancak haberi ahadlarla nakledilmiştir. Ha­beri ahad, sadece zan ifade eder. Zan da, şer'i hükümlere mesned olacak bir delalet şeklini kabul için yeterli değildir.

b. Eğer mefhumu muhalele, şer'i hükümler açısından manayı gösteren yol­lardan biri olsaydı, Allah Teakı, bazı hükümlerin mefhumu muhaliflerini de nassın içinde zikretmezdi. Çünkü bu, gereksiz bir uzatma olurdu ki, Allah Tealanın kelamı bundan beridir.

Mefhumu muhalifin de bizzat nassın içinde zikreditdiğine misal, şu âyet­lerdir:

- "Hayız halinde iken kadınlardan uzaklasın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra onlara, Allah'ın size emrettiği yerden yaklaşın."[202]

Bu âyetin, "temizlendikten sonra -Allah'ın size emrettiği yoldan- onlara yak­laşın" bölümü, "temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın" bölümünün mef­humu muhalifidir. Şayet mefhumu muhalife itibar edilecek olsaydı, âyetin başının, son bölümünü de ifade ettiği kabul edilirdi. Ve son bölümü ayrıca zikretmeye lüzum kalmazdı. £ira, gereksiz bir uzatma olurdu.

-  "... Cinsi temasta bulunduğunuz karılarınızdan olan ve evinizde bu­lunan üvey kızlarınızla evlenmek haram kılındı. Eğer anneleriyle cinsi temasta bulunmamış İseniz, o kızlarla evlenmenizde bir mahzur yoktur..."[203]

Bu âyetin, "eğer anneleriyle cinsi temasta bulunmamış İseniz, o kızlarla evlenmenizde bir mahzur yoktur" bölümü, "cinsi temasta bulunduğunuz karılarınızdan olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmek haram kılındı" bölümünün mefhumu muhalifidir. Ayetin baştarafından, mefhumun muhalifi anlaşılmış olsaydı, tekrar mefhumu muhalifini ifade eden bölümü zikredilmezdi.

Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, cumhurun görüşüdür. Yeterki, hük­mün kaydı başka bir maksad için zikredilmiş olmasın. Ancak bu takdirde, mef­humu muhalife yer yoktur. Çünkü, mefhumu muhalifi, şer'i hükümlerde ka­bul etmeyenler, onu insanların muamelelerinde kabul etmek zorunda kalmış­lardır. Mesela, vakıfnamelerde, alış verişte, anlaşmalarda ve yazarların kitap­larında mefhumu muhalifin itibar edileceği ittifak konusudur.

Mesela, vakfeden kişi, vakıfnamesinde, "Ben bu yerimi, akrabalarımdan fakir olanlara vakfediyorum" derse, bunun mefhumu muhalifi alınır. Zengin akrabaları, o vakıftan faydalanamazlar...

 

 

 



[1] Fıkıh usulü ilminde "kesinliğin" iki derecesi vardır:

a. Özel anlamda kesinlik; hu birinci derere kesini iki ir. Bu \ür bir kesinlik sözkonusu olunca artık başkaca hiçbir ihiinıale mahal yoktur. Bu kesin bir bilgiyi ifade eder. Muievarir haberlerin doğru uinuılarındaki kesinlik, muhkem ve ınüfesser ke­limelerin manalarını ifade etnıelerindeki kesinlik bu kabildendir... / ... b. Genel anlamda kesinlik: Bu ikinci derecede bir kesinliktir. Bu tür bir kesin­likle beraber başka bir ihrinuıf bulunabilir. Fakat herhangi bir delilden kaynaklanan bir İhtimal değildir. Bu türden olan kesinlik, kesin bir bilgi ifade etmez. Fakat güven telkin eder. Meşhur hadislerin doğru olmakırındaki kesinlik, hass kelimelerin manalarını itade elnıelerindeki kesnlik bu kabildendir.

[2] Mücadele, 3. 4

[3] Tirmizi, Kıt. Zekat, bab. 'i, hn. 621; Nesei, Kil. Zekat, bab. 5; İbnMace, Kit. Zekat, bab. 13, hn. 18(15; Müsned, İmanı Ahmed, c. 3, sh. 35; EbûDâvûd, Kit. zekat, bab. 5, hn. 1568

[4] Hanefi mezhebine mensup olan alimler, hass kelimelerin manalarını kesin olarak ifade elliklerine dayanarak bir kısım l'ıkhi görüşlerinin doğruluğunu isbata çalış­mışlardır. Mesela arapçada "Kuru " kelimesi hem hayız görmek hem de hayızdan temizlenmek manalarına gelmekledir. Şatü mezhebine mensup olan ve onlara karılan alimler, aşağıda zikredilecek ayetteki kumu kelimesinin hayızdan temiz­lenmek manasında kullanıldığını söylerken, Haneliler bu kelimenin hayız içinde olmak manasında kullanıldığını söylemişlerdir. Bununla ilgili olarak Allah Teala: "Boşanmış kadınlar, üç kumu müddeti iddet beklerler..." (Bakara, 228) buyur­makladır. Haneliler, Kuru kelimesinin huyzın içinde olma manasında kullanıldığına delil olarak "üç" kelimesini göstermişlerdir. Zira "üc" kelimesi, manasını kesin bîr şekilde ifade eden hass kelimelerdendir.

Eğer kuruu, kelimesi, Şafii'nin dediği gibi, hayızdan temizlenmek manasına alınacak olur ise, boşanan kadın üç değil dön temizlenme müddeti iddet bakletilmiş olur. Şöyleki seri bir şekilde boşanmak, kadın temiz iken başlar... ,... Böylere boşanan kadın, birinci olarak boşanma anındaki remiz olması, ikinci olarak adcı görüp temizlenmesi, üçüncü olarak ikinci kez adel görüp temizlenmesi, dördüncü olark da üçüncü kez adet görüp temizlenmesi sekilinde iddet beklemiş olur. Halbuki ayetle geçen "üç" kelimesi bun;ı ters düşer, o halde kadın temiz iken boşanır Birinci olarak adel yürür, temizlendikten sonra İkinci kez adet görür, yine temizlendikten sonra üçüncü kez adel görür ve böylece üç kur'u beklemiş olur. İddeti biter.

Eğer "üç kuru" ifadesi, birinci olarak kadının boşanma anındaki temiz olması, ikinci olarık adel görüp temizlenmesi, üçüncü olarak tekrar ader görüp temizlenmesi şek­linde izaha çalışılır ise bu takdir de kadın üç kumu değil iki kııruu müddelince id-del beklemiş olur. Çünkü o birinci temizliğin içindedir. Bu da "üç" kelimesine ters bir sonuçtur. (Bk. Kitabut Tenkili ve Serhat Teuhid c. 1, siı. 176 vd.

[5] Tirmizi, Kit. Zekat bab 4   hn. öil; Nesei Kil. Zekat, bab. 5; İbni Mace, Ki t. zekat, bab 13 hn. 1805; Müsned İmanı Ahmet c. 3 sh. 35

[6] Buharı, Kit. zekat bab. 33

[7] Mücadele, 3

[8] Nisa, 92

[9] Maide, 86

[10] Buhârî, Kit. Hudud, b:ıb". 26; Müslim Kil Siyam, lxıb. 82; hn. 1111

[11] Buharı, Kit. nafakat. Bab 13, Kit. Hdep, bab. bû, 95; Müslim Kit. Siyanı, bab. 81, hn: nu-Danmi, Kit. Savın, bab. 19; Ebû Dâuâd, Kir. Savın, bab. 37, hn. 2390;  Tir-mizi Kit. Savm, bab 228, hn. 724,

Tirmizi sahibi l-,bu İsa, bu hadisi zikrettikten sonra özetle şunları söylemektedir: "Alimler ramazan ayında cinsi münasebetle bulunarak kasıtlı bir şekilde orucunu bozanın keftareli hakkında bu hadisle amel etmektedirler. Fakat yeme veya içme yoluyla kasıtlı olarak orucunu bozanın kelTarcii hakkında ihı ila t" etmişlerdir.

Sütyan es Sevri, İbnu'l-Mübarck, İshak bin Rahuye gibi, bazı alimler yeme, içmeyi, cin­si münasebette bulunmaya benzetmişler, yeme ve İçme yoluyla orucunu kasıtlı olarak bozanlara hem gününe gün oruç Kılmaları, hem de ket'farcr ita ermeleri gerektiğini söylemişlerdir.

İmam Şafii ve İmanı Ahmed ise, Ramazan orucunu yeme ve içme yoluyla bozanın, cima ederek bozana benzetilmeyeceğim, zira hadiste sadece cima eden kişinin kef­aretinin zikredeldiğinin bu nedenle yeyip içme yoluyla bozana keffaret gerek-miyeceğini söylemişlerdir. (Bkz. son kaynak)

[12] Şayet denilirse: "Niçin kayıtsız olan mutlak nas kayıtlı olan mukayyed nassa göre yorumlanıyor da, bunun aksi olmuyor.?" Buna şu cevap verilmektedir; "Konulan kayıdın özel bir manası vardır. Bu manayı ifade elnıek için kayıt konulmuştur. Kay­da itibar edilmemesi halinde bunu koyanın isteği reddedilmiş olur. Bu da caiz değil­dir." Mesela: "Ben öldükten sonra malımı, alini bir kişiye verin" diye vasiyette bu­lunan bir İnsanın malı, ölümünden .sonra alim bir kişiye verilmeyecek olursa, vasiyet edenin isteği dışında harekel edilmiş olur. Bu da caiz değildir. Buna mukabil kayıt­sız olan bir kelimcvi, kayıtlıya göre yorumlayıp kaydın onun için de geçerli ol­duğunu kabul etmek, herhangi bir nassı iptal etmek değildir. Sadece kayıtsız na.ssın öznelliğini sınırlamaktır. l-ibeııeki birbiriyle çelişen iki nasdan birinin bir bölümünü iamamen iptal etmektense, diğerinin manasını kayıtlayarak bu nasları birbirleriyle bağdaştırmak daha uygundur.

[13] Maide, 38

[14] Maide. 6

[15] Maide, 6

[16] Hanefilere göre, teyemmüm eden insanın elleriyle beraber kollarının dirseklere kadar (dirsekler dahil) bölümünü de nıeshetmesi gereklidir. Her ne kadar abdest ve teyemmümü zikreden ayetten bu hükme varmak mümkün değilse de, şu hadis-i şerif bunu beyan etmektedir:

"Aıvmıar b. Yasir'den rivayet edilir ki, Ammar ve arkadaşları aralarında Rasululullah'ın da bulunduğu bir yolculukta sabah namazını kılmak için teyemmüm etmişler ve teyemmüm ederken ellerinin içini temiz bir toprağa vurup ellerini yüzlerine sür­müşler, sonra ellerinin içini tekrar temiz toprağa vurup bu defa ellerini dış taraf­tan omuzlarına kadar içten de koltuklarına kadar meshetmişlerdir. "Diğer bir rivayette ise "Dirseklerinin üstüne kadar meshetmişlerdir." Ebû Dâvûd, Kit. Tehara, bab 123 hn. 318,319 (metin Ehû Davud'a aittir.) îbniMace, Kit.tahare, bab 90 hn. 565; Nesei Kit. Tahare, bab. 19?, 196, 197, hn. 315).

Ebû Dâvüd'da zikredilen bu hadise yorum yapan Hattabi Özetle şunları söylemektedir: "Alimler teyemmüm eden insanın dirseklerinden yukarısını nıeshetme zorunda ol­madığı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak ellerle birlikte kolların dirseklere kadar bölümünün de teyemmümde nıeshedilmesinin gerekli olup veya olmadığı hususunda ihtilaf vardır.... / ... Bu hadİs-i şerif leyenınıüın de kolların dirseklere kadar İMİ ünümün de mes-hedilnıesinin gerektiğini söyleyenlere delil Teşkil etmektedir. Abdullah bin Ömer, oğlu Salim, Hasan el-Basri, Sabi, Ebu Hanife bu görüştedir. Şafii ve Malik te bu­nu söylemişlerdir. Çünkü "el" kelimesi kayıtsız olarak zikredüdiğinde kol ve pa­zıları da kapsamakladır. Nitekim Aııımar ve arkadaşları el kelimesini genel kap­samda anlamışlar ve bütün koflarını nıeshetmişlerdir. Fakat dirseklerden yukarı­sının meshedilıneyeceği hakkında ittifak edilmiş ve böylece ellerin dirseklere ka­dar ıneshedileceği kararlaştırılmıştır. Diğer yandan teyemmüm abdestin yerini tut­maktadır. Nasıl ki, seferi olan kişinin dön rckallı namazı iki rekata düşmekte ve seferi olan kişi kılacağı namazın rekatlarını mukim iken kıldığı şekli ile kılmak zo­rundadır. Teyemmüm edtn kişi de İlk organını abdest aldığı şekliyle nıeshetme-Hdir. Bu da kollarının dirseklere kadar meshedilıneicı'ini gerektirir, (bk. Ebû Dâ-vad Şerhi, c.l Slı.224)

Tirmizi sahibi Kbu İsa da şöye diyor: "Bazı İlini sahipleri; Anınıar'ın "Ellerimizi omuz ve koltuklara kadar meshertik." Rivayetine bakarak burada zikredilen hadisin za­yıf olduğunu söylemişlerdir. Fakat İshak bin İbrahim şöyle der: Omuz ve koltukl­ara kadar" rivayeti "yüz ve ellerin" meshedilcceğini bildiren rivayete ters düşme­mektedir. Zira Rasululîah, Ammar'n "Ellerini omuz ve koltuklarına kadar meshet-mesini emretmeıniştir. Bunu Anınıar'ın kendisi yapmıştır. Rasululîah'in durumdan haberi olunca sadece yüz ve ellerin meslıedileceğini emretmiştir." Şafülere göre de, burada eller kavramına kollar da girmektedir. Yukarıda zikredilen hadisle birlikte, abdest ve teyemmümü beyan eden ayeti celılede "Eller" kelime­si abdeste "dirseklere kadar" kaydıyla birlikle zikredilmiş, teyemmümde ise, mut­lak olrak zikredilmiştir. Burada mukayyadin kaydı mutlakı da bağlar zira her iki­sinin hükümleri farklı ise de sebepleri birdir.

İmanı Malik'ten, teyemmümün nasıl olacağı ve nereye kadar ıneshedileceği sorulun­ca İmam Malik, şu cevabı vermiştir: Eller bir kere yüze sürmek için toprağa vu­rulur ve yüze sürülür, bir kere de ellere sürmek icîn vurulur ve ellere dirseklere kadar sürülür." (Muuatta, Kil. Tahare, bab. 24, n. 91)

Han beli mezhebine göre ise, teyemmümde 'eller" kavramına kollar girmemektedir. Teyemmüm eden insanın ellerini bileklerine kadar meshetınesi yeterlidir, zira Aııı­mar b. Yasirden rivayet edilen başka bir hadis-İ şerifte: "Rasuluilah Ammar'a yüz ve elleri ıneshedcrek teyemmüm etmesini emretmişler" {Tirmizi, Kit. Tahare, bab 110, İm. 144; Müsned İmam Alııııed, c. 4, sh. 1203; Darimi Kit. Vuduu, bab. üû dazikretınişlerdir.) Tirmizi sahibi Ebu İsa, bu hadisi zikrettikten sonra özetle şun­ları söylemekledir: "Bunun benzeri, Aişe ve İbn Abbasdan da rivayet edilmiştir. Ve Anınıar'ın hadisi hasen ve sahihtir. Rasulullalı'ın sahabilerinden Ali, Aııımar, ve İbn Abbas, tabiinlerden Sabi, Ala, Mekhııl teyemmümün, bir defa elleri toprağa vurarak yüz ve elleri nıeshelineklen ibaret olduğunu söylemişlerdir. Alııııed b. Han-bel de aynı görüştedir. Diğer yandan Abdullah b. Ömer, Cabir, İbrahim en Nehai ve Hasan el Basri teyemmümün, bir defa yüzü ıııeshetnıek için elleri toprağa vur­mak, bir defa da elleri dirseklere kadar ıııeshetnıek için elleri toprağa vurmaktan ibaret olduğunu söylemişlerdir. Sevri, Malik, Şafii bu görüştedir." (Bkz. Tirmizi, Kil. Tahare, bab. 110) Hanbeîi mezhebine mensup olan alimlere göre Hanefİlerin delil olarak zikrettikleri hadİs-i şerif sahih görülmemiştir. Bu itibarla son hadİs-i şerif ayetteki “eller" kelimesinden bileklere kadar bölümün kasdedildiğini açık­lamaktadır.

[17] Nisa, 92

[18] Mücadele, 3

[19] Bkz. Mücadele, 2, 3, 4.

[20] Tirmizi, Kit. Ahkam, bab 31, hn. 1368; Ebû Dâuûd, Kil. Buyu, bab. 75, hn. 3517.

Tirmizİ sahibi Ebu İsa, bu hadisin hasen ve sahili olduğunu söylemekte, Ebû Davud­'un hadislerine yorum yapan Hattabi ise, bu hadis hakkında şanları söylemektedir: "Bu hadisin senedi aleyhinde konuşulmuşlar. Senedin ravilerinden olan Hasan el Basri'nin, Semure'den bu hadisi duymadığı sadece eline geçen bir sahifeden öğ-rendeği, Yahya b. Meain tararından söylenmiştir. Bu hadiste zikredilen komşudan maksat satılık olan eve ortak olan komşu olup ortaklığı sona eren komşunun kas-dedihnediğini söylemek mümkündür." (Ebû Dâuûd Haşiyesi c. III, sh. 787.

[21] Buhârî, Kit. Hiyal, bab. 14; Nesei Kit. Buyu bab 109 hn: 4706; Ebû Dâvûd, Kit. Buyu, bab. 75 (73) hn. 3516; Tirmizi Kit. Ahkam, bab. 33 hn.1370; İbn Mace, Kit. Şufa, hn. 2498.

Tirmizi sahibi E bu İsa, bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylemektedir: Bazı sa-habiler, Sevri ve İbn Mübarek gibi bazı alimler bu hadise ve "Bir evin komşusu o eve daha layıktır" hadisine dayanarak komşunun şufa hakkına sahip olduğunu söy­lemişlerdir. Kufeliler (Hanefliler) de bu görüşlerdir. Fakat Ömer bin el Hattab, Os­man bin Affan gibi, bir kısım sahabiler ve Ömer b. Abdulaziz gibi bazı tabiiler İse, sadece satılık mala ortak olanın şuta hakkına sahip olduğu, ortak olmayan kom­şunun böyie bîr hakka sahip olmadığı görüşündedirler... / ... ... Yahya b. Said, Rabia, Malik b. Jines, Şafii, Ahmed b. Hcınbel ve İshak da bu görüş­tedir..." (Tirmizi, Kit. Ahkam bab. 3. hn. 1370): Nesei, Kit. buyu, bab.109; İbn Mace Kit. Şufa, bab. 2, hn: 2496

[22] Bu hadise yorum yapan Suyuti ve Sindi özelle şunları söylüyorlar: "Ortak olmayan komşunun şufa hakkına sahip olduğunu söyleyenler, bu hadisi delil olarak ileri sür­müşler ve bunu komşu, şufa hakkına, komşu olmayanlardan daha evladır" şek­linde yorumlamışlardır. Komşunun şufa hakkına sahip olmadığını ileri sürenler ise, burada komşu kelimesinden ortak olan kişi kasdedildiğini çünkü ortağa komşu da denildiğini söylemişlerdir. Bu hadisin komşu" kendisine yakın olan komşusunun yardımına ve iyiliğine daha layıktır" şeklinde yorumlanması, da mümkündür." (Bkz. Nesei Haşiyesi, c. VII, sn.320, 321)

[23] Ebû Dâvûd, Kit. Buyu, bab 75, hn. 3518; TirmiziK.it. Ahkam, bab 32, hn. 1369; İb-niMace, Kit. Şufa, bab 2, hn. 2494

Tirmizi sahibi Ebu isa, bu hadîs hakkında şunları söylemektedir: "Bu garip bir hadis­tir. Şube bu hadisin ravilerinden olan Abdulınelik bin Ebu Süleyman aleyhinde bu hadisten dolayı konuşmuştur, aslında Abdulınelik hadis alimleri arasında güvenilen bir zattır. Onun aleyhinde Şube'nin bu hadisten dolayı konuşması dışında kimse

konuşmamıştır.

İlim erbabı, bu hadisle amel emektedir. Şufa hakkına sahip olan kişi ortada bulunmaz­sa, zaman uzasa da, onu beklemek gerekir" (Tirmizi, Kit. Ahkam, bab 37, hn. 1369)

Ebû Davud'un hadislerine yorum yapan Hattabi'de bu hadis hakkında Özetle şunları söylemektedir: "Abdulınelik bin Ebu Süleyman hadisi gevsek olan biridir. Alimler bu hadis hakkında konuşmuşlarıdır. Şafii: "Korkarız ki bu ezberlenen bir hadis değil­dir" demiştir. Şubenin ise, bu hadisi kabul etmediği rivayet edilir. Bazıları da bunun Ala'nın göruşu olduğunu, Abdulmelik'in bu görüşü hadise karıştırdığını söy­lemişlerdir. Hulasa, alimler bu mesele hakkında ihtilaf etmişlerdir."

a) Alimlerin çoğunluğu, ifrazlı bir yerde şufa hakkı olmayacağı görüşündedirler. Hz, Ömer, Hz. Osman, Said b. el-Museyyeb, Süleyman b. Yesar, Ömer b. Abdulaziz, Zuhri, Rabia, Malik b. Enes, Şafii, Ahmed b. Hanbel ve Evzai bu görüştedir. İmam Malik ve İmam Şafii görüşlerine delil olarak şu hadisi zikretmişlerdir: "Cabir b. Ab­dullah diyor ki:'Rasulullah (s.a.v.), taksim edilmeyen (ifrazlı olmayan ) her mal­da şufa hakkının varlığına hüküm verdi. Fakat sınırlar tayin edilir, yollar belirlenir­se, artık şufa hakkı yoktur." (Buhârî, Kit. Şufa, bab 1, Kit. bey, bab. 96, 97, Kit. Şerike, bab 8, 9, Kit. Hiyel, bab 14; Ebû Dâvûd Kit. Buyu bab 75, hn. 3514;.. / ... Tirmizi, Kit. Ahkam, b:ıb 33 hn. 1370; İbn Mace Kit. Şufa bab 3, İm. 2499) Hat­ta bi bu hadise de yorum yaparak diyorki: "Bu hadis, satlık yere ortak olmayan bir insanın, şufa hakkına sahip olamayacağını, bunun aksini ifade eden bir önceki hadisten daha açık bir şekilde ifade etmektedir." (Ebû Dâvûd Haşiyesi, c. IV, Sh.

784, 785)

b) Diğer bir kısım alimer ise, komşunun, satlık mala ortak olmasa da, bu hakka sahip olduğu, ancak şufa hakkında ortağın komşudan daha önce geldiği görüşündedir­ler. Sevrİ, İbnu'l Mübarek, Kûfeliler ve Ashab-ı Rey (Ebu Hanİfe ve arkadaşları) bu görüşü almışlardır. Bunlar daha önceden zikredilen hedisleri delil göstermişler­dir. Muhalifleri ise bu hadislerde zikredilen "komşu" kelimesinden ortak olan kom­şunun" kasdedildiğini veya bu hadislerden maksadın "komşunun komşusuna iyi davranması gerekli" olduğunu söylemişlerdir. (Bkz. Ebû Dâvûd Haşiyesi, c. IV, sh. 784 Nesei Haşiyesi, Sııyuti, e VII, sh. 320...)

[24] Hanefilere göre bir "sa" bin kırk dirheme eşittir. Yaklaşık olarak seri dirheme göre; iki kilo dokuz yüz on iki gramdır. (2.912 gr.), örfi dirheme göre ise, üç kilo üçyüz yirmi sekiz gr. (3-328 gr.)

Şafii, Hanbeli ve Malikilere göre İse, bir "sa" yüz doksan üç dirhem ve bir dirhemin üçte birine eşittir, f 193 1/3) Bu mezheplere göre bir "sa" yaklaşık olarak seri dir­heme gere: Bir kilo dokuzyüzkırkdokuz gram ve yedi miligramdır. (1.949,7 gr.) ör­fi dirheme göre İse ise = iki kilo, ikiyüz yirmi iki gram ve iki miligramdır. (2.222,2)

[25] Ebû Dâvûd, Kit.. Zekat, bab 18, hn. 1620; Müsııed İmanı Ahmed c. V, s. 432

[26] Ebû Dâvûd, Kit. Zekat , bab. 18 , lın. 1619; Müsned İmam Ahmed c. V, s. 432

[27] Buhârî, Kit. Zekat, bab. 70, 71, 77; Müslim, Kit. Zekat bab, 12, 13, 16, hn. 984; Ebû Dâvûd, Kit. Zekat, bab 18, hn. 1611; Nesei, Kİt. Zekat, bab. 3; İbniMace, Kit. Zekat, bab 21, hn. 1826.

[28] Bakara, 42

[29] Bakara, 42

[30] Bakara, 185

[31] Nisa, 58

[32] Bakara, 183

[33] Bakara, 228

[34] Bakara. 42

[35] Bakara, 185

[36] En'am, 141

[37] Araf, 31

[38] Mendupla irşad etme arasındaki i ark şudur: Menduptan ahiret sevabı iiıııid edilir­ken, irşiKİdan dünya menfaati beklenir.

[39] Bakara, 282

[40] Bakara, 283

[41] Sad, 71, 78

[42] Nur, 63

[43] Nisa, 14

[44] Mürselat, 48, 49

[45] Ahzab, 36

[46] EbûDâvûd Kit. Talak, bab 19, hn. 2231; Darimi, Kit. Talak bab 15; Müsnedİımm Ahmed c. I, sh. 215

[47] Tevbe, 2

[48] Tevbe, 5

[49] Buharı, Kit. Vudu. bab. (>3, Kil. Hay:/, b:tb. 2;i; Muslin Kil. Hayz, bab. 62, 63, hn. .İH; Ebû Dâuüd , Kil. Tnhaıv, bab 107, hn. 280; Tirmizi. Kil. Tnhare, bab 93. 95, 90. hn. 125; Neşe i Kil. Hayz, bab 3, 4, 0; İbn-i Maca, Kil. Tahare, bab, 115, 117, hn.620, 621

[50] Cuma, 9,10

[51] Maide, 1.2

[52] Müslim, Kit. Cenaız, bab 106, hn. 977, Kil. Edahi, bab 37 hn. 1977; Ebû Dâuûd, Kil. Cenaiz, bab 1, hn. 3235; Tirmizi, Kir. Cenaiz, bab 7,,hn. 1054; Nesei, Kİt. Ce­naiz, bab. 100, hn. 2034

[53] Müslim, Kit. Edahi, bab 28 hn. 1971; Ebû Dâvâd, Kıl, Edahi, bab 9 hn. 2812; Ne­sei, Kil. Dahaya, bab, 37; İbn Mace, edahi. bab 16; Darimi, Kit. Edahi, bab 6; Muuatta, kit, Dahaya, bab H;   Miisned İmam Alınıed c. VI, sh. 51

[54] İsra, 32

[55] İsra, 32

[56] Nur, 31

[57] Cuma, 9

[58] Nahl, 90

[59] Bakara, 275

[60] Mümtehine, 10

[61] Tevbe, 34

[62] Maide, 38

[63] İsra , 32

[64] Maide, 101

[65] Haşr, 7

[66] Bakara, 43

[67] Ali İmran, 9

[68] Bakara, 185

[69] Bakara, 185

[70] İsra, 32

[71] Müslim, Kit. Hacc, bab. 412, lın: 337; Nesei Kit Menasık, bab 1; Müsned İmam Ahmed, c. II, sh. 508

[72] Buhâri, Kit. Buyu, b;ıb. 60, Kit. frisanı, b:ıb 2ü; Müslim, Kit. Akdiya, bab. 188, hn: 1718; Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bnb. 5, hn. 4606.

[73] Şura, 12

[74] Tur, 21

[75] Nisa,140

[76] Bakara, 185

[77] Bakara, 255

[78] Nur, 4

[79] Tevbe, 84

[80] Hucurat, 6

[81] Bakara, 222

[82] Maide, 38

[83] Ahzab, 59

[84] Nur, 63

[85] En'am, 91

[86] En'am, 91

[87] Nisa, 11

[88] Evlatlarınız kelimesi ânını bir kelimedir. Çünkü çoğul bir kelime olarak isim tam­laması yapılmış ve bu yolla belirlilik kazanmıştır.

[89] Buhârî, Kit. Humus, bab 1, Kit. Fedail eslinbi, bab 12, Kit. Meğazi, bab. 14, 38 Kit. Nafakat, bab 3, Kit. Feraid, bab 3, Kit. frisam, bab 5; Müslim, Kit. Cihad, bab, 49, 52, 54, 56 hn. 1757, 1758, 1759, 1761; Ebâ Dâvûd Kıt. tmare, bab 19 hn. 2963, 2968, 2969, 2977; Tirmizi, Kit. Siyer, bab 44 hn.1610; Nesei, Kit. Buyu bab 9, 16; Afüs-ned İmam Ahmed c. 11, sb. 463

[90] Buhârî Kit. Zekat, bab 55; Müslim Kit. Zekat, bab 7 hn. 981; Tirmizi Kit. Zekata bab 14 hn. 640; Nesei, Kit. Zekat, bab 75; İbni Mace, Kit. Zekat, bab 17, hn.1816,1817

(Tirınizi bu hadisin sahih olduğunu ve tikıh alimlerinin hepsinin bununla amel ettik­lerini "yani emek harcanmadan sulanan araziden öşür verileceğini" emek har­canarak sulanan araziden ise, öşrün yarısının zekat verileceğini söylediklerini" beyan etmektedir). (Bkz. Tirmizi Kit. Zekat, bab. 14, hn. 640)

[91] Vesk: Alimler, bir veskin altmış "sa" olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak bir "sa" miktarında ihtilaf ettikleri için netice itibariyle veskin de miktarı ihtilaf konusu olmuştur. Bu da özetle şöyledir:

a) Hanefilere göre, bir "vesk" altmış sa, bir "sa" da bin kırk dirhemdir. Buna göre bir vesk: (60 sa'- 1040 dirhem) x 5 = 62.400 dirhemdir.

Yani bir vesk, yaklaşık olarak seri dirheme göre =174 kilo 720 gramdır. Örfi dirheme göre=199 kilo 68ü gramdır.

Beş vesk ise  seri dirheme göre = 998 kilo 400 gramdır. (Yaklaşık 1 ton) Şafii, Maliki, Hanbeliler ve İmam Yusuf'a göre de bir vesk = 60 sadır. Fakat bunlara göre bir "sa" altıyüz doksan üç dirhem ve bir dirhemin üçte birine eşittir. (693 1;

b) Bu hesaba göre bir vesk yaklaşık olarak: Seri dirheme göre - 116 kilo 982 gramdır.

Örfi dirheme göre -133 kilo 692 gramdır. Beş vesk ise yaklaşık olarak: Seri dirheme göre - 584 kilo 910 gramdır.

Örfi dirheme göre - 668 kilo 4(ı() gramdır. Necınuddin el Kürdiye göre bir vesk ** 122.160 kgdır.

[92] Burada zikredilen okiyye kırk dirheme eşit olan seri okiyyedir. Beş okiyye ikiyüz dirhem etmektedir. Yaklaşık olarak beş okiyye seridir heıııe göre 560 gram, örfi dir­heme göre de 640 gram çimektedir. Necınuddin el Kurdı'ye göre bir okiyye = 118-8 gr. Beş okiyye ise = 594 gr.

[93] Buharı, Kit. Zekat, bab 56; Müslim, Kit. Zekat, bab 3,4,5 hn. 979; Ebû Dâvûd, Kit. zekat, bab 1 hn. 1558; İbni Mace, Kit. Zekat, bab 6 hn. 1793; Tirmizi Kit. zekat, bab 7 lın. 626 Tirmizi sahibi Ebu İsa, bu hadisin hasen ve sahih olduğunu, alim­lerin bununla amel ederek beş veskden az olan mahsullere zekat vermenin farz olmadığını söylediklerini zikretmektedir. (Bkz. geçen son kaynak)

[94] Bu husuta bkz. Kemal İbn Humaın'm "el Tahrir" isimli eserine, sh. 360

[95] Bkz. Şatibinin "Mauafakat"ndh eserinin c. III, sh. 292

[96] En'am, 121

[97] Buhârî, Kit. Zekat, bab 21, Kit. Buyu bab. 5, Kit. Tevhit, bab 12; Ebû Dâvûd Kit. Edahi, bab 19, hn. 2829; Nesei Kit. Edahi, bab 39 hn. 3174; Muvatta, Kit. Zabaih, bab 1; Darimi, Kit. Zebaih bab. 14; Darekutni, Kit. Zebaih, bab 99.

[98] Bakara, 185

[99] Nur, 3

[100] Nur, 6, 7

[101] Nahl, 106

[102] Nisa, 12

[103] Hanımlar" iradisinin âmm oluşu çoğul bir kelime olan hanımlar kelimesinin "nız" zamiriyle isim tanılaması yapılarak belirlilik kazanmasıdandır.

[104] Nisa, 23

[105] Bakara,110

[106] Bakara, 183

[107] Ali İmran, 97

[108] Bakara, 233

[109] Nur, 4.

[110] Nur, 6, 7.

[111] Nur, 6, 7.

[112] Bukârî, Kit. Şehadet, bab. 21, Kit. Tefsir, Sure 24. Bab. 3; Müslim, Kit. Lian, Bab. 10, 11 hn.1495, 1496, 1497 (özetle); Ebû Dâvüd, Kit. Talak, Bab. 27. hn. 2254; Tir-mizi, Kit. Tefsir, Sure 24, Bab. 3 lın. 3178, İbn Mace, Kit. Talak Bab! 27, hn. 2068, Nesei, Kit. Talak, bab. 37, 38; Müsned İmanı Alımed, c. 1 sh: 336.

[113] Nahl, 106

[114] Nisa, 12

[115] Nisa, 23

[116] Bakara, 233

[117] Bkz. Nur, 4, 6, 7. âyetler.

[118] Bkz. Bakara, 185

[119] Bkz. Nur, 6, 7.

[120] EbûDâvûd, Kit. Tahare, Bab. 41, im. 83; Tirmizi, Kit. Tahare, Bab. 52, hn. 69; Nesei, Kit. Tahare, bab. 46, hn. 59; İbnMace, Kit. Tahare, bab. 38, hn. 386; Muvatta, Kit. Tahare, bab. 12; Darimi, Kit, Vudu, bab. 53; Müsned İmam Ahnıed, c. 2,sn. 237, 367.

[121] Müslim, Kit. Hayz, bab. 100, 105, hn. 363, 366 (özetle); Ebû Dâvûd, Kit. Libas, bab.

38, hn. 4120, 4123;  İbn Mace, Kit. Libas, bab. 25, hn. 3610, 36li; Muvatta, Kit. Sayd, bab. 6, hn. 16; Müsned İmam Ahmed, c. I, Sh. 227.

[122] Bu hususla ilgili olarak bkz. Ebû. Dâvûd, Kit. Talak, bab. 17, hn. 2214; Müsned liram Ahmed, c. 6, sh. 410.

[123] Kaynaklar İçin bkz. Buharı, Kit. Sahada t. bab. 21; Müslim, Kit. Lian, bab. 10,11,hn. 1495, 1496, 1497; Ebû, Dâuûd, Kit. Talnk, bab. 27, hn. 2254

[124] Ebû Dâvûd, Kit. Tahare, bab. 34, hn. 66; Tirmizi, Kit. Tahare, bab, 49, hn. 66; Ne-sei, Kit. Miyah, bab. 1.

[125] İbn Mace, Kit. Tahare, bab. 76, hn. 521.

[126] Zariyat, 15, 16.

[127] Araf, 179.

[128] Hacc, 18

[129] Ahzab, 56

[130] Ahzab 53.

[131] Ebû Dâvûd, Kit. Cihad, bab. 35, hn. 2532.

[132] ihlas, 1-4

[133] Ahzab. 53

[134] Ebu Dâvûd, Kit. Cihad, bab. 35, hn. 2532.

[135] Tevbe, 36

[136] Nur. 4

[137] Bakara, 187

[138] Maide, 38.

[139] Müsned İmanı Ahmed. c. 2, Sh. 214.

[140] Bir dinar yaklaşık olarak dön çıranı ve 25 santigram saf alımdır (4,25). Çeyrek di­nar ise, bir gram ve ;ıllı sanriyram altındır ( 1,6).

[141] Burada hurmanın kalbi diye tercüme, edilen Keser" kelimesinin ası! manası hur­ma salkımının kapçığını içine alan beyaz bir maddedir. Bu yenilmektedir.

[142] EbûDâvûd, Kil. Hudud. bab. 12, lın. 4388; Tirmizi, Kil. Hudud, bab. 19, hn. 1449; Nesei, Kit. Snrik, bab. 19; İbn Mace, Kil. Hudud, bab. 27, hn. 2593.

[143] Bakara, 275

[144] Maide, 38

[145] Nur, 2

[146] Nur, 4

[147] Bakanı, 275

[148] Buharı, Kit Buyu, bab. 55; Tirmizi, Kit. Buyu. bab. 19, hn. 1232, 1233, 1234, 1235; EbâDâvûd, Kil. Talak, bab. "bab. 2190 ; İbn Mace, Kit. Tirarci, bab. 20 hn. 2187, 2188; Nesei, Kit. Buyu, bab. 60, 72: Müsned lın:mı Alı nicel, c. 5, sh. 252, 257.

[149] Müslim, Kil. Buyu, b;ıb. 4, lın. 1513; Ebû Dâvûd, Kil. Buyu. bab. 25, lın. 3376; Tir-mizi, Kil. Buyu, bab. 17, hn. 1230; Nesei, Kil. Buyu, bab. 27; İbn Mace, Kit. Ticaret, bab. 23, lın. 2194; Darimi. Kit. Buyu, bab. 20: Muvatta, Kİt. Buyu, bab. 75.

[150] Bakara, 275

[151] Nisa, 3

[152] Ebû Dâvûd, Kit. Tahare, b:ıb. 41, hn. 83; Tirmizi, Kil. Tahare, bab. 52, hn. 69; Ne-sai, Kit. Tahare, bab. 46, hn. 59, 333; İbn Mace, Kit. Tahare, bab. 38, hn. 386; Muvat-ta, Kit. Tahare, bab. 3, hn. 12; Darinü, Kil. Vudu, bab. 53; Müsned, c. 2, hn. 237, 361.

[153] Bakara, 275

[154] Tirmizi, Kit. Büyü, bab. 19, iın. 1232- 123$ı UVt, 1255: EbüDavûd, Kit. Talak, bab. 7, lın. 2190; İbn Mace, Kit. Ticarei, bab. 20, lın. 287, 288; Nesei, Kil. Buyu, bab. 55.

[155] Müslim, Kit. Buyu, bab. 4. lın. 1513; Ebâ Dâvûd, Kit. Buyu, bab. 25, hn. 3376; Tir­mizi, Kİt. Buyu, bab. 17, hn. 1230.

[156] Nur, 4

[157] Talak, 2

[158] Bu hadisi, sahih İKidis kİlapkınndn bulamadık. Ancak Rehavinin "Hasiyetli Şer­hi! Mcn;ır"md:ı sunlnr zikredilmekledir: "İbnu'l-Cevzi'nin lorunu, bu hadisi İmam r-;bu Hnnife rivayet ermişin- demekledir. Muhtasar et-Tahnvi'dc de şöyle denilmek­tedir: Bu hadisi, E bu Hanilc. Hişani'dan, O da babası Urve'den, O da Hz. Aişeden rivayet elliklerine göre Rasuluüah (sav), Ebu Hubyes'in kızı Fatimeye şöyle buyunnusiıır: "Her namaz vaki i için abdest al." Bu rivayeii Hanefi mezhebinden imanı Muhammed "Asi" isimli eserde deraylı olarak zikretmiştir." (Bkz. Hasiyetli Şerhi'l-Menar, sh. 358)

[159] Ebû Dâvûd, Kil. Tahare, bal). 113, hn. 297, 298, .W<), 304; Tirmizi, Kit. Tahare, bab. 94. hn. 126; Nesei, Hayz, bab. 6, hn. 201; İbn Mace, Kit. Tahare, bab. 115, hn. 624, 625; Muvatta, Kil. Tahaıv. hah. 29. lın. 107.

[160] Nisa, 24

[161] Nisa, 3

[162] Maide, 38

[163] Bakara, 228

[164] Bakara, 228

[165] Talak 4

[166] Ebû Dâvûd, Kit. Talnk, bab. 6, İm. 2189; Tirnıizi, Kit. Talak, bab. 7, hn. 1182; İbn Mace, Kit. Talak, bab. 30, lın. 2080

Tirmizi sahibi Ebu İsa: "Bu hadis, garip bir hadistir. Sadece Müzahir b. Eşlem tarafın­dan nıerhı olnrak (dayandırılarak) rivayet edilmiştir. Bu kişi ise, bu hadisin dışın­da ilimde tan un a d iğ un iz biridir" demektedir. Ebû Dâvûd da: "'Bu hadis meçhul (bilinmeyen) bir hadistir' demektedir.

[167] Ebû Dâvûd, Kit. Tabure, bab. 107, lın. 280, 281, 285, 297, 303, 305; Tirnıizi, Kit. Tah.-ıre, bab. 94, hn. 126; Nesei, Kit. Ta I iare, bab. 134; İbn Mace, Kit. Tahare, bab. 115, hn. 625; Darimi, Kit. Vudu, bab. 84, 94.

[168] Talak, 1

[169] Bakara, 43

[170] Ali İmran, 7

[171] Ali İmran 7

[172] Fetih, 10

[173] Fecr, 22

[174] Mücadele, 7

[175] Şura, 11

[176] Buharı, Kit. Zekat, bab. Mi; Nesci, Kit. Zekal, bab. 5, 10.

[177] Buhârî, Kit. Zekat

[178] Tirmizi, Kit. Sayd, bab. 1(), hn. 1476 Tirmizi, bu hadîsin Cabiı'den. Kbi llııı;ııne'den, Kbu Derda'dan ve Ebu Hureyre'den de rivayel edildiğini, hasen ve sahih bir hadis olduğunu beyan etmiştir. EbûDâutıd, Kil. lidahi, bab. 17. |m. 2827, 2828; İbn Mace, Kit. Zebaih, bab. 15, hn. 3199; Darimi, Kit. 1-dahi, hah. 17: Müsned İmam Ahıned, c. 3, sh. 31, 39.

[179] EbûDâuâd, Kit. Edahi, bab17. hn. 2827.

[180] Nisa, 23

[181] Bakara, 275

[182] Bakara, 275

[183] Nisa, 3

[184] Bakara,187

[185] Bakara, 282

[186] Delaletu'l-Fehvaya, Delalem'n-Nass, Delaletu'd-Delalat, Fehve'l-Hİtap, Lahnu'I-Hi-tap ve Meflıumu'l-Muvafeke İsimleri de verilmiştir.

[187] Nisa, 10

[188] ÎbnMace, Kil. Talak, bab. 16, hn. 2048. Heysemi, bu hadisin senedinin kopuk olduğunu söylemiştir. (Bkz. Mecmaez Zevaid, c. 6, sh. 250)

[189] Bakara, 178

[190] Bakara, 178

[191] Nisa, 93

[192] Nisa, 93

[193] Nisa, 92

[194] Bu kavrama "Delilu'l-Hitab" da denilmektedir.

[195] Ebû Dâvûd, Kit. Zekat, bab. 5, lın. 156, 157; Muuatta, Kit. Zekat, bab. 23; Dan-mi, Kit. Zekat, bab. 4.

[196] Talak, 6

[197] Bakara, 230

[198] Nur, 4

[199] Hükümlere getirilen kayıtlar, birçok maksad için olabilirler.

a)  Kayıt, sadece bir hususun çoğunlukta yapılan bir husus olduğunu belirtmek için

gelmiş olabilir. Nitekim şu ayetteki "evlerinizde bulunan" kaydı, bu türdür. Çün­kü evlerde bulunmayan üvey kızla evlenmekte hanımdır. Ancak insanların çoğu üvey kızlarını kendi evlerine aldığından bu kayıt zikredilmiştir. "Kadınlarınızdan olan ve -evlerinizde bulunan- üvey kızlarınızla evlenmeniz haram kılındı." (Nisa, 23).

b) Yahut bir kayıt, işin ciddiyetini belirtmek ve onu teşvik etmek için gelebilir. Şu hadis-

teki '"Allah'a ve ahiret gününe iman eden" kaydı bu kabildendir. Resulullah (sav) buyuruyor ki: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kadının, kocasının dışın­daki herhangi bir kişi için üç günden daha fazla yas tutması helal değildir." (Buharı, Kit. Cenaiz, bab. 31; Müslim, Kit. Talak, bab. 58, 59, lın. 1486; EbûDâvâd, Kit. Talak, bab. 46, lın. 2302.

c) Ya da bir kayıt, çokluk İfade etsin diye gelmiş olabilir. "İstersen o münafıklar için

af dile, istersen dileme onlar İçin -yetmiş defa- af dilesen, Allah onları asla af­fetmeyecektir." (Tevbe, 80)

Bu ayetteki -yetmiş- sayısı, çokluk belirtmek içindir. Yoksa, -yetmişin- özel bir gayesi yoktur.

[200] Nisa, 101.

[201] Müslim, Kit. Musafirin, bab. 4, lın. 686: Tirmizi, Kir. Tefsir, sure, 4, hn. 3034; Ne-sei, Kit. Taksir, bab. 1; İbn Uace, Kit. İkame, bab. 73, hn. 1065.

[202] Bakara, 222

[203] Nisa, 23-




 


Ana Sayfa


________________ oOo _________________

<> ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir.<>