ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !           En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
Namaz Tevhid ve Meseleler



MEL'E VE MUTRAFİN
Mel’e’nin sözlük manası: Belli bir görüş etrafında toplanan,görünüş ve heybetiyle görenleri etkileyen toplum önderleri,
ileri gelenleri,batıl din adamları,batıl ideoloji sahib parti başkanları,yöneticiler,büyük sermaye sahipleri,
meclis üyeleri,yüksek rütbeli generaller,üst düzey yöneticiler ve bürokratlar,halkı etkileyeme ve yönlendirme
imkanına sahip gazete sahipleri ve köşe yazarları ,aydınlar,tiyatro ve sinema sanaatcıları,taa yönetimin
tepesinde ki firavunlarla nemrutlarla krallarla, İSLAM ve İSLAM DEVLETİ söz konusu olunca işbirliği yapan
olarak bilinen çıkarcı ve İSLAM'ın düşmanı insanlar…


Topluluk, bir toplumun ileri gelenleri; idarecilerin görüşlerine başvurup istişare ettiği grup, toplumun yönetiminde söz sahibi olan yöneticiler. Mele' kavramı Arapça "dolmak, doldurmak, bir kimseye yardım etmek" anlamındaki "Melee" kökünden türetilmiştir. Ayrıca hırs, zan, şüphe, huy ve ahlâk anlamları da vardır.




Mele' kelimesi Kur'an-ı Kerîm'de otuz ayrı yerde geçmektedir. Kur'an-ı Kerim'de bu terim, genellikle bir topluma tesir edip yönlendirme gücüne sahip kişiler ve yöneticilerin kendileriyle istişare yaptığı bir kesim için kullanılmaktadır. "Mele'" kelime olarak bir olumsuzluğu bünyesinde taşımamakla birlikte; Kur'an-ı Kerim'de bu kelime ile toplumlarını, Allah'ın peygamberine karşı kışkırtıp, onlara uymaktan alıkoyan ve oldukça kibirli tiplerden oluşan zümre kast edilir. Bu tip mele'in önemli bir özelliği de; toplumda iyilik, cömertlik, ilim, hikmet gibi insanı gerçekten yükselten vasıflarla değil de; zorbalık, zulüm, hor görme gibi insanı aşağıların aşağısına indiren özelliklerle veya zenginlik ve dünyevî makamlarla üstünlük taslayanlardan oluşmasıdır. Allah Teâlâ peygamberlerini gönderdiği zaman, onlara karşı ilk tavır alanlar ve getirdikleri mesajı reddedenler her zaman büyüklük taslayan müstekbir, mutraf ve mele' kavramlarının içine giren yöneticiler ve sermaye sahibleri olmuşlardır.




Buna karşılık tarih boyunca Cenabı Allah'ın gönderdiği peygamberlere ilk önce uyan kimselerinde mustazaflar oldukları görülmektedir. Müstekbirler (mele') ise kendilerinden daha büyük ve daha şerefli kimselerin olabileceğini kabul etmedikleri için, şereflerin en büyüğü olan peygamberliğin kendilerine değil de dünyevî açıdan kendilerinden aşağı olan kimselere verilmesini hazmedememişler ve onların karşısına dikilip işkenceler yapmış, inananları sürekli olarak küçümseyip durmuşlardır. Müstekbirler (büyüklük taslayanlar)ın, inanan kimseleri küçümsemelerinin sebebi, onların manevî büyüklüklerinin karşısında kendi hiçliklerini daha müşahhas şekilde hissetmeleridir. İnanan insan, hiçbir maddi güce sahip olmasa bile, Rabbinin vaadine güvenerek bütün zalim güçlere karşı meydan okur, kendilerini ilâhlaştıranları ve onlara uyanları tanımadığını bütün açıklığıyla yüzlerine karşı haykırır. İşte bunun içindir ki akılları cahilî yaşamın pislikleriyle bulanmış kalabalıkları etkilemek için sahip oldukları servet ve makamları ileri sürerek büyüklenir ve inanan insanlara bu yolla saldırılarda bulunurlar. Aslında bu, müminlere karşı duydukları aşağılık duygusunu değişik bir ifade ile itiraf etmelerinden başka bir şey değildir.




Onların nefislerini ilâhlaştırmış olmaları vahyin gerçekliğini kavramalarını engelliyordu. Allah Teâlâ, Nuh kavminin mele'inin peygamberlerine karşı takındıkları tavrı şöyle dile getirmektedir: "Nuh kavminin ileri gelen (mele) kâfirleri; "Seni ancak bizim gibi beşer olarak görüyoruz. İçimizden sana basit görüşlü en adi kimselerden başkasının tabi olduğunu görmüyoruz. Bilâkis yalancı olduğunuzu sanıyoruz" dediler" (Hûd, 11/27).




Kur'an-ı Kerim'de zikredildiği gibi, sonraki Resuller benzer türde direnmelerle karşılaştılar, sürülmekle hatta öldürülmekle tehdit edildiler. Medyen halkının müstekbir (iman etmeyi kibirlerine yediremeyen) mele'i Şuayb (a.s.)'a şöyle diyordu; Ey Şuayb! Seni ve seninle birlikte iman edenleri memleketimizden çıkaracağız; yahut da bizim dinimize döneceksiniz" (el-A'râf, 7/88).




Firavn ve mele'inin Musa (a.s)'a karşı takındığı tavrı Allah Teâlâ şöyle dile getirmektedir: Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimiz ve apaçık delillerimizle Firavn ve mele'ine (erkânına) gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler. Zaten kendileri büyüklük taslayan bir kavimdi" (el-Müminun, 23/45-46).




Mele' eskiden olduğu gibi günümüzde de sistemlere göre değişik niteliğe sahiptir. Söz gelimi bunlar, kapitalist toplumlarda daha çok sermaye sahipleri; faşist sistemlerde diktatörler ve çevreleri; askerî dikta ile yönetilen yerlerde ordu ileri gelenleri; İslâmda ise daha çok âlimler ve fazıllardan oluşan şûra veya hal ve akd ehlidir.

Mele'in toplum içindeki yeri ile alâkalı şunlar söylenebilir: "Musa'dan sonra İsrailoğullarının mele' peygamberlerine karşı nasıl davranmışlardı duymadın mı?" diye başlayan ayet ile ilgili olarak kaynaklar da şu olay nakledilmektedir: Musa (a.s)'dan uzun bir müddet sonra İsrailoğulları tekrar hak yoldan ayrılmış ve bunun cezası olarak da ikinci bir defa daha yurtlarından çıkarılmışlardı. Bu esaret döneminde İsrailoğullarının melei toplanıp kendileri için bir kral tayin etmesini peygamberlerinden istemişler; o da Allah tarafından Tâlût'un seçildiğini bildirince "-O bize nasıl hükümdar olurmuş! Biz hükümdarlığa ondan daha çok layığız. Zira ona mal ve servetçe bir zenginlik de verilmiş değil... " diyerek itiraz etmişlerdi.




Tefsircilerin kaydettiğine göre Tâlût fakir bir ailedendi; kral soyundan değildi. Peygamberden hükümdar tayin etmesini isteyenler ise kral soyundan oldukları için kendilerinden birisinin seçileceğini sanmışlardı. Bu ayet ve tefsirlerine göre; melei kral soyundan olanlardır. Başka bir ifade ile bu gruba asilzadeler veya aristokratlar da denilmektedir.

Risalet toplumlarda geçerli olan bütün cahilî temayülleri temelinden geçersiz saydığı için, kendilerinde dindışı sebeblerden dolayı bir üstünlük görenlerin konumları da tamamıyla değişmekteydi. Yani onlar, makamlarının iktidar ve itibarlarının ellerinden alınmasından korkuyorlardı. İslâm'a, tevhid inancına ve bütün peygamberlere karşı mücadele veren, onlara sıkıntılar çektirip işkenceler yapan yöneticiler (Mele), hâkimiyetin Allah'a ait olduğunu kabullenemeyişlerinden dolayı böyle müstekbir bir tavır takınmışlardır.

Mekkeli müşrik liderlerin vahye karşı çıkarlarken kendilerini buna sevkeden sebep, onların büyüklük taslayarak, Resulullah (s.a.s)'i ve ilk inanları küçümsemeleriydi. Onlar Resulullah (s.a.s)'in yanında Habbab, Suhayb, Bîlâl ve Ammar gibi fakir müslümanlar bulunduğu bir sırada ona şöyle demişlerdi: "Muhammed! Kavminin ulularını bırakıp bunlara mı razı oldun? Allah, aramızdan şunlara mı lütufta bulundu? Şimdi bunların peşlerinden gidenler mi olacağız? Onları yanından kov. Belki o zaman seni dinleyebiliriz" (Taberî, Câmiu'l-Beyân, Mısır 1968, V, 200). Büyüklenerek, iman edenleri maddî sebeplerden dolayı hor gören Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinin bu sözleri üzerine Allah Teâlâ peygamberine şöyle vahyetmişti: "Sırf Allah'ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin. Onlar da senin hesabından sorumlu değillerdir ki, onları kovasın da zalimlerden olasın" (el-En'am, 6/52).




Yine bir gün Resulullah (s.a.s), Kâbe'de ibadet ederken, ona hakaret maksadıyla, o secdede iken bir hayvan sakatatını boynuna atmışlardı. Resulullah kızı Fatma'nın yardımı ile ayağa kalktığında; Allahım! Kureyş mele'ini, Ebu Cehil, Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ukbe b. Ebi Muayt ve Ümeyye b. Halefleri sana havale ediyorum" (Buhârî, Cizye, 21; Müslim, Cihad, 39) şeklinde duada bulunmuştu. Bu kimselerin tamamı Bedir savaşında müslümanların elinde öldürülmüştü.

İslâm, Medine'ye hicret edip devlet halini aldığında, ona düşmanlıkta diretenler yine kendilerinde bir üstünlük gören ileri gelen yöneticiler olmuştur. Abdullah İbn Übey ve ona tabi olan münafıkların durumu böyledir. Tarih boyunca Allah'ın dinine karşı çıkıp kendilerine tabi olan kitleleri iman etmekten yüz çevirtenler mele' diye tabir edilen zümre olduğu gibi; bu gün ve gelecekte de bu böyle devam edecektir. Bu gün İslâm'a karşı en etkin düşmanlığı yürütenler, İslâm coğrafyasının her tarafına çöreklenmiş, güçlerini emperyalist devletlerden alan ve onlara uşaklığı din edinen çağdaş mele' tarafından yürütülmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de zikredilen, İslâma itirazda bulunmayan tek mele' Hz. Süleyman zamanındaki Sebe Melikesi Belkıs'ın Mele'idir (en-Neml, 27/29-33).

Arap dilinde ayrıca "mele" topluluk, ileri gelenler ve istişaresine baş vurulan meclis anlamında da kullanılmaktadır. Habib ibn Mesleme'nin, Tiflis Ermenilerine gönderdiği zimmet şartlarını bildirir mektubunda "Müminler topluluğu (mele'i) önünde size, uymanız gereken şartları ve bu şartlar çerçevesinde vermiş olduğumuz emanı bildiren bu mektubu yazdım" (Ebu Ubeyd, Kitabu'l Emvâl, Beyrut, (t.y.) 222) şeklinde bir ifade kullanarak yanında bulunan bütün müslümanları mele' olarak nitelemiştir.




Mele' kavramı Kur'an-ı Kerim'de peygamber kıssalarından ayrı olarak iki yerde "mele'i a'lâ" şeklinde geçmektedir. Âlûsî, İmam Süddî'ye dayanarak, "mele'i a'lâ"dan kastedilenin melekler olduğunu söylemektedir. Melekler yaratılış itibarıyla nezih ve üstündürler. Bunun karşısında "mele'i-esfel" olarak nitelenen insanlar ve cinler vardır. İbn Abbas'tan nakledilen başka bir rivayette "mele'i a'lâ"nın, meleklerin eşrafı, büyük melekler olduğu; başka bir rivayete göre de bundan meleklerin kâtiplerinin kastedildiği söylenmektedir (Ayrıca bk. Küfür, Kâfir, Mutraf, Mutraf'în maddeleri) (Alûsî, Ruhu'l-Meani, Kahire (t.y), XXIII, 69-221).

(şias)-Ömer TELLİOĞLU




MUTRAF, MUTRAFİN

Mutrafin’in sözlük manası
Dünya nimetleri ve şehvani şeylerde geniş bolluğu ve nimete sahip kılınan manasına,Kur’an’ da ,mel’e teriminde olduğu gibi,Allah’ın emirlerini unutup şirke dalan,toplumların bir avuç malını hile yoluyla sömüren,sermaye sahipleri ve aydın kafirlerdir.Mutrafların eğemen olduğu toplumlar dejenere toplumlardır.Böyle toplumlarda daima,Allah’ın emirleri göz ardı edildiği için,fısk-ı fucur,fesat,fitne v.s… her tarafa yayılır,özellikle toplumun varoş kesimlerinde.


Osmanlı Padişahı Kanuni'nin Frasnsızların kadınlı erkekli dans etmelerinden men etmesini şimdi bizler daha iyi anlıyoruz özellikle her kesimin bildiği gibi tv lerle gazetlerle tiyatro ve sinama v.s ile toplumumuzu ne hale getirdiler ne ahlak kaldı ne namus ne aile tüm değerleri darmadağın ettiler zalimler,şimdide yavaş yavaş işgale başladılar... Daha iyi anlamak için Beyan yayınlarından çıkan BANGASOR Kitabı okumanızı tavsiye ederim.




Ayeti kerimede geçen "Mutrafin" sözcüğü her milletin refah içinde yaşayan, serveti, hizmetçileri bulunan, rahatları yerinde olan aristokrat kesimdir. Bunlar şan-şöhret konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanırlar. İçlerine gevşeklik çöker. Bozulurlar. Doğru yoldan sapar ve hayasızlığa dalarlar. O milletin kutsal değerlerini, iftihar kaynaklarını ve diğer değerlerini ayaklar altına alırlar. Irzlarını, namuslarını ve dokunulmaz kabul edilen değerlerini önemsemezler.


Kendilerine karşı çıkacak kimsenin olmadığını anladıklarında, yeryüzünde bozgunculuğu yayarlar. Milletin içine hayasızlığı yayar, yaygınlaştırırlar. Bir milleti ayakta tutan üstün değerleri ucuzlatırlar. Milletin kendisi için yaşadığı değerleri hiçe sayarlar. İşte bu nedenlerle millet çözülür, yılgınlığa düşer. Canlılığını güç kaynaklarını ve kèndisini ayakta tutan enerji kaynaklarını yitirir. Yok olur, sayfası dürülür gider.


Ayeti kerime yüce Allah'ın şu yasasını yerleştiriyor: Bir millet yokoluşunun sebeplerine sarılıp, orada bozgunculuğun ele başları çoğalır da millet onları engellemez, yaptıklarına seyirci kalırsa, yüce Allah bu bozgunculuk önderlerini onların üzerine salar ve onları saptırırlar. Böylece sapıklık orada yaygınlaşır. Millet çözülür ve dağılır.

Allah'ın yasası gerçekleşir. Yıkılış başlar ve o millet yokolur. Millet; bozgunluğa önderlik yapanları engellemediği, bozguncuların varlığına izin veren düzenlerini düzeltmediği için başına gelen felâketten bizzat kendisi sorumludur.


Zaten bozguncuların bizzat bu varlıkları bile, yüce Allah'ın bu bozguncuları onların başına salmasının ve orada bozgunculuk yapmalarının nedenlerinden birisidir.Eğer bu bozguncuların yollarını kesip, orada yayılmalarına izin vermeselerdi, yokolmayı hak etmezlerdi. Allah da onların başına orada sapıklık, bozgunculuk yapacak ve onları felâkete sürükleyecek kimseleri salmazdı.(İsra ayet 16 Fizilalil Kur'ân Seyyid Kutup)


Burada bir topluluğun Allah tarafından nasıl helâk edileceğinin bir planı yer almaktadır. Bir bölgenin zenginleri isyankar oldular mı, o topluluk mutlaka helâk olur. Devam edegelen isyanları ve haddi aşmalarından sonra, zenginler isyanda o denli direnirler ki vicdanın iç güdüsel duygularını bile yok saymaya başlarlar. Aynı olaya 16. ayette de değinilmektedir: "Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz vakit, onun varlıklılarına emrederiz ve orada itaattan çıkarlar." Bunun nedeni Allah'ın, insanın hidayeti için vicdanı yaratmış olmasıdır. Bu nedenle vicdanın söyledikleri gerçekte Allah'ın emirleridir. Bu nedenle "Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman..." ayeti Allah'ın sebepsiz yere bir topluluğu helâk etmek istediği anlamına gelmez.


O ülke helâk edilir, çünkü isyanlarından sonra "artık o memlekete azap hak olmuştur. Biz onu tamamen mahvederiz." Bu ülke helâk olmayı hak eder, çünkü sıradan insanlar, topluluğun önderleri ve topluluğun çökmesinin gerçek sorumluları olan zenginlere uyarlar. İlk önceleri zenginler, isyan, fesat, zulüm ve kötülükler işlerler, daha sonra da halk onlara uyar ve Allah'ın azabını üzerine çekerler. Bu, aynı zamanda her toplumun önderlerini ve yöneticilerini seçmede çok dikkatli ve titiz olması gerektiği konusunda da bir uyarıdır. Çünkü eğer önderler günahkâr ve isyânkar olurlarsa, kaçınılmaz olarak toplumu da felakete sürüklerler.(İsra Süresi 16 Tefsiri Tefhmul Kur'an Mevdudi)


Kendisine verilen bol nimetlerle azıp şımaran ileri gelenler.

"Mutraf" "Te-Ri-Fe" fiilinin "Ef-A-Le" Babına nakledilmiş hali olan "Et-Ra-Fe" fiilinin ism-i mef'ulüdur. "Terife", "Suyu bol, taze ve hoş olmak, birisini nimetlendirmek" "Etrafe" ise, "azgınlıkta ısrar etti, bolluk verdi, şımarttı, nimetten ötürü sevindirtti" anlamlarına gelir. "Et-Ra-Fe", "isteği yerine getirmek, nimetlendirmek, arzu edileni vermek, şımartmak, coşturmak, azdırmak" manâlarında; "mutraf" ise, "dünya nimetleri ve şehvani şeyler hususunda geniş bir bolluğa ve nimete sahip kılınan" manâsında kullanılır.




Kur'an-ı Kerim'de "mutraf" kelimesi" "mele" teriminde olduğu gibi ilâhî emirleri unutup şirke dalan milletlere gönderilen peygamberleri inkâr edenlerin öncüleri olarak kullanılmaktadır. Bundan da anlaşıldığı gibi Mutraf, şirk toplumlarında dengesiz sermaye dağılımıyla ortaya çıkan, sermayenin büyük kısmını eline geçiren sınıftır. Bu sınıf, toplumun "müstaz'af" yani fakirliğinden dolayı küçümsenen, hor ve fakir görülen kesimlerinin üzerine basa basa yükselmiş, müstaz'afların ellerindeki bir avuç malı, ezerek, sömürerek, güç kullanarak almış, sonra da elde ettiği bu mallarla azdıkça azmış, şımarmış kimselerdir.




Şu halde mü'min (Yüce Allah'a ve peygamberleri vasıtası ile gönderdiği dine inanıp ona göre yaşayan) toplumlardaki zenginleri "mutraf" yani servetten şımarmış kimseler olarak nitelendirmek doğru değildir. Çünkü onlar servetlerini meşrû yollardan kazanmışlardır. Kendilerine verilen nimetlerden dolayı kibirlenip


şımarmazlar, kumar oynamaz, içki içmez, zina etmez ve israf yapmazlar. İnandıkları dinin prensiplerine göre hareket edip şükrederler, kendilerine verilen nimetlerden yoksun olanlara yardım ederler, yardım ettikçe de malları çoğaltılır: "Eğer şükrederseniz (size verdiğimiz nimetleri) muhakkak artıracağız" (İbrahim 14/7). İlahî prensiplere gönülden bağlanan mü'min zenginler zekât, sadaka ve sadaka-i câriye gibi yardımlardan huzur duyar, mutlu olurlar, mutluluğu gayri meşrû eğlencelerde aramazlar.




Mutrafîn, ise mal ve servet sahibi olmakla böbürlenip kendilerini Allah'tan müstağnî görme hastalığına sürüklenmişlerdir. Ayrıca üstünlük psikolojisi içerisinde kendilerinden başkalarını beğenmeyip küçümsemeleri ve her konuda kendilerini haklı sayarak rasûllerin getirmiş olduğu Allah'ın dinine karşı çıkmışlardır.

Kur'an-ı Kerim onların durumlarını şöyle anlatıyor: "Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaları gerekmez miydi? Fakat onlar arasında, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp mutraflaştılar (şımardılar) ve suç işleyen (kimse) ler olup çıktılar" (Hud, 11/116).




Mutrafin, tarih boyunca insanlığa gönderilen her rasûle maddî servetleriyle karşı durmuşlar, Allah'ın kendilerine nimet vermesinin kendilerinin iyi kimseler olduğuna delil teşkil ettiğini iddia etmişlerdir.

Nitekim Kur'an-ı Kerim onlardan şöyle bahsediyor:




"Biz şirke dalmış hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın mutrafları (varlıkla şımarmış kimseleri); "biz sizin getirdiğiniz şeyi inkâr ediyoruz" derler. Her seferinde de, "biz malca ve evlâtça daha çoğuz ve biz azaba uğratılacak değiliz" derler " (es-Sebe, 34/34-35).

Kurtûbî (671/1272), Katâde (118/736)'den rivayetle, âyetlerde geçen "mütrafiha" kelimesini şöyle açıklıyor: "Beldenin zenginleri, idarecileri, zorbaları ve şerrin kumandanları; peygamberlere dediler ki: "Eğer Allah dinimiz ve faziletimizden razı olmasaydı bu bolluğu, bu


zenginliği bize vermezdi" (Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kurân, Dımaşk 1374, XIV, 305). Bu sözleri ile zenginliklerini, haklı ve doğru yolda olmalarına açık bir delilmiş gibi göstermek istiyorlar. Halbuki, servetin asıl kaynağını ve sahibini unutanlar için zenginliğin, dalalet kaynağı olduğu, "Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde muhakkak taşkınlık eder azarlardı" (eş-Şûra, 42/27) âyeti kerimesinden anlaşılıyor.




İbn Kesîr (774/1372) ise şöyle diyor: "Allah Teâlâ Rasûlünü teselli edip ve kendisinden önceki peygamberleri örnek almasını emrederek, şirke dalmış olan her memleketin; nimet, haşmet, servet ve riyaset sahipleri ile zorbaları, liderleri ve şerde önderlerinin gönderilen peygamberlere iman etmediklerini haber vermektedir.




İbn Kesîr bu âyetlerin tefsirinde şu hadisi nakleder: "Bize Kesîr... Ebû Hureyre'den nakletti ki Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuş: "Muhakkak ki Allah Tealâ sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak ve ancak kalplerinize ve amellerinize bakar" Müslim ve İbn Mâce Buharî, Kesîr kanalıyla Ca'fer İbn Burkân'dan nakleder"(İbn Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, (çev: B. Karlığa-B. Çetiner). İstanbul 1986 XII, 6661, 6663).

Mutrafin rasullere her karşı çıkışlarında yeni bir bahane bulmuşlardır. Halbuki onların karşı çıkışları hep aynı endişeye dayanmıştır. O da ellerinden mallarının, servetlerinin, mevkilerinin, makamlarının gideceği korkusu.


Çünkü bu inancın toplum arasında yerleşmesi halinde, gayri meşru yollarla edindikleri malların, lâyık olmadıkları halde kullandıkları yetki ve imtiyazların, sahibi oldukları makamların asıl sahiplerine verileceğini çok iyi bilen mele' grubu, akla gelebilecek bütün metodları deneyip birçok bahaneler ileri sürecek uzun bir mücadeleye girişmişlerdir. Çoğunun hayatına mal olan bu mücadelede çok ağır bir üslûp kullanmalarına, en acımasız işkencelere baş vurmalarına rağmen peygamberler tebliğ ve irşadın gereği olan tatlı bir dille ikna edici deliller ortaya koyarak muhataplarının seviyesine inmekten daima kaçınmışlar, beşerî takatin üstünde bir sabırla daima hidayete ermeleri ümidini taşımışlardır. Fakat "İşte Âd (kavmi)! Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr ettiler ve peygamberlerine isyan edip (iman etmemekte) inatçı her zorbanın emrine uydular" (Hud, 11/59).




"Onun (Nuh'un) kavminden kâfir olan âhirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz (mutraflaştırdığımız) ileri gelenler dediler ki: Bu, ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yer ve sizin içtiğinizden içer. Eğer kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz elbette hüsrana uğrayan kimseler olmuş olursunuz" (el-Mü'minûn, 23/33-34).




Bu âyetlerde bahâne olarak Rasûlün bir insan olmasını gösterirken, aşağıdaki âyetlerde de atalarının izini takip edip onları taklid ettiklerini belirtmekteler.

"İşte böyle, senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın mutrafları (varlıkla şımarmış kimseleri); biz babalarımızı bir ümmet(din) üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uymaktayız" dediler. "Ben size babalarınızı, üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yoluna)mı? (uyacaksınız)" dedi. Dediler ki; "doğrusu biz (herşeye rağmen) seninle gönderileni tanımıyoruz" (ez-Zuhruf, 43/23-24).




Burada, peygamberlere niçin hep kendi toplumlarında ileri gelen kimselerin, sermâye sahiplerinin muhâlefet ettikleri, atalarının dininin savunucuları olarak boy gösterdikleri, yine hep bu insanların Hakk'a karşı tavır alıp halkı peygamberlere karşı kışkırttıkları ve halkın cehâlet içinde yüzmesini arzulayıp, her türlü fitne ve fesadı çıkarttıkları noktasında biraz durulması ve dolayısıyla bunların nedenlerinin incelenmesinde yarar var. Tüm bu sorunların temelinde iki ana neden bulunmaktadır:




a) Zenginlik ve refah içinde yüzen insanlar, hak-batıl arasındaki mücadeleyle ilgilenmeyi akıllarının ucuna getirmeyecek kadar dünya meşgâlelerine dalmış kimselerdir. Dolayısıyla onlar, kendi çarpık mantıklarına göre böylesine basit sorunlarla zihinlerini yormayı istemezler. Zihnen ve bedenen tembelleşmişlerdir. Din hakkında pervasız bir tavır içindedirler. Çünkü mevcut sistemin yürürlükte kalması işlerine geldiği için, onlar yeni bir düzenin gerekliliğini asla düşünemezler bile.

Hak ve batıl nedir, adâlet ve zulüm ne anlama gelir, bunlar, onları pek ilgilendirmez.




b) Onlar, mevcut sistemin âdil olmayan değer ölçülerine göre zenginlik ve refah içinde olduklarından, sistemin yıkılmasını asla arzu etmezler. Onlar, Peygamberlerin öne sürdükleri düşüncelerin kabul görmesi ve yayılması sonucunda, mevcut sistemin sayesinde elde ettikleri makam ve mevkinin ellerinden alınacağını ve gayri meşrû mal ve servetlerine el konulacağını bilirler. İşte bundan ötürü, onlar peygamberlerin yaymaya çalıştıkları davanın en şiddetli muhalifleridirler.




Mutrafların egemen olduğu toplumlar dejenere toplumlardır. Bu toplumlarda Allahı emirler göz ardı edildiği için fısk, fucûr her tarafa yayılmıştır. Yeryüzü fesada boğulmuştur. Geçmiş toplumlarda, bu tür hastalıkların yayılması sünnetüllah gereği o toplumların Allah Teâla tarafından helâk edilmelerine yol açıyordu. Kur'ân-ı Kerim'de bu tür kavimlere örnek olarak Ad, Semûd kavimleri Medyen halkı gibi örnekler sık sık hatırlatılmaktadır. Bu kavimlerin helâkına sebep teşkil eden en önemli şey, mutrafların hakimiyetidir:

"Biz bir ülkeyi (dalmış bulundukları zulümleri yüzünden) helâk etmeği dilediğimiz zaman oranın mutraflarına (gönderdiğimiz Peygamberler vasıtası ile itaatı) emrederiz. Buna rağmen, orada fısk yaparlarsa o ülke üzerine (azâb) söz hak olur ve biz de orayı darmadağın ederiz" (el-İsrâ, 17/16);




"Âzâbımızı hissettikleri zaman onlar, derhal oradan (kaçmak için hayvanlarını) mahmuzluyorlardı. (Boşuna) kaçmayın, (bol bol) verilip içinde şımartıldığınız (mutraflaştırıldığınız) (nimetle) yurtlarınıza dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz" (el-Enbiya, 21/12-13):




"Nihayet biz onların refahtan şımarmış ileri gelenleri (mutrafları)nı azab ile yakaladığımız zaman hemen feryada başlarlar. Bugün artık feryâd etmeyin, bize karşı size yardım olunmaz" (el-Mü'minun, 23/64-65),




Allah'u Teâlâ, Vakıa sûresinde insanları ashab-ı yemin (amel defterleri sağdan verilenler), ashab-ı Şimâl (amel defterleri soldan verilenler) ve öncüler olarak üçe ayırmaktadır. Kur'an: Mutrafların, ashab-ı şimâl olarak Cehennemdeki durumlarını şöyle tasvir etmektedir.

"Âshab-ı şimâl (kitabı sol


tarafından verilenler) ...Nedir o ashab-ı şimal (solun adamları)? Delikçiklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, kara dumandan bir gölge altında ki ne serindir, ne de faydalı. Çünkü onlar bundan önce mutraflar idiler (varlık içinde şımarmışlardı). Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı. Ve diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?" De ki: "Öncekiler de sonrakiler de belli bir günün muayyen bir vaktinde toplanacaklardır" (el-Vakıa, 56/41-50).




Günümüz kapitalist toplumlar bir hayli güçlü olduğu için, dünyaya mutraflar egemen olmuş gözükmektedir. Mutrafın günümüzdeki karşılığı sermayeyi ellerinde tutan kapitalistlerdir. Bunlar, var güçleriyle Uluslararası ağlar oluşturarak insanların kanlarını vampirler gibi sömürmektedirler. Fakat ataları olan Karun gibi onlar da bir gün yok olacaklardır. Kur'an-ı Kerim'de kapitalistlerin en belirgin örneği Karun'dur. Şimdikiler de Karunvâri bir hayat yaşamaktalar. Akıbetleri de aynen onun gibi olacaktır. Hz. Musa'nın; malında fakirlerin hakkı olduğu ve zekâtını


vermesi gerektiğine dair ikazlarını dinlemeyen, en sonunda kibir ve inadın zirvesine varan Karun, O'nu inkâr ederek -Firavun ve mele'inin yaptığı gibi- Hz. Musa'yı sihirbaz ve sahtekârlıkla itham etmeye başlar. Sahibi olduğu muazzam servetin, Allah'ın bir lütfu olduğunu inkâr ederek bunu sadece kendi kabiliyeti ile elde ettiğini iddia eder. Bu haliyle kavmi içindeki çoğunluğun, Hz. Musa'ya iman ve itimadını sarsıp delâletin kaynağı haline gelen Karun, Musa (a.s)'ın ikazlarını dinlemediğinden, sarayı ve bütün serveti ile beraber yerin dibine batırılır.




Firavun, siyasî zulüm ve istibdadda bir sembol olduğu gibi; Karun da ekonomik istibdad ve ihtikârda bir semboldür. Bu suretle Karun kıssası, muhtekir bir kapitalistin kıssasıdır (Elmalılı, a.g.e, V, 3755).




"Karun, Mûsâ'nın kavminden idi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: Şımarma, Allah şımaranları sevmez" (el-Kasas, 28/76).




"Bu (servet) bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi, dedi. O (mağrur), bilmedi mi ki Allah, kendisinden önceki nesiller arasında kendisinden daha güçlü ve ondan daha çok cemaatı bulunan nice kimseleri helâk etmiştir. Suçlulara günahlarından sorulmaz" (el-Kasas, 28/78),.

"Nihayet Biz, onu da, evini barkını da yere batırdık, Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Kendi kendini (savunup) kurtaranlardan da değildi" (el-Kasas, 28/81).




"Biz refah içinde şımarmış nice, şehri helâk ettik. İşte meskenleri onlardan sonra pek az oturulmuştur. Onlara hep biz varis olduk (hepsi bize kaldı)" (el-Kasas, 28/58).

(Şias) Muammer ERTAN[1]



EBUBEKİR YASİN Kuran ve Sunnetin aydınlığında buluşmak ümidi ile…


   [1]:(Şias)


Önceki Sayfa
eraykitap
Sonraki Sayfa




ErayKitap Web Sitesi ! En İyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir
Eraykitap Web Sitesini, facebook, twitter gibi diğer sosyal ağlarda paylaşabilir, bilgisayarınıza indirebilir,Ayeti Kerimeleri ve Hadis-i Şerifleri ödev ve tezlerinizde kullanabilir ve siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin site ve bloglarınızda yayınlayabilir ve kopyalayıp, çoğaltabilirsiniz. Standart Ekran Çözümü: 1024 x 768 | Sistem: İnternet Explorer + Google Chrome ve Mozilla Firefox'da daha verimli çalışmaktadır