ErayKitap Web Sitesine Hoş Geldiniz !             En iyi Bilgi Dünya ve Ahiret Saadeti Sağlayan Bilgidir

Eraykitapdan Çeşitli Konularda Araştırmalar / ŞAHADETİ (imanı) BOZAN İNANÇ VE AMEL ...



7) - Bidat Nedir ?

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبيلِ الْمُؤْمِنينَ نُوَلِّه مَا تَوَلّى وَنُصْلِه جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصيرًا
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa Suresi/115)

Hz. Aişe'nin (r.ah.) anlattığına göre:
Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Kim bizim şu dinimizde olmayan bir şey ihdas eder ve onu dine katmaya çalışırsa o reddedilir."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 3242.[1]


2676- Irbad b. Sariye (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v.) bir gün sabah namazından sonra son derece tesirli bir va’z verdi de bu va’zın tesirinden gözler yaşardı kalpler ürperdi Ashabtan bir kişi: Bu öğütler vedalaşan bir kimsenin öğütleri gibidir o halde bize neyi tavsiye ederseniz Ey Allah’ın Rasûlü! Dedi. Rasûlullah (s.a.v.)’de şöyle buyurdu: “Allah’a karşı her zaman ve her zeminde sorumluluk bilinci içerisinde olmayı Allah’tan gelen her şeyi dinleyip itaat etmeyi idareciniz durumunda olan kimse Habeşli bir köle bile olsa onu bile dinleyip itaat ediniz. İçinizde yaşayacak olanlar benden sonra pek çok ayrılık ve anlaşmazlıklara şâhid olacaklardır. Dinde yeri olmayan fakat dindenmiş gibi gösterilmeye çalışan şeyleren sakınıp uzak durunuz çünkü onlar sapıklıktır. Sizden kim bu dönemlere ulaşırsa benim sünnetime ve doğru yolda olan Hülefai Raşîdinin sünnetine sıkıca sarılsın. Bu yolda sabredip dişinizi sıkınız.”
(İbn Mâce, Mukaddime: 7)


2677- Amr b. Avf el Müzenî (r.a.)’in babasından ve dedesinden rivâyete göre,
Rasûlullah (s.a.v.), Bilâl b. Hârise: “Bil bakalım” buyurdu.
Bunun üzerine Bilâl: “Neyi bileyim? Ey Allah’ın Rasûlü!” dedi,
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
Benden sonra sünnetimden kaldırılan bir sünneti kim ihya edip ortaya çıkarırsa ona o sünnetle amel edenler kadar sevap vardır.
Amel edenlerin sevapları da hiç eksiltilmez ve her kim de, Allah ve Rasûlünün razı olmadığı sonradan çıkan bidat denilen bir sapıklığı ortaya çıkarırsa o kimseye o bidatle amel edenlerin günahları da birlikte yazılır ve onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.”
(İbn Mâce, Mukaddime: 7)


2678- Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v.) bana şöyle buyurdu:
“Evlatçığım hiçbir kimseye karşı kalbinde bir hile ve kin beslemek olmaksızın sabahlamaya ve akşamlamaya gücün yeterse bunu mutlaka yap sonra bana şöyle dedi: Evlatçığım işte benim sünnetim budur kim benim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiş olur kim de beni severse Cennet’te benimle birlikte olur.” (İbn Mâce, Mukaddime: 7)[2]

Başka Söze Ne Hacet


Dinler tarihi incelendiğinde görülüyor ki, halk tabakaları, ilâhi dini öğreten peygamberlerinden zaman bakımından uzaklaştıkça eski dinlerinden kalma bazı inanç, âyin ve âdetleri yeniden canlandırmışlardır. O kadar ki, peygamberlerin bildirdiği ve öğrettiği Tevhid (Tek Allah) inancından uzaklaşarak, eski bâtıl inançlarına yeniden sapabilmişlerdir. Her yeni gelen peygamber, insanları bu yanlış inançlarından uzaklaştırmak için büyük mücadele vermiştir. Fakat "paganist" inançlarından kopamayan, ilâhi gerçekleri idrak edemeyen bazı kavimler, peygamberlere karşı direnerek, bu yolda seller gibi kan akıtmışlardır. Çünkü insanoğlu en çok inanç ve vicdanî konular üzerinde hassasiyet göstermektedir, İnsan; inananın yanlış, gittiği yolun tehlikeli olduğunu görse bile, çoğu zaman alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemez. Eğer bir de bazı menfaatlerinin yok olacağı evham ve endişesine kapılırsa daha da hassaslaşır. Aklı ve gönlü iyice yatmadıkça kanaatini değiştiremez. Birtakım ihtiraslar onu, daha da tutucu hale getirir ve sertleştirir.


îşte bu nitelikteki insanlar, peygamberlerin tebliğ ettiği ilahî dinlere, daima karşı çıkmışlardır. Böylece ilahî dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca sürüp gelmiştir.


Peygamberlerin izinden gelen gerçek din uleması yanlış inanç ve hurafelerle mücadeleye devam etmişlerdir. Ancak her devirde ve her toplumda, yanlışa ve bâtıla sapanlar daima olagelmiştir. Zira bir dinin esas ilkeleri, âyinleri başka bir din içerisine hemen aynıyla geçmese de, "hurafeleri" bir din ehlinden başka bir din ehline, bir hastalık, gibi sirayet edebilmektedir. Çünkü insan toplulukları her yerde, bazı kültür ve eğitim farklılıklarına rağmen insan olma nitelikleri bakımından birbirinin aynıdır. Bu itibarla diğer din toplulukları içerisinde olduğu gibi, müslüman toplumlar arasında da hurafelere inananlar mevcuttur. Özellikle çeşitli kavim ve milletler müslüman olduktan sonra bu batıl inançlar daha da çoğalmıştır. Her kavim beraberinde "cahiliye" âdetlerinden birşeyler getirmiştir.


Müslümanlar arasında görülen, fakat İslâm'ın esas talimatıyla bağdaşmayan bazı yanlış ve acaib âdetler, müslümanlara eski Mısır, Babil, Hint, Acem, Fenike, Roma ve Helenler gibi ilkçağ kavimlerinden intikal etmiştir. Bazı bâtıl inanışlar da Yahudi, Hıristiyan ve Şamanlardan geçmiştir.


Bugün müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği yerler, eski çağlarda hurafelerinin çokluğu ile şöhret bulmuştu. Hint, İran, Mısır, Keldarüstan, Filistin, Arap Yarımadası kısaca Küçük Asya, vaktiyle çeşit çeşit kâhinler yetiştirmiş, acaib ve garip inançlara sahne olmuştu.[3]



Kelimelerm Kavramlar Yusuf Kerimoğlu


"Resûl-i Ekrem (sav)'in devr-i saadetlerinde izledikleri yol ve Hülâfa-i Raşidin dönemindeki tatbikat "sünnet" kavramı ile açıklanabilir. Zira bizzat Resûl-i Ekrem (sav)'in "Benim ve raşid halifelerin sünnetine sarılın" buyurduğu sabittir. Hûlefa-i Raşidin döneminden sonra İslâm'a sokulmaya çalışılan itikâdî ve siyasî doktrinler bid'at hükmündedirler. Bunların bir çoğunu bid'at-ı hasene olarak nitelendirmeye çalışanlar, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. Her bid'at dalâlettir"(2) hükmünü dikkate almıyorlar, demektir.


Halkı müslüman ülkelerin uğradığı felâketlerin temelinde bid'atler yatmaktadır. Çünkü, bid'at, sünnetin zıddıdır. Her bid'atın; mutlaka bir sünneti ortadan kaldırdığı dikkate alınırsa, işin vehameti daha kolay kavranır. Zira bid'at çıkarma arzusu; tam ve kâmil olan İslâm nizamında noksanlık veya fazlalık varmış vehmine dayanır. Bu vehim ise, "Bugün dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum" âyet-i kerimesinden şüpheyi beraberinde getirir. Bunun itikâdi yönden insanı hangi noktaya getireceği basiret sahiplerince malûmdur. Kaldı ki, İslâm'da olmayan herhangi birşeyi, İslâm'a sokmaya çalışmak veya hükümlerin bir kısmının çıkarılmasını arzu etmek, küfrü beraberinde getirir. Ehl-i Sünnet'in bütün müctehid imamları: "Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi bir harfi, bir kelimeyi veya bir âyeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde" ittifak etmişlerdir. Ayrıca, "delâlet-i ve subûti kat'i olan mütevatir bir sünneti inkâr etmek de" insanı küfre sürükler. İmam-ı A'zam Ebû Hanife (rha)'nin "Bid'atçının arkasında namaz kılmayın" buyurduğu dikkate alınırsa, mesele kolayca kavranır.


Bu girişten sonra; .İslâm ûlemasının mezhepleri niçin ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at diye taksim ettiğini kavramamak mümkün müdür? Halk arasında "Dört Hak Mezhep" kavramı; ehl-i bid'atla mücadele veren İslâm ûlemasının gayretiyle yerleşmiştir. ancak "ehl-i kıble'nin tekfır edilemiyeceği" yolundeki külli kaide ve ehl-i kıble ıstılâhı unutulunca; her önüne geleni tekfır eden, hâricî mantığı yeniden gündeme girmiştir. Tabii bu arada; ideolojik taarruzlar sonucu, "ehl-i sünnetin akaidi" ile hiçbir alâkası kalmayan tiplere de rastlamak mümkündür. Ancak bu tipler; "ehl-i sünnet akaidi"nin verasetle kendilerine geçtiği vehmine kapılmışlardır. Dikkat edilirse; kahir ekseriyeti "ehl-i sünnet” olduğu farzedilen İslâm topraklarında müstekbirlere ait ideolojik hareketler güç kazanmıştır. Bu durumu nasıl izah edebiliriz? Türkiye'de Latin harfleriyle yayınlanan birçok eserde bid'at-ı hasene kavramı ortaya atılmış ve müslümanların zihinleri bulandırılmıştır. Felsefi kelâmın öncüsü sayılan "Mutezile" mezhebine mensup müelliflerin eserlerinde bid'at-ı hasene kavramı mevcuddur. Mütercimler, tercüme ettikleri eserlerin kime ait olduğuna veya faydalandıkları kaynakların mahiyetlerine dikkat etmeden bid'at-ı hasene kavramının yaygınlaşmasına vesile olmuşlardır.


Bu arada sünnet ile bid'at arasında "uzlaşma" ortamı meydana getirmeye gayret eden bazı tipler: "Başta uçak ve otobüs olmak üzere, bir çok nakil vasıtaları Resûl-i Ekrem (sav) zamanında yoktu. Bunlar da bid'attır, bunlar da mı reddedilecek?" gibi demagojilerle saf zihinleri bozmuşlardır. Bu mantığın ne kadar sefil olduğu şuradan bellidir ki; ilim ve teknik, Kur ân, sünnet ve icma ile övülmüş iki alandır. Mü'minlerin yerde ve gökte rızık aramaları, Allah (cc)'ın dinine düşman olan kâfırlere karşı hafif ve ağır bütün silâhları hazırlamaları farz-ı kifâye olan bir ibadettir. Eğer İslâm toprakları işgal edilirse, cihad farz-ı ayn hâle geleceği için, cihad vasıtalarının da imâli farz olur. Kaldı ki, uçak ve otobüs, dine sokulmuş vasıtalar değil ki, bid'at kavramı içine girsin!...


Bid'at-ı hasene kavramını Hz. Ömer (ra)' in teravih namazı ile ilgili uygulamasına dayandıran ve bizzat onun dilinden "İşte en güzel bid'at" cümlesi ile tanımlayanlar, yanılmaktadırlar. İmam-ı Ebû Yusuf (rha) İmam-ı A'zam (rha)'a: "Teravih namazı için, Hz. Ömer (ra)'in yaptığı ictihadın hükmü nedir?" diye sorduğunda İmam-ı Â'zam (rha) "Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Bu sebeple kimse bid'attır diyemez. Resûl-i Ekrem (sav) zamanında olan ve onun bizzat yaptığı işi, düzenli ve devamlı hâle getirmiştir" cevabını verir. Gerçekten Resûl-i Ekrem (sav)'in sahabe-i kirama imamlık yaparak teravih kıldırdığı sabittir. Kaldı ki; sahabe-i kiramın icmaını bid'at-ı hasene diye nitelendirmek, selim akıl sahiplerinin yapabileceği bir cinayet değildir.


İmam-ı Gazzalî: "Bid'atı red ve ondan el çekmek, beğenilmiş sünnettir. Her bid'at mezmum (zem edilmiş) ve delâlettir" buyurmaktadır. Ayrıca el-Mustasfa isimli usûl kitabında, din emniyetinin sağlanabilmesi için, bid'at ehlinin cezalandırılmasını şart koşmaktadır(. Müceddid-i elfi sani İmam-ı Rabbani de Mektubat isimli ünlü eserinde "bid'atın hasenesi olmaz, hepsi mezmumdur" buyuruyor. Bütün bu izahlardan sonra şunu söylemek mümkündür: Modernistlerin büyük bir çoğunluğu, hevâ ve heveslerine uyarak bid'at-ı hasene kavramını kullanmakta, ehl-i sünnet mü’minleri, müstevlîlerin esiri haline getirmektedirler. Bu tuzağa, feraset sahibi mü'minler düşmemelidirler."[4]


Bu mektûb, Kâbil müftîsi hâce Abdürrahmâna yazılmışdır.
Sünnet-i seniyyeye uymağı, bidatlerden kaçınmağı istemekdedir:
Allahü teâlâya ağlıyarak, sızlıyarak ve Ona sığınarak ve güvenerek yalvarıyorum ki, bu fakîri ve ona bağlı olanları, bidat olan işleri yapmakdan korusun ve bidatlerin güzel ve fâideli görünmelerine aldanmakdan muhâfaza buyursun!..
Bidat demek, Resûlullahın (s.a.v) zamânında ve Onun dört halîfesi zemânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydâna çıkan şeylere denir. Bidatleri ikiye ayırmışlar: (Hasene) ve (Seyyie) . Resûlullahın ve dört halîfesinin zemânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydâna çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebeb olmıyan güzel şeylere, (Hasene) demişlerdir. Sünneti ortadan kaldıran bidate de, (Seyyie) demişlerdir. Bu fakîr, bu bidatlerin hiçbirinde güzellik ve parlaklık görmüyorum. Yalnız karanlık ve bulanıklık duyuyorum. Eğer bugün, kalbler kararmış olduğundan, bidat sâhibinin işleri iyi ve güzel görülürse de, yarın kıyâmet günü, kalbler uyandığı zemân, bunların zarar ve pişmânlıkdan başka bir netîce vermedikleri görülecekdir.


Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki, (Bizim dînimizde yapılan her yenilik, her reform fenâdır, atılmalıdır). Atılması lâzım olan şeyin neresi güzel olur? Bir hadîs-i şerîfde buyurdu ki: (Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bidatlerin hepsi dalâletdir, sapıklıkdır). Başka bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâdan korkunuz! Sözümü iyi dinleyiniz ve itâat ediniz! Ben öldükden sonra gelecekler, çok ayrılıklar göreceklerdir. O zamân, benim ve halîfelerimin yolumuza sarılınız! Dinde yeni ortaya çıkan şeylerden kaçınınız! Çünki, bu yeni şeylerin hepsi bidatdir. Bidatlerin hepsi dalâletdir, doğru yoldan ayrılmakdır) buyuruldu. Dinde yapılan her değişiklik bidat olunca ve her bidat, dalâlet olunca, bidatlerin hangisine güzel denilebilir? Bu hadîs-i şerîflerden anlaşılıyor ki, her bidat sünneti ortadan kaldırmakdadır. Bidatlerin, bir kısmı kaldırır, bir kısmı kaldırmaz demek, pek yanlışdır. Görülüyor ki, bidatlerin hepsi seyyiedir, kötüdür. Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki: (İnsanlar, ortaya bir bidat çıkarırlarsa, Allahü teâlâ, buna karşılık bir sünneti yok eder. Sünnete yapışmak, ortaya bidat çıkarmakdan iyidir). Hassân bin Sâbitin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Bir millet, dinlerinde bir bidat yaparsa, Allahü teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyâmete kadar bir dahâ geri getirmez) buyuruldu.


Âlimlerimizin hasene dedikleri bidatlerden bir kısmına dikkat edilirse, sünneti yok etmekde oldukları görülmekdedir.


Meselâ, meyyiti kefenlerken, ölünün başına sarık sarmağa (Bidat-i hasene) demişler. İyi düşünülürse, bu bidat, sünneti bozmakdadır. Çünki kefende sünnet, üç parça olmasıdır. Sarık dördüncü oluyor. Sünneti değişdiriyor. Değişdirmek, yok etmek demekdir.


Âlimler, sarığın ucunu sol omuz üzerine sarkıtmak güzel olur demiş. Hâlbuki, iki kürek arasına sarkıtmak sünnetdir. Bu bidat de, sünneti, açıkca yok ediyor.


Bunun gibi âlimler, namâzda, kalb ile niyyet etmekle berâber, ağız ile de söylemek müstehab olur demişdir. Hâlbuki, Resûlullah (s.a.v) efendimizin, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi'în-i ızâmın söz ile niyyet etdikleri, ne kuvvetli bir haber ile, ne de zaîf bir haber ile bizlere hiç ulaşmamışdır. İkâmet okununca hemen (Allahü ekber) diyerek namâza dururlardı. Bunun için, ağız ile niyyet etmek bidat oluyor. Bu bidate hasene demişlerdir. Hâlbuki anlıyorum ki, bu bidat, yalnız sünneti yok etmekle kalmıyor, farzı da yok ediyor. Çünki ağız ile niyyet etmek câiz olunca, çok kimse, yalnız ağızla niyyet ederek kalb ile niyyet etmediklerinden hiç korkmuyorlar. Böylece, namâzın farzlarından biri olan kalb ile niyyet yapılmıyor. Bu farz yok oluyor. Namâz kabûl olmuyor.

Bunlar gibi dahâ nice bidatler, reformlar, herhangi bir bakımdan olsa bile, sünnetden fazla oluyorlar. Bu ziyâdelik, sünneti değişdirmek demekdir. Değişiklik ise, yok etmek demekdir.


O hâlde, Resûlullahın (s.a.v) sünnetine birşey katmamalı ve Onun Eshâb-ı kirâmına uymalıdır.

Çünki, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, gökdeki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan seâdete kavuşur.
[İbni Âbidîn diyor ki, (Namâza başlarken niyyet etmenin farz olduğu sözbirliği ile bildirildi. Niyyet, yalnız kalb ile olur. Yalnız söz ile niyyet etmek bid'atdir. Kalb ile niyyet edenin, şübheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyyet etmesi câizdir.)]


Kıyâs ve ictihâd, bidat değildirler. Çünki bunlar, (Nusûs)un, yanî âyetlerin manâlarını meydâna çıkarmakdadırlar.
Bu manâlara başka birşey eklemezler. (Ey akl sâhibleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve ictihâdı emr etmekdedir. [5]



Bidat lügatte numunesiz ve benzeri olmayan ve sonradan uydurulan şeydir. Şeriatta ise Kur'an ve sünnette yer almamış ve sonradan icat edilmiş nesnedir. Malesef Bu da hasene ve seyyi'e olmak üzere iki kısıma ayrılmıştır ki bidatın iyisi kötüsü olmaz çünki her bir badat bir sünneti kaldırmaktadır.Artık buna göre bidatın iyisi ve körüsü olur mu..


Dinde yapılan her değişiklik ve reform bid'attır. Bid'at, sonradan yapılan şey demektir. Peygamber efendimizin ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan, ibâdet olarak yapılmağa başlanan şeylerdir. Meselâ müezzinin sadece kâmet getirmesi gerekirken bunun dışında üç ihlâs okuması, tesbih çektirmesi bid'attir.


Peygamberimiz buyurdu ki: (Bid'at sâhibi olanlara, hurmet eden, dirilerini ve ölülerini öven, bunları büyük bilen, islâmı yıkmaya, dünyadan kaldırmaya yardım etmiş olur.)


Günümüzdeki bid'atlerden ba'zıları şunlardır:


1. Namazlardan sonra hemen âyet-el-kürsî okumak lâzım iken, önce Salâten tüncinâ ve başka duâ okumak bid'attır.


2. Cenâze olduğunu bildirmek için, minârelerde salât okunması bid'attır.


3. Eli göğse koyarak, selâmlaşmak bid'attir.


4. (Zekeriyyâ sofrası) denilen adak bid'attır.


5. Câmide her namazdan sonra müsâfeha etmek bid'attır. Bayramlarda, câmilerde müsâfeha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet etmeden, ara sıra müsâfeha câizdir.


6. İbâdetleri teyp, radyo ve hoparlörle yapmak bid'attır. Televizyondaki imâma uymak câiz olmadığı gibi, bu seslerle ibâdet yapmak da sahîh, geçerli olmaz.

7. Kur'ân-ı kerîmi şarkı söyler gibi okumak bid'attır. Mûsikîye uyarak tecvîdi bozmak bid'at ve dinlemesi de büyük günâhtır. Kur'ân-ı kerîmi, tekbîrleri ve ilâhîleri çalgı ile, ney çalarak okumak, bunun için tehlikeli bid'attır. Kur'ân-ı kerîmi güzel ses ile, tecvîd ile okumalıdır. Tegannî ile, kelimeleri değiştirip nağmeye, mûsikîye uydurarak okumak harâmdır.

8. Dînî türk mûsikîsi veya tasavvuf müziği bid'attir.

9. Kur'ân-ı kerîmi ücret ile, para ile okumak, bâtıl ve bid'attır.

10. Cenâzede yüksek sesle tekbîr, tehlîl, ilâhîler okumak bid'attır.

11. Mezâr taşına âyet-i kerîme, mubârek isimler, şiir, Fâtiha kelimesini yazmak bid'attır.


12. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması bid'attır. Birinci, üçüncü, yedinci, kırkıncı, elliikinci ve elliüçüncü gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak bid'attır.


13. Evliyâ kabirlerinde mum yakmak, çabut başlamak bid'attır. cenabı allah cümlemizi bunlardan muhafaza buyursun kardeşlerim


Bidatin diğer günahlardan daha büyük olmasının sebebi şudur: Günah işleyen kimse, Allahın emrine karşı gelmiş olur. Fakat bidat çıkaran kimse, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, Allahın bildirdiği hükümleri beğenmeyip yeni hükümler koymaya, bizzat dinin sahibi olmaya çalışıyor. Yani Allah adına hareket ediyor, hatta Allahın koyduğu hükümleri beğenmeyip kendi görüşünü din olarak bildiriyor. Yani kendisini hüküm koyucu ilah olarak görüyor. Bu bakımdan diğer bütün günahlardan daha büyük günah işlemiş oluyor mu.
Doğru olanı yapmak işleri doğru yapmaktan daha önemlidir.[6]



Resûl-i Ekrem (sav)'in devr-i saadetlerinde izledikleri yol ve Hülâfa-i Raşidin dönemindeki tatbikat "sünnet" kavramı ile açıklanabilir. Zira bizzat Resûl-i Ekrem (sav)'in "Benim ve raşid halifelerin sünnetine sarılın buyurduğu sabittir.

Hûlefa-i Raşidin döneminden sonra İslâm'a sokulmaya çalışılan itikâdî ve siyasî doktrinler bid'at hükmündedirler.

Bunların bir çoğunu bid'at-ı hasene olarak nitelendirmeye çalışanlar, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. Her bid'at dalâlettir hükmünü dikkate almıyorlar, demektir.


 

Halkı müslüman ülkelerin uğradığı felâketlerin temelinde bid'atler yatmaktadır. Çünkü, bid'at, sünnetin zıddıdır Her bid'atın; mutlaka bir sünneti ortadan kaldırdığı dikkate alınırsa, işin vehameti daha kolay kavranır. Zira bid'at çıkarma arzusu; tam ve kâmil olan İslâm nizamında noksanlık veya fazlalık varmış vehmine dayanır. Bu vehim ise, "Bugün dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum"(Maide Sûresi: 3) âyet-i kerimesinden şüpheyi beraberinde getirir.



Bunun itikâdi yönden insanı hangi noktaya getireceği basiret sahiplerince malûmdur. Kaldı ki, İslâm'da olmayan herhangi birşeyi, İslâm'a sokmaya çalışmak veya hükümlerin bir kısmının çıkarılmasını arzu etmek, küfrü beraberinde getirir. Ehl-i Sünnet'in bütün müctehid imamları: "Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi bir harfi, bir kelimeyi veya bir âyeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde" ittifak etmişlerdir. Ayrıca, "delâlet-i ve subûti kat'i olan mütevatir bir sünneti inkâr etmek de" insanı küfre sürükler. Ebû Hanife (rha)'nin "Bid'atçının arkasında namaz kılmayın" buyurduğu dikkate alınırsa, mesele kolayca kavranır.

 



İslâm ûlemasının mezhepleri niçin ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at diye taksim ettiğini kavramamak mümkün müdür? Halk arasında "Dört Hak Mezhep" kavramı; ehl-i bid'atla mücadele veren İslâm ûlemasının gayretiyle yerleşmiştir. ancak "ehl-i kıble'nin tekfir edilemeyeceği" yolundaki külli kaide ve ehl-i kıble ıstılâhı unutulunca; her önüne geleni tekfir eden, hâricî mantığı yeniden gündeme girmiştir. Tabii bu arada; ideolojik taarruzlar sonucu, "ehl-i sünnetin akaidi" ile hiçbir alâkası kalmayan tiplere de rastlamak mümkündür. Ancak bu tipler; "ehl-i sünnet akaidi"nin verasetle kendilerine seçtiği vehmine kapılmışlardır. Dikkat edilirse; kahir ekseriyeti "ehl-i sünnet” olduğu farz edilen İslâm topraklarında müstekbirlere ait ideolojik hareketler güç kazanmıştır. Bu durumu nasıl izah edebiliriz? Türkiye'de Latin harfleriyle yayınlanan birçok eserde bid'at-ı hasene kavramı ortaya atılmış ve müslümanların zihinleri bulandırılmıştır Mütercimler, tercüme ettikleri eserlerin kime ait olduğuna veya faydalandıkları kaynakların mahiyetlerine dikkat etmeden bid'at-ı hasene kavramının yaygınlaşmasına vesile olmuşlardır.    (Kelimeler ve Kavramlar)Y.K.oğlu)

 



Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olan her şeydir. (Hayreddin Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1982, II, 248(Şias)



&#Huzeyfe b. el-Yamân'ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte:

"Allah bid'at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm'dan çıkar. " (İbn Mace, Mukaddime, 7/49)

Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid'atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır.

Abdullah b. Abbâs (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur: "Allah, bid'at sahibinin amelini, bid'atından vazgeçinceye kadar kabul etmez." (İbn Mâce, Mukaddime, 7/50)

Amellerinin kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid'at olup, neyin olmadığını araştırır.
Meselâ



1)-Rasûlullah'a selam ve salât Allah'ın emridir. Ama Rasûlullah'ı anmak için dini törenler yapmak ve mevlit okutmak kimin emridir?

2)-Ölüleri hayırla anmak ve onlara dua etmek sünnette vardır. Ama ölüler için mevlit okutup, kırkıncı, elli ikinci geceleri tertip etmek İslâm'ın hangi hükmüne dayanır.

3)-Allah için sadaka vermek, zekât ve fitre dağıtmak Allah'ın emri gereğidir. Ama ölen birisi için devir, yani ölünün ibadet borcunu düşürmek için mal ve para taksimi yapmak, sabun, iğne, iplik dağıtmak kimin emridir?

4)-Kursal geceler diye adlandırıp,büyük camilerde mevlit okutup,Allah ve Resulüne düşman olduğu, “gerekirse şeriatçılara karşı silah kullanırız diyen” laik (dini olmayan) ve Kemalist ordu,laik ve Kemalist olan t.c.ye, cahil on biler dua ettirerek amin dedirtmek acaba kimin emiri.?

5)-İmam ve şeyhlerin,hak etmedikleri makamı ve mevkilere çıkartmak,ta’zim de aşırıya gitmek,filan kişinin Allah’ın en büyük velisidir yalanını ortaya atmak,bunları körü körüne ve kör bir taassupla,onların insanları gaybında görürler yalanını atanlar acaba kimden bu emiri alıyorlar.

`)-Bazı kabir,türbe ve yatırlar diye adlandırılan yerlere kutsallık vererek dilek ve isteklerde bulunmak,hastalara oralarda şifa aramak,şeyhlerin gıyabından medet istemek veya yardım talebinde bulunmak,Allah’tan istemesi gerekirken,kendisi gibi insanlara şeyh diyip gaybından yardım istemek,şifa dilemek,çocuğum olsun,işim rast gitsin,v.s.bidat bir yana beklide şirktir neüzübillah.

Bakın Resulullah (as) ne buyuruyor: (dikkak,dikkat !!!)

“Kim kendisine emretmediğimiz bir (şey ile) amel ederse,bu amel ondan reddolunur”(Müslim-K.tezkiye-17-18-Buhari-Tecrid i sarih 8/382)

“Kulum bana,kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz”(Buhari)

7)-israiliyat,kitab ehlinden hikayeler,nazar boncuğu iyi gelir inancı ile takılması,at nalının uğur getirdiği inancı,mitolojik hikayeler ve efsaneler-misal=tepe göz,gıl gamış destanı,herkü,seuz,v.s…Şimdi bunları halka anlatmak ve öğretmekteki maksad ne olabilir,bunları kim emrediyor.



HURAFE, HURAFECİLİK

 

Uydurulmuş hikâye ve rivayet. Bu hikâye ve rivayetleri aktarma ve benimseme tutumu. Bunlar genellikle dinin bir parçası veya gereği olarak aktarıla geldiği gibi, benimseyenlerce de dindenmiş gibi benimsenmiş olan, gerçekteyse dinle ilgisi bulunmayan, sonradan katılmış hikâye ve rivayetlerdir .



 

Hurafenin bu durumuna açıklık getirebilmek için, dine sonradan katılan diğer unsurları anlatan kelimelere, kavramlara da kısaca değinmek gerekecektir. Bunları şöylece Kur'an-ı Kerîm'deki kıssaların yorumu ve benzeri durumlarda ayrıntıya ilişkin bilgi vermiş olmak adına Kitab-ı Mukaddes, özellikle Tevrat ve Tevrat yorumlarından aktarılan bilgiler. Ehli kitap rivayetleri...



c. Batıl İnançlar: Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar boncuğu takmak gibi . . .

d. Esâtîr: Eski batıl dinlerin inanç ve yorumlarından olup da, halkın arasında sürüp giderken, müslümanlaşma sırasında "Müslümanlaştırılarak" dine katılan mitolojik hikâyeler, efsaneler . . .

e. Hurafeler: İsrailiyat ve esâtîrden olmadığı halde bütünüyle sonradan uydurulan ve genellikle İslâm'ın gerçeğiyle bağdaşmaz batıl inançları veya çarpık davranış biçimlerini telkin eden hikâyeler.

Nitekim, "hurafe" kelimesinin kökeni de, bu tür bir olayın adlandırılmasıyla ilişkilidir. Hurafe, gerçekle, Arap kabilelerinden Uzle'ye mensup bir şahsın adı olup, anlattığı inanılmayacak şeylere de (onun adına izafetle) 'hadis-i Hurafe' denilmiştir. (Ferit Develioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Hurafe Kelimesi).

İbarede geçen "hadis-i Hurafe"nin anlamı, "Hurafe'nin çıkardıkları, uydurdukları, ortaya attıkları, söyledikleri bütünüyle temelsiz hikayeleredir. Yukarıda sıralanan dine sonradan katılmış şeylerden "hikâye" türündeki İsrailiyyat'tan bir bölümü Tevrat'ta vardır. Bir bölümü ise Tevrat tefsirlerinde olup, bunlar ya esatîrden alınma ya da bütünüyle uydurmadır. Tevrat'ta bulunanların bir bölümünün de

Tevrat'ın yeniden yazılması sırasında katılmış olması mümkündür. Bu itibarla, İsrailiyyat'ın büyükçe bir bölümünün gerçek Tevrat'la ilgisi olmadığı cihetle hurafe olarak değerlendirilmesi yanlış olmayacaktır.

Semavî kökenli olmayan batıl dinlerin mitolojisinden kaynaklanma esatîr'in ise, apaçık bir hurafe olarak değerlendirilmesi gerekir. Çünkü, bu dinlerdeki her şey insanların uydurmasıdır. Bunlara ek olarak, sonraki yıllarda yeni yeni uydurulan hikâyeler de, hep, hurafe sınıfına dahildir.

Hurafecilik'e gelince: Bu deyim, ilk bakışta hurafeleri benimsemek gibi görünüyor olsa da, boyutları bu kadar değildir. Tabiin -hatta Ashabın son dönemi- devrinden itibaren, camilerde halka öğüt verenlerden kimileri daha çok dinleyici bulup, çıkar sağlamak için anlattıklarını hikâyelerle süslemeğe başlamışlar ve bu arada İsrailiyata başvurmakla yetinmeyip, kendileri de kimi hikâyeler uydurur olmuşlardır. Gerek hadis ve gerekse tefsir tarihlerinde kendilerinden "kıssacılar" olarak söz edilen bu kişiler, halkın dinin özünü unutarak hikâyelerle oyalanmasına yol açtıkları için dine büyük zarar vermişlerdir. Hurafecilik, işte o günden bu yana sürüp gelmiştir. Zübeyr YETİK(Şias)

Şimdi bazı bidat ve hurafeleri tek tek yazalım belki öğrenir yapmayız veya inanmayız



1)-Kabirler başında,kurban adamak veya kurban kesmek,


2)-Tavşan,tilki ve kara kedi yolda önünden geçerse uğursuzluk olur inancı 


3)-Baykuş kimin evinin damında öterse o evde ya uğursuzluk gelecek ya da biri ölecek


4)-Cenazeleri alkışla uğurlamak(genelde bunu bilinçli komünistler yapıyor)


5)-Salı günü uğursuz bir gün inancı


6)-Cuma günü ev süpürülmez,çamaşır yıkanmaz,yaparsan fakir olursun inancı


7)-Gece tırnak kesmek uğursuzluk inancı


8)-Gece değirmen çevrilmez ev süpürülmez inancı


9)-Çocuğu ölen kadın Cuma günü iş yapmaz


10)-Cuma günü,çocuğun ayakları,cami kapısına bağlanır ve namazdan sonra çözülürse,o çocuk hasta olmaz inancı


11)-Konuşamayan çocuğun ağzı,Cuma salası verilirken,cami anahtarı ile açılırsa,çocuk hemen konuşur inancı


12)-Gece vakti bir evden,başka bir eve,kazan,tencere ve tava verilirse,mutlaka ölüm olur.


13)-Makasın ağzı açık kalırsa,kefen kesmeye yarar


14)- Bıçağı birinin elinden alırsan çok kötü şeyler olur


15)-Başı ağrıyan bir kadın,camiye gider,baş örtüsü ile camiyi süpürür ve baş örtüsünü tekrar başına örterse başının ağrısı gider


16)-Ağaçlara çaput ve ip bağlamak


17)-Bazı yatır diye adlandıran kabirlerden dilekte bulunulması


________________ oOo _________________

[1]:el lulu vel mercan buhari ve müslim ittifak ettikleri hadisler Muhammed Fuad Abdulbaki..:Yargıya Ait Hükümler

[2]:Sunen-i Tirmizi:Tercüme Abdullah Parlıyan..:İlim Bölümü..:bölüm: 16 sünnetlere yapışıp BİDATLERDEN uzak durmalı
=
Hadis Meali Kaynağı Konularına Göre Hadis Meali=B= Bölümü
[3]:Yaşayan hurafeler

[4]:Kelimelerm Kavramlar Yusuf Kerimoğlu

[5]: Bkz... İmam ı Rabbani el-Mektubat, İst: 1978, Çağrı Yayını. c. I, sh. 121 Mektub No:186)


Önceki Sayfa
eraykitap
Sonraki Sayfa



________________ oOo _________________
☆ ☆ ☆ ☆ ☆
Eraykitap Web Sitesi Hakkında..! tüm ziyretrcilerimizin yorum-öneri-eleştiri ve beklentilerini bekliyoruz.Önerilerini dikkate alacağımızdan emin olun... »   e-Mail=ebubekiryasin_@hotmail.com » yada » Facebookda yazın


Önemli Hatırlatma

"Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, Namazı Kılın;Müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir."(Rum Suresi-31-32)
Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun. (BAKARA SURESİ/238)