Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine)
varis olacak olanlar.
Ki onlar, Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır.
İçinde de ebedî olarak kalacaklardır.”[1]
Yeryüzünün varisleri... Peygamberlerin varisleri.... Ve
Firdevs cennetinin varisleri... Muvahhid mü’minler... Mutlaka kurtulmuş olan
mü’minler.... Yalnız ve yalnız Allah Teâlâ’ya kul olmuş ve bunun dışında bütün
kulluklardan, her türlü köleliklerden kurtulmuş mü’min müslümanlar... Allah’a ve
Rasulü (s.a.s.)’e iman etmiş, imanlarında hiçbir şübheye düşmemiş, yalnızca
Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat etmiş, kendilerinden olan Ulu’l-emre de
Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat ettiğinden dolayı tâbi olup itaat etmiş
muttaki mü’minler...
Bu katıksız imanlarıyla... Bu salih amelleriyle... Bu itaat
ve ibadetleriyle peygamberlere varis oldukları için yeryüzünün varisleri olmuş
salih kullar... Bunlar, yeryüzünde yegâne Rabbimizin lütufta bulunup önderler
ve mirasçılar yaptığı izzet sahibi şahsiyetlerdir... Bunlar, aynı Tevhid
akîdesini, aynı hedefi ve aynı usûlu paylaşan iman cemaatıdırlar... Bunlar,
yeryüzünün neresinde olursa olsun, hangi ırk, dil ve rengin mensubu olursa
olsun, gerçek muvahhidler ve saf mü’minler oldukları için kardeş olmuş bir
milletin ferdleridirler... İslâm Milleti, onların mensub olduğu en şerefli, en
izzetli millettir... Bunlar, aynı ümmetin ferdleridirler... Merhamet olunmuş ve
kurtuluşa ermiş olan ümmetin... Bir yürek ve bir bilektirler...
Yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (mustazaf-lara)
lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.
Ve (istiyoruz ki,) onları, yeryüzünde iktidar sahibleri
olarak yerleşik kılalım. Fir’avn’a, Haman’a ve askerlerine onlardan sakındıkları
şeyi gösterelim.”[2]
“Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da,
batısına da o hor kılınıp zayıf bırakılanları (mustaz’afları) mirasçılar kıldık.
Rabbi’nin İsrailoğullarına olan o güzel sözü (va’dı), sabretmeleri dolayısıyla (yerine
geldi). Fir’avn ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttiklerini (köşklerini-saraylarını)
da yerle bir ettik.”[3]
“Böylelikle biz, onları (Fir’avn ve kavmini) bahçelerden
ve pınarlardan sürüp çıkardık.
Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.
İşte böyle, bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık.”[4]
Fir’avn’a ve onun tağutî düzenine köle olan İsrailoğul-ları,
Allah’ın
aralarında vazifeli kıldığı Rasulullah Musa (a.s.)’a iman edip itaat ettikleri
için, yegâne Rabb Allah tarafından kurtuluşa erdirilerek yeryüzüne varis
kılındılar... Onların, Fir’avn’ın
tağutî zulüm düzeninin köleliğinden kurtulmaları, Allah’a ve O’nun Rasulü olan
Musa (a.s.)’a inanıp itaat etmeleri sonucu gerçekleşmişti... Hangi çağda, hangi
bölgede ve hangi kavim olursa olsun kimler ki, Allah’a ve Allah’ın
o çağ için vazifeli kıldığı peygamberine katıksız iman ederek itaat ederlerse,
Allah onları yeryüzünün mirasçıları kılar, onlara üstünlük ve iktidar verir...
Bu va’dından asla dönmeyen ve va’dını mutlaka yerine getiren Rabbimiz Allah’ın
muvahhid mü’min kullarına bir va’dı-dır...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ:
“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara va’detmiştir: Hiç şübhesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar
sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri
için seçip beğendiğ dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve
onları, korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnız Bana ibadet
ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak kılmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse,
işte onlar fasıklardır.”[5]
Berâ ibn Âzib (r.a.) anlatıyor:
- Biz, şiddetli bir korku içindeyken bu ayet-i kerime nâzil
oldu. Bu ayet-i kerime, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir:
“Hatırlayın! Hani sizler, sayıca azdınız ve yeryüzünde
zayıf bırakılmıştınız. İnsanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz. İşte
O, sizi (yerleşik kılıp) barındırdı. Sizi, yardımıyla destekledi ve size temiz
şeylerden rızık verdi. Ki şükredesiniz.” (Enfal,8/26)[6]
Rebî b. Enes (r.a.), Ebu’l-Âli’ye (r.a.)’dan bu ayet
hakkında şu rivayette bulundu:
Rasulullah (s.a.s.)'e vahiy geldikten sonra on yıl daha
Mekke’de durdu. O ve Ashabı korkuyorlardı. Gizli ve aşikâr olarak Allah’a ibadet
ediyorlardı. Sonra Medine’ye hicretle emrolundu. Onlar, Medine’de de
korkuyorlardı. Silahla sabahlıyor, silahla akşamlıyorlardı.
Ashabından bir kişi, Rasulullah (s.a.s.)’e dedi ki:
- Ya Rasulullah, kendisinde emniyette olduğumuz ve silahı
bıraktığımız bir gün bize hiç gelmeyecek mi?
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Sabredin! Sizden bir kimse, büyük bir toplulukta bağdaş
kurup oturacağı ve kendisine en ufak bir tehdidin bile gelmeyeceği az bir zaman
daha bekleyeceksiniz.”
Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti sonuna kadar indirdi.
Ve Allah, Nebîsini, Arap yarımadası’nda muzaffer kıldı.
Silahları bıraktılar ve emniyet içinde oldular. Sonra Allah, Nebîsinin ruhunu
aldı ve onlar, böylece Ebu Bekr, Ömer ve Osman’ın
(r.anhum) hilafetleri zamanında emniyet içinde oldular. Tâ ki, içine düştükleri
şey vukû buluncaya kadar. Allah da onlara korkuyu musallat etti. Onlar,
kendilerini değiştirdiler, Allah da onları değiştirdi.”[7]
Ubeyy b. Ka’b (r.a.) şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s.) ve Ashabı, Medine’ye geldiklerinde Ensar,
onları bağrına basmıştı. Bunun üzerine bütün müşrik Arap kabileleri, onları yok
etmek için onlara karşı birleşmişlerdi. Bu yüzden müslümanlar, gece-gündüz
silahlarını yanlarından ayırmıyorlardı.
Bu durum karşısında Ashab:
- Acaba, silahlarımız yanımızda olmadan, geceleri korkusuzca
ve güven içinde geçireceğimiz, yüce Allah’dan başka hiç kimseden korkmayacağımız
günleri görecek miyiz? dediler.
Bunun üzerine bu ayet-i kerime nâzil oldu.[8]
Sevban (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Gerçekten Allah, bana yeri topladı da onun doğusunu,
batısını gördüm. Hiç şübhe yok ki, Ümmetim bana toplanan yerlerin mülküne
ulaşacaktır. Bana, kırmızı ve beyaz iki define de verildi.”[9]
Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir:
“Kırmızı ve beyaz definelerden murad, Acem Şahı Kisra ile
Roma İmparatoru Kayser’in altın ve gümüş hazineleridir.”[10]
Ubeyy b. Ka’b (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor
Rasulullah (s.a.s.):
“Bu Ümmete yüce mevkiler, yükseklik, din, zafer ve yeryüzüne
sahib olma müjdelenmiştir. Onlardan kim ahiret amelini dünya için işlerse, onun
ahirette payı olmayacaktır.”[11]
Rabbimiz Allah, muvahhid mü’minlerden mallarını ve canlarını
cennet karşılığı satın almıştır... O’na gerçek kul olup gerekli itaat ve
ibadette bulunan muvahhid mü’min-ler, mallarını ve canlarını Rabbleri Allah’ın
yolunda seve se-ve fedâ etmiş, bundan dolayı Allah Teâlâ’nın rızasını ve
sevgisini kazanmışlardır... Böylece, hem yeryüzünün varisleri olmuş, hem de
Firdevs cennetinin varisleri olmuşlardır... Dünya hayatlarında her türlü
zilletten ve kölelikten kurtulup izzet üzere yaşamış olan muvahhid mü’minler,
ahirette Firdevs cennetine girip Rabbleri Allah’ın
bağışladığı, lütfettiği cennet nimetlerine kavuşmuşlardır... Cennet hayatı,
ebedî bir hayattır... Sonu gelmeyecek huzur, sıhhat ve mutluluk, cennet
hayatıdır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Hiç şübhesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara
mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar,
Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de
ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir va’ddır. Allah’dan daha çok ahdine
vefâ gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip
müjdeleşiniz. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”[12]
“O cennet! Biz, kullarımızdan takva sahibi olanları (ona)
varis kılacağız.”[13]
“İşte yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız
cennet budur.”[14]
“İman edip salih amellerde bulunanlar... Firdevs
cennetleri onlar için bir konaklama yeridir.
Onda ebedî olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.”[15]
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Harise b. Sureka, Bedir savaşında vurulup şehid oldu. O, genç
bir delikanlıydı. Annesi er-Rubeyy’ bintu’n-Nasr, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi
de:
- Ya Rasulullah, Harise’nin benim yanımdaki menzilesini
bilmektesindir. Eğer o, cennette ise, onun acısına sabredeyim ve sabrımın
sevabını Allah’dan umarım. Eğer (cennette değilse de) diğer bir yerde ise,
yapacağım ağlamayı görürsün (yahud ne yapmamı re’y edersin)? dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Yazık sana! Sen, aklını mı kaçırdın? Cennet, bir tane midir?
Cennet, şübhesiz bir çok cennetlerdir. Şu muhakkak ki, senin oğlun elbette
Firdevs cennetindedir!” buyurdu.[16]
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Her kim Allah’a ve O’nun Rasulü’ne iman eder de namaz kılar
ve Ramazan’da oruç tutarsa, onu cennete koymak, (sadık olan va’dı gereğince)
Allah üzerine bir hak olur. O kimse, ister Allah yolunda muhacir olsun, isterse
içinde doğduğu toprağında otursun.”
Bunun üzerine Sahabîler:
- Ya Rasulullah, bu müjdeyi insanlara haber vermeyelim mi?
dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
“Şübhesiz cennette yüz derece vardır. Allah onları, kendi
yolunda cihad eden mücahidler için hazırladı. Her iki derecenin arasındaki
mesafe, gökle yer arasındaki mesafe gibidir. Sizler, Allah’dan (cennet)
istediğiniz zaman, O’ndan Firdevs’i isteyin. Çünkü o, cennetin en üstün ve
yüksek olanıdır. Firdevs’in üstünde Rahman’ın
Arşı vardır. Cennetin ırmakları, Firdevs’ten fışkırıp akarkar.”[17]
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ’nın rızasına ve Firdevs cennetine
kavuşan izzet sahibi muvahhid mü’minler, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e katıksız
iman edip emrolundukları gibi dosdoğru davranıp gereği üzere ibadet edenlerdir...
Mü’minûn Sûresi’nin ilk on bir ayeti vesilesiyle bu muvah-hid mü’minlerin
vasıflarını anlatmaya gayret ettik... Rabbimiz Allah’ın
izni ve yardımı olmasaydı bunu gerçek-leştiremezdik...
Dâvâmızın başı ve sonu Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir...
________________ oOo _________________
[1] Mü’minun, 23/10-11.
[2] Kasas, 28/5-6.
[3] A’râf, 7/137.
[4] Şuara, 26/57-59.
[5] Nur, 24/55.
[6] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5959.
[7] İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.364. (Mürsel hadistir. Ed-Dürr, 5/55.) İbn Kesir. A.g.e., C.11, Sh.5959.
[8] Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.279.İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh. 368. (Hakim, Müstedrek, 2/401. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 7/83. Suyutî, ed-Dürr, 5/55.)
[9] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B.5, Hds.19.
[10] Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C.11, Sh.313.
[11] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5960. İmam Ahmed b. Hanbel’den.
[12] Tevbe, 9/111.
[13] Meryem, 19/63.
[14] Zuhruf, 43/72.
[15] Kehf, 18/107-108.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.51, Hds.137. Kitabu’l-Mağazî, B.9, Hds.31.Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.14, Hds.24.Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Tefsiru’l-Kur’ân, B.24, Hds.3386.İmam Tirmizî (rh.a.)’ın rivayetinde şu ziyade var:“Firdevs, Cennetin yaylası, en elverişli ve en üstün yeridir.”
[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, B.22, Hds.51. Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.4, Hds.8.Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Cenne, B.4, Hds.2650.
İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh.52, Hds.2834 (5919). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh.335’den.
Yazan:Kul Sadis Yüksel